Yüz Yıllık Türkiye’de Düşünce Nerede?

0
432
Prof. Dr. Ahmet Dağ kimdir? Biyografisi için tıklayın.

Prof. Dr. Ahmet Dağ, lisans eğitimini 1999 yılında Atatürk Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladı. Yüksek lisansını Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı’nda, Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramını ele aldığı teziyle bitirdi. Doktora çalışmasını ise Kırklareli Üniversitesi’nde “David Hume Felsefesinde Din-Ahlak-Siyaset İlişkisinin Temellendirilmesi” başlıklı teziyle gerçekleştirdi. Doktora araştırmaları sırasında bir süre Cambridge’de akademik çalışmalar yaptı. Öğretmenlik yıllarında İstanbul BİLSEM’de görev aldı, ardından Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde üç yıl öğretmenlik yaptı. Türkiye’ye dönüşünde Kırklareli Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olarak bulundu. Daha sonra Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Felsefe Tarihi Anabilim Dalı’na geçti ve burada 2023 yılında profesör unvanını aldı.

Akademik ilgi alanları arasında modernite ve post-modernite tartışmaları, transhümanizm ve posthümanizm, yapay zekâ ve dijitalleşmenin felsefi boyutları ile Türk-İslam düşüncesi yer almaktadır. Bu konular üzerine ulusal ve uluslararası düzeyde çok sayıda makale, kitap bölümü ve bildiri yayımlamış; ayrıca çeşitli bilimsel toplantılarda tebliğler sunmuştur. Özellikle çağdaş felsefenin teknolojiyle kesiştiği alanlarda yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır.

İstanbul Fikriyatı: Hocam röportajımızın başlığı “Yüz yıllık Türkiye’de düşünce nerede?” Giriş mahiyetinde neler söylemek istersiniz.

Prof. Dr. Ahmet Dağ: Aslında son 100 yıllık (1923’ü baz alırsak) süreci kavramak için 1923’ten önceki 50 yıl yani 1870’ler sonrası çok önemli. Tanzimat döneminde entelektüel birtakım çabalar olsa da 1870’ler kadar yoğun ve entelektüel değil. Gerek eğitim gerekse idare alandaki modernleşme çabalarının olduğu bu dönemde zengin entelektüel bir sınıf var. Bu dönemde; hem “modernist, seküler ve Batıcı” düşünürler hem de “muhafazakâr, İslamcı ve mukaddesatçı” önemli entelektüeller çok nitelikli eserler verdiler. Celal Nuri, Baha Tevfik, Abdullah Cevdet, Ahmet Rıza gibi “seküler, pozitivist, Batıcı, modernist” çizgide olanlarla bunların karşısında olduğunu söyleyebileceğimiz Babanzade Ahmet Naim, Filibeli Ahmet Hilmi, Mehmet Akif Ersoy ve Ziya Gökalp gibi çok sayıda “mukaddesatçı”, “gelenekçi” mütefekkirlerle karşı karşıyayız. Nitekim Teoman Duralı Hoca, bu dönemi “tam felsefe-bilime ramak kalmıştı” diye tanımlıyordu. Kopuşun tarihi 1912-14 yani Balkan Savaşı’dır. Duralı’nın tespiti dönemleştirmeyle ilgili. Bana göre Balkan coğrafyası, Osmanlı’ya zenginlik katıyordu. Balkan coğrafyasını kaybetmek sadece siyasal değil entelektüel sorunları da doğurdu. Sadece toprak değil ufkumuzu ve nazarımı da kaybettik.  Afrika’dan, “Ortadoğu” denilen coğrafyadan da kopuş Anadolu’nun içine (kendi içimize) kapanmamıza neden oldu. Balkan Savaşları, Osmanlı’nın toprak kayıpları ve Cumhuriyet’in kuruluş süreci entelektüel ortamı zayıflattı.

Yeni kurulan Cumhuriyet’te büyük kırılma; Darülfünun’un İstanbul Üniversitesine dönüşümüdür-1933. Babanzade Ahmet Naim, Ferit Kam, İ. Hakkı Baltacı hatta Fuat Köprülü dahi bu tasfiyeden nasibini alarak dönüştürmede dışarıda tutuldular. Darülfünun reformuyla birçok nitelikli isim tasfiye edildiği için Cumhuriyet’in ilk döneminde felsefe ve sosyal bilimlerde Osmanlı’nın son dönemindeki derinlik yakalanamadı. Bu durumu (İstanbul Felsefe Bölümünü kastederek) Teoman Hoca “balık kılçığı adamlarla felsefe yapılmaya çalışıldı” diyerek izah ediyor. Zira bahsi olan kişilerin tasfiyesinden sonra orada büyük bir boşluk doğdu. Dışarıdan gelenleri hariç tutarsak Macit Gökberk, Takiyettin Mengüşoğlu gibi isimler Ferit Kam, İ. Hakkı Baltacı, Babanzade Ahmet Naim gibi güçlü isimler değil. Bu nedenle son 100 yıllık serüvende felsefe veya sosyal bilimleri algılama biçimimiz öncesi kadar güçlü olmadı. Nitekim Osmanlı son dönem mütefekkirlerinin çalışmalarıyla Cumhuriyet döneminde (özellikle başlarında) ortaya konulan çalışmalara bakıldığın bu zayıflık görülebilir. Yükseköğretim konulu bir toplantıda da söylemiştim. Akademisyen arkadaşlar biraz da kırıldı ama. “Bütün akademisyenleri toplasak -sosyal bilimcileri kastederek- içlerinden bir Ahmet Cevdet Paşa çıkarabilir miyiz? diye bir şey söylemiştim. Sadece kendi başına Ahmet Cevdet Paşa, bu dönemdeki entelektüel birikimin büyüklüğünü gösteriyor.

Son 100 yıllık süreçte düşünce, felsefe, sosyal bilimler alanında çok iyi olduğumuzu söylemek zor.  Ama “Türkiye’de düşünce, fikir, kitap ya da eser yoktur” demek de hatadır. Türkiye’de düşünce, tamamen yok olmadı. Zira Türkiye, nitelikli mütefekkirler, münevverler görmüş olan bir toplum. Sadece 1970’lerdeki fikir-edebiyat alanında gelişen fikir dünyasına bakıldığında -özellikle İslami diyebileceğimiz kesimde- zenginlik göze çarpar. 1970’lerde edebiyat çevresinden N. Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Nuri Pakdil; sosyal bilimlerde ise Cemil Meriç, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Nurettin Topçu, İsmet Özel gibi önemli isimler var.

Tek partili dönemde siyaset ve toplum üzerinde, içerisine her entelektüelin giremeyeceği klik bir edebiyat çevresi hâkim. Falih Rıfkı Atay, Hüseyin, Cahit Yalçın, Halide Edip, Yakup Kadri gibi kişiler üzerinden dönen bir entelektüel ortam var. Sofrada mütefekkirler değil edebiyatçılar vardı. Sonraları bazılarının arası siyasal iktidarla bozuldu. 1950’lerden sonra klik yapı kırıldı. Gerek edebiyat dünyası gerek sosyal bilimler sayesinde çok farklı düşünce zenginliği meydana geldi. 1970-1990’lar sürecinde bu entelektüel derinlik devam etti. Ancak 2000’lerden itibaren bağımsız mütefekkirler azaldı, daha baskın hâle gelen akademi, bilimsel üretimi artırdı. Ama bağımsız entelektüel/mütefekkir figürlerin yokluğu, düşünce hayatını daralttı. Zira bilimin ya da bilimsel düşüncenin hem küresel hem de yerel düzlemde muteber görülmesi üniversiteyi ve akademiyi önemli hâle getirdi. Bu durum, Türkiye’de üniversite sayısının artmasına, “akademik” kişileri ön plana çıkmasına neden oldu. Ama ben münevversiz ya da mütefekkirsiz düşüncenin iş çıkarabilmesini, nitelikli bir oluşum meydana getirmesini mümkün görmüyorum. Siyasal ve toplumsal olarak fikir dünyasına katkı sunması çok zor. Entelektüel ya da mütefekkir diyebileceğimiz düşünce insanına ihtiyacımız var. Bunu bir yollu gerçekleştirmemiz lazım. Son 100 yıllık sürece baktığımız zaman -ters bir durum- siyasetin belirlediği bir düşünce dünyası söz konusu. Düşüncenin siyaseti belirlediği bir süreç olması lazımken Türkiye’de tersi oldu. Siyasetin, düşünceyi belirlediği bir manzara ortaya çıktı. Böylesi bir manzarada entelektüel yönden birtakım zayıflıklar yaşıyoruz. Burada iktifa edeyim.

İstanbul Fikriyatı: Çok teşekkür ederiz. Bu soruyla paralel olarak ikinci sorumuz şu: Türkiye’de düşünce anlamında geçmişten bugüne bir süreklilik mi yoksa kopuş mu var? Sizin anlattıklarınız ve benim kendi okumalarımdan anladığım, geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçtiğimiz zamanda bir kopuş var gibi. Yani geç Osmanlı döneminde sizin de bahsettiğiniz üç ana akım var. İşte bu Baha Tevfiklerin, Ahmet Cevdetlerin önderlik ettiği, temsil ettiği bir düşünce akımı. İkincisi Babanzadeler, işte Elmalılı Hamdiler, Mehmet Akiflerin olduğu bir düşünce kanadı. Bir de bunlara ek gelenekselciler dediğimiz, yani bu yenilikçi fikirlere karşı olan, medrese veya eski tarz eğitim alan kişilerden bahsediyoruz. Fakat Cumhuriyet’e geçince sanki bu düşünce zenginliği birdenbire kesiliyor. Bunun nedeni siyasi bir tercih mi? Yoksa bu kişiler, siz üniversiteden bahsettiniz örneğin, yani sadece üniversite mi etkili oldu bunda?

Prof. Dr. Ahmet Dağ: Evet, dönemin siyasal iktidarı kendisinin çizgisinde olmayan düşünce dünyasına “huzur verdi” demek mümkün değil. M. Akif Ersoy’un başına gelenler ortada. Elmalı hatta Yahya Kemal bile sansüre uğramış olan kişiler. Siyasal iktidar, kendi çizgisinde olmayan düşünce dünyasına alan açmadı. Mehmet Akif ve Elmalılı Hamdi gibi isimler sansüre uğradı. Sürgüne veya hicrete zorlanmış Mustafa Sabri, İbrahim ve İhsan Efendi gibi kişiler hicrete mecbur bırakıldılar. Onların temsilinde medreseli alimlerin varlığına tahammül edilmedi. Fikri olarak bölünmüş bir fikir ortamı vardı. “Her ne olursa olsun Batı’nın bilimini, tekniğini alacağız” diyen modernistler (Abdullah Cevdet, Celal Nuri vs.) “Batı’dan hem bilim ve tekniği alarak hem de kendi fikir ve kültür dünyamızı devam ettireceğiz” arayışında olan uzlaşımcılar (M. Akif Ersoy, Ziya Gökalp vs.) vardı. Üçüncü olarak gelenek eksenli (molla veya ulema) bir sınıf vardı. İslami çizgide meseleleri anlamaya çalışan ikinci mütefekkir sınıf sindirildi. Üçüncü sınıfın ise yaşamasına müsaade edilmedi. Yani kitap, dergi vs. yayınlar yapmalarına ve okunmalarına müsaade edilmedi. Bu baskı ortamı, fikri zenginliği zayıflattı. Ben de ulema ya da mollaların reaksiyoner gelenekçi tavrının problemli olduğunu düşünenlerden biriyim fakat farklı düşünmeleri açısından kıymetliydiler.

Osmanlı’nın son döneminde üç ana akım vardı; Batıcı modernistler, İslami düşünceyi modern bilimle bağdaştırmaya çalışanlar ve gelenekselci ulema. Cumhuriyet’in kuruluşuyla bu çizgiler kesintiye uğradı. Cumhuriyet’e geçişte ciddi bir kopuş yaşandı, zira kopmak da istiyordu. Çünkü yenilikçi düşünenlere göre maziye ait olan iyi bir şey yoktu. Yani Osmanlı’nın siyasal müesseseleri ya da bürokratik kurumları kötüydü ve devam ettirilmeleri de fayda sağlamazdı. Cumhuriyet döneminde yeni sistem ve entelektüeller için kadim eğitim, medeniyet algısı veya tasavvuru problemliydi ve tasfiye edilmeleri gerekiyordu. Medreseler tamamen kapatıldı. En büyük kırılma ve kopuş ise alfabe değişikliğiydi. Osmanlı Türkçesi’yle yazan tüm düşünce çevreleri bir anda dilsel bir kopuş yaşadı. Her üç sınıf da (batıcı, uzlaşımcı ve gelenekçi) Osmanlı Türkçesiyle yazıp çiziyorlardı.  Alfabe değişikliği sonucunda üç sınıf da darbe aldı. Fikir ve zihin dünyaları ya da tasavvurları, bir nevi parçalanmaya uğradı. Bu nedenle süreklilik sağlanamadı ve entelektüel derinlik büyük ölçüde kayboldu.

Alfabe tartışmalarında ilginç bir örnek olan Yahya Kemal, Osmanlı Türkçesinde kullanılan Arap alfabesinden vazgeçmenin doğru olmadığını düşünüyordu. Diğer münevverler de bu konuda suskun kalmayı tercih ettiler. Entelektüellerin isteksiz olduğu bir kopuşun sorunlarını yaşadık. Belki Duralı’nın ifade ettiği, “felsefe-bilime ramak kalmıştı” diye ifade ettiği sürecin üstü iyice kapandı. Balkan ve 1. Dünya Savaş’ları, sonrasında alfabe değişikliği sürecin üstüne beton döktü. Kopuş yerine süreklilik sağlanmış olsaydı -fikir adamı olarak söylüyorum- kendimize özgü bir felsefe-bilim ortaya koyabilirdik. Bu kapasite, mimaride dahi görülebilir. Mimarisini Osmanlı’dan koparamayacağız Mimar Kemal’in ortaya koyduğu mimari anlayış bunun örneği. Sonraları mimari, eğitim ve kültürel alanlarda yapılan reformlar bize Mimar Kemal’i ve öncesindeki mütefekkirleri arattırdı. Başta mimari olmak üzere çoğu alanda ciddi problemler yaşadık, yaşıyoruz.

İstanbul Fikriyatı: Hocam teşekkür ediyorum. Şimdi biraz günümüze yönelik birkaç sorumuz olacak. Günümüz Türkiye’sinde düşünce çevrelerinden bahsetmek mümkün mü? Bu çevreler kimlerden oluşuyor ya da nasıl örgütleniyorlar? Türkiye’de düşünce bugün daha çok üniversitelerde mi yoksa dışarıda mı üretiliyor?

Prof. Dr. Ahmet Dağ: 2000’lerle birlikte dijitalleşme ve sosyal medya, düşünce dünyasını değiştirdi. Bu yıllar aynı zamanda dijitalleşmenin, enformasyonun yani WEB 2.0 dediğimiz, sosyal medyanın (YouTube, Instagram, Twitter vs.) çok aktif olduğu bir dünya. Önceden televizyonda -maruz kalsak da- bir mütefekkiri dinleyebiliyorduk. Eskiden entelektüeller, TRT gibi kanallarda topluma hitap ederdi. Mesela 90’ların başında Atilla İlhan’ın TRT’de program yaptığını izlediğim için biliyorum. Yine o yıllarda İsmet Özel’in yaptığı programlar da vardı. Daha öncesinde C. Meriç’in 1975’lerde TRT’de yaptığı programlar vardı. Bu programlar, mütefekkiri toplumla karşılaştırıyordu. Oysa sosyal medyanın, sanal, dijital dünyanın dili çok farklı. Orada var olmanın birtakım gereklilikleri var. Bugün sosyal medya, düşünceyi sloganlar ve kısa cümleler üzerinden var olmaya zorlayarak entelektüel derinliği zayıflatan yüzeysel bir alan hâline gelmiştir. Nasıl ki ifadeler ve iletişim emojilerle oluyorsa, mütefekkir-düşünür bile emojiler tarzı motto ya da slogan cümleler üzerinden var olmak ve orada tutunmak istiyor. Bu nedenle sosyal medyada sanal-dijital dünya, entelektüelinin ölümünü hızlandırmış bir dünyadır. İsim vermeden söyleyeyim -kulaklara göre ağız olunan- burası birçok entelektüel öldürdü.  Bu durum, entelektüel açısından gerçekten üzücü ve doğruluğu tartışmaya açık olsa da üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur. Günümüzde akademi ön plana çıktı. Akademi ve akademisyenler, entelektüel ortamın ve entelektüelin yerini aldı. Zira doçentlerin ve profesörlerin daha etkin göründüğü, fikirden bilime doğru kayışın yaşandığı bir sürece şahitlik ediyoruz.

Fikir metafiziksel izahlarla, bilimsellik ise olgularla ilişkilidir. Değer ya da metafizik üzerinden düşünce geliştiren bir sınıf geri çekilirken, olgu üzerinden tespit yapan ve yazın üreten derlemeci denilebilecek akademisyenlerin ön plana çıktığı bir gerçeklik yaşanıyor. Bu durum, sağlıklı ve doğru olmayıp düşünceyi kuru ve olgusal hâle getirdi. Hem entelektüel hem de akademisyen vasfını taşıyan kişilerin sayıca daha fazla ve daha etkin olması daha doğru olacaktır. Bence hem entelektüel hem akademisyen özelliklerini birleştiren, değer dünyasını kavrayabilen, aynı zamanda bilimsel temellere dayalı üretim yapabilen fikir insanlarına ihtiyacımız var. Salt bir akademisyenin yazı ve söylemleri bana çok kuru geliyor. Bir akademisyenin bilim yapması kadar entelektüel bir duruş sergilemesi ve yazdıklarının edebi içerik taşıması ve edebi dile sahip olması. Düşüncenin anlamlı ve derli toplu olması gerekir ki bunun için akademisyenlik gerekiyor.

Bence bugün dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, entelektüel kişilikle akademisyenlik vasfını dengeli biçimde taşıyan insanlardır. Zira dünya salt olarak olgusal, maddesel bir şey değil, aynı zamanda mana dünyası ve haritasıdır. Bu dünyayı ve haritayı kavrayabilecek hem entelektüel/mütefekkir yapısı hem de olgusal süreci gözden kaçırmadan tespit edebilecek akademisyen vasfı olan kişilere ihtiyaç var. Ancak günümüzde süreç, giderek akademisyen ya da akademik duruşun hâkimiyetine girmiştir. Bana göre salt akademik duruş ve yaklaşım sağlıklı değil. Örneğin Baudrillard veya Chul Han gibi kişiler (metinleri kimi çevrelerce hafife alınsa da ben ciddiye alıyorum) hem entelektüel hem de akademik vasıfları bir arada taşıyorlar ki önemli. Bu kişiler, çözüm sunmadıkları için eleştiriliyorlar. Biz felsefecilere yöneltilen en büyük eleştirilerden biri, çözüm önermediğimiz, sadece tespitlerle yetindiğimizdir. Oysa Marx ya da Comte gibi çözüm sunan filozoflar, dünyayı daha ruhsuz ve sert bir hâle getirdiler. Bu yüzden filozofun reçetelendirilmiş bir çözüm sunma çabasını aynı zamanda tehlikeli buluyorum.

İstanbul Fikriyatı: Evet. Çok teşekkür ederim hocam. Şimdi siz konuşurken benim aklıma farklı farklı sorular da geliyor. Muhafazakâr, sosyalist, İslamcı, liberal ve milliyetçi düşünce diyoruz, bugün hala böyle ayrımlardan söz edebiliyor muyuz? Ya da şu soruyu şöyle sormak istiyorum: Yani düşünce objektif olabilir mi? Yani bu geleneklerden bahsettiğimiz zaman çünkü genelde entelektüelin-düşünürün bir “mahallesinin” olmaması gerektiği düşünülür. Bu anlamda sizce bir düşünür bir mahalleye ait olabilir mi? Bu düşünce yapısını etkilemez mi? Örnek veriyorum, muhafazakâr bir düşünürden ya da işte liberal veya seküler bir düşünürden bahsedebiliyor muyuz? Bu düşüncenin özüne aykırı değil midir?

Prof. Dr. Ahmet Dağ: Son zamanlarda, Türkiye’de sağ-sol ya da seküler-dindar ayrımı düşünüldüğünde, bilimci olma çabası özellikle dindar ve muhafazakar kesimde öne çıkıyor. Artık “ben bilimciyim” ya da “bilimsel bir yaklaşımla bakıyorum” perspektifiyle yaklaşmak daha yaygın. Scientism yani bilimcilik üzerinden meseleleri açıklama eğilimi öne çıkıyor. Fikir insanlarının ideolojik olmaması beklenemez; bu düşüncenin doğasına aykırıdır. Sonuçta ideoloji kavramı sonradan bazı değişimlere uğramış olsa da fikirle ilgili bir kavram olarak varlığını korur. İdeoloji, her dönemde fikirle iç içe olmuştur. Platon’un da ideolojisi vardı. Düşünceleri, Atina’daki siyasal yapıya eleştirel bir bakış içeriyordu. Aristoteles’in ideolojisi olmasaydı, Makedon Kralı Filip’in oğlu İskender’e hocalık yapmazdı; “Neden bir despotun ya da monarkın oğluna hocalık yapayım?” tavrını alabilirdi. Orta Çağ teo-filozoflarının ve son dönem filozoflarının da kendi ideolojileri vardı. Bu nedenle, Türkiye’de fikir insanlarının bir ideolojiye sahip olması kınanacak bir durum değildir.

Bir fikir insanı sağcı, solcu, dindar, seküler ya da mukaddesatçı-maddiyatçı bir çizgi benimseyebilir; bunda herhangi bir sorun yoktur. Ancak “ben nasıl bir düşünür olacağım” ya da “nasıl kabul görürüm” kaygısıyla ortaya çıkanların düşünce dünyası ve ortaya koydukları fikirler, benim için tatmin edici değil. Açık söylemek gerekirse, yuvarlak sözler ya da muğlak yazılar entelektüel anlamda bizi kurtarmıyor da ileri de taşımıyor. Kutuplaşma ise hep vardı. Ben de olmasın, devam etmesin isterim. İki asırdır; bir yanda modernist, batıcı ve seküler bir yaklaşım, diğer yanda yerli ve daha İslami bir tutum var. Bu iki kutbun olması aslında Türkiye’nin düşünce dünyasını zengin kılıyor.

İstanbul Fikriyatı: Hocam yanlış yerden de bakıyor olabilirim. Seküler veya muhafazakâr bir mahallede büyüyen birisi, karşı mahallenin fikir adamını ya da entelektüelini neden dinlesin eğer o düşünür belli bir ideolojinin-mahallenin dışına çıkamayacaksa?

Prof. Dr. Ahmet Dağ: Şunu söyleyebilirim 1970’lerden sonra bir kesimin diğerini okuması, istifa de etmesi azaldı. Bana göre 68 kuşağı veya olayları, Türkiye’deki seküler-sol kesimi daha da içine kapattı. Ben, hususiyetle 1980 sonrasında N. Topçu, S. Karakoç, Necip Fazıl veya İsmet Özel gibi isimleri yoğun biçimde okuyan seküler kesime rastlanmadım fakat Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Atilla İlhan ve Ece Ayhan gibi isimleri harıl harıl okuyan çok sayıda muhafazakâr gördüm. Seküler ya da muhafazakâr fark etmeksizin, yalnızca kendi ideolojisi içinde kalan kişilerin tavrını anlamak mümkün olsa da “ötekini” neden okuyayım tavrı doğru değil. Bu noktada sol-seküler çevrelerin daha kapalı kaldığını düşünüyorum. Nitekim sol-seküler kesim Mehmet Akif’i okumazken, sağ-muhafazakâr kesim Türkiye’nin ilk sosyalisti Hikmet Kıvılcımlı’yı okudu, okumaya devam ediyor. Kendi ideolojisinden çıkmadan fikir beyan etmenin sorunlu olduğunu düşünüyorum. Yani öğrenme çabası daha çok muhafazakâr kesimde görüldü. Dolayısıyla ideolojik bir kaynakla beslenmek doğal, asıl mesele farklı kaynaklardan öğrenmeye açık olmak.

Türkiye’de solun-Kemalistlerin düşünce dünyası Marksizm’le evrildi. Kişi kendini “Kemalist” olarak tanımlasa bile aslında Marksist kültürden beslenip metinlerini de bu kaynak üzerinden üretiyor. Diğer tarafta ise beslendiği temel kaynak, başta Kur’an ve hadislerin sunduğu perspektif ile ulemadan gelen birikimdi. 20. yüzyılın başlarından ortalarına kadar Seyyid Kutub, Mevdudi ve Hasan el-Benna gibi birçok isimden beslenen bir düşünce damarı ortaya çıktı. Bu nedenle ideoloji; dar bir kalıp değil, kişinin beslendiği kaynaklar açısından bir zenginliktir. Düşünce dünyaları bu iki farklı damara dayanan kesim var. Açıkça söylemeliyim ki Kemalizm’i, güçlü bir enerji veya yüksek bir besin yani düşünce kaynağı olarak görmüyorum.

İstanbul Fikriyatı: Gerçekten derin bir konu. Cevap vermekte bazı konularda insan ikilemlere düşüyor. Türkiye’de merak ettiğim bir estetik mevzusu var. Maalesef şehirlerimiz, yaşam alanlarımız biraz estetikten yoksun. Bunun felsefeyle ya da düşünceyle ilgisi olduğu apaçık. Bir de bununla ilgili fikrinizi merak ediyorum.

Prof. Dr. Ahmet Dağ: Kesinlikle doğru, fikrini kaybeden toplum estetiğini de kaybeder. Fikrini kaybeden bir toplumun estetiği/duyumunu yitirmesi doğaldır ve nitekim son yüzyılda estetiğini kaybetmiş bir toplumuz. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken, eskiye ait olan her şeyin değersiz görüldüğü bir anlayış benimsendi. Bu anlayış, mimariden giyime kadar estetiği zedeledi. Bunun somut bir örneği, Eminönü’nde Mercan yokuşundaki iki binada görülebilir: Biri Cumhuriyet öncesine (şimdi yerinde duruyor mu bilmiyorum), diğeri 1960–70’lere ait yapılar. Karşılıklı olan bu iki yapıya bakıldığında, estetik olarak neyi kaybettiğimiz hemen fark edilir. Dolayısıyla estetik duyumumuzu büyük ölçüde yitirdiğimizi söylemek mümkün. 2002 yılında Dünya Mimarlar Kongresi sırasında, helikopterle önce Suriçi’ni sonra Sarıyer bölgesini gezen Arjantinli kongre başkanının, “Sinan’ın torunları bunları yapmış olamaz” dediği anlatılır.

Estetiğe, özellikle mimariye dair son yüzyılda büyük bir kayıp yaşadık ve bunun acısını çekiyoruz. Çünkü fikir ve estetik birbirine bağlıdır; fikrinizi kaybettiğinizde estetik duyumunuzu da yitirirsiniz. Estetiğinizi kaybettiğinizde mimariyi, giyim-kuşamı, davranışlarınızı da kaybediyorsunuz. Alzaymır hastasını düşünün. Estetikten yoksun inşa edilen mimari, şehir ve çevre, insanların davranışını, psikolojisini ve şahsiyetini doğrudan etkiler; unutmayalım ki insan sadece şehri inşa etmez, şehir de insanı inşa eder. Estetiksiz bir biçimde inşa ettiğiniz şehir fikirsiz bir insanı ortaya çıkarır. Estetikten yoksun şehirler, fikri zenginliği de törpüler. Bu nedenle son yüzyılda en büyük ve acı kaybımız; estetiğimiz. Zihinsel ve fikri acıları kriz biçimde hissediyoruz ve yaşıyoruz. Sokağın haline bakarsanız beni anlarsınız.

İstanbul Fikriyatı: Sadece akademisyenler değil sokaktaki vatandaş da bu estetik kaybının farkında. Yani en azından sosyal medyasında yurt dışındaki şehirleri gören herhangi bir vatandaş benim şehrim neden böyle değil sorgulaması yaşıyordur. Aslında bir talep de var. Kültürel kopuştan dolayı mı bugün şehirlerimiz böyle yoksa bunun bir ekonomik açıklaması da olabilir mi?

Prof. Dr. Ahmet Dağ: Bu tür durumları izahta ekonomik açıklamalar yetersiz kalır. Örneğin Batılı ülkeler, en zor zamanlarında bile mimarilerini koruyabildiler. Almanya örneğini düşünelim. Dünya Savaşı, uçaklarla şehirleri hedef alan bir savaş türüydü. İlki cephelerde geçerken, ikincisi adeta cephe olmaksızın şehirlerin içinde oldu. 2. Dünya Savaşı’nda şehirleri yerle bir oldu ama yenisi inşa edilirken eski estetik korunabildi. Almanya’da, Berlin başta olmak üzere birçok şehir vuruldu ve yerle bir oldular. İnsanlarınız hususiyetle gençleriniz ölmüş, ülke yeniden inşa edecek ne paranız ne de yeterli insan gücünüz var; her şeyinizi kaybetmişsiniz. Buna rağmen, şehirlerinizi yeniden inşa ederken eski dokuyu koruyabiliyor ve şehrin eski dokusuna zarar vermeden muhafaza edebiliyorsunuz.

Batılılar, savaşın yıkıcılığına rağmen estetiklerini koruyup şehirlerini muhafaza edebildiler. Biz ise şehirlerimizde büyük bir savaş-yıkım yaşamadan estetiğimizi yitirdik; düşünce dünyamızda eskiye ait ne varsa olumsuz görüldü. Maziye ait her şey kötü sayıldı. Bu, daha çok zihinsel bir kaymanın sonucudur. Alfabesi, kıyafetleri, kurumları ve mimarisiyle eskiye dair hiçbir şeyin iyi olmadığını düşündük. Konak mimarisinden apartman mimarisine geçişi tercih ettik ve bu değişimi sadece ekonomiyle açıklamak mümkün değil. Aslında yaşadığımız, fikir kaymasının estetik alanındaki somut tezahürüdür.

İstanbul Fikriyatı: O zaman şöyle bir soru sorayım. Bu benim de şahsen merak ettiğim bir soru. Bir sorun var ve bizim bu soruna aslında bir çözümümüz oluyor. Düşünsel anlamda çözümler var ve Türkiye’de aslında dünya klasmanında düşünürlerimiz de var. Fakat üretilen düşünce topluma ne derece ulaşıyor tartışılır. Bu düşünce, pratiğe nasıl geçer? Türkiye’nin düşünsel gelişimi için nasıl bir yol izlemeliyiz? Bu anlamda kolektif bir sorun nasıl çözülür?

Prof. Dr. Ahmet Dağ: Bu sorunun cevabı kolay değil çünkü mesele büyük bir sorunla ilgili. Descartes, “Eğer biri şehre bakıp, her şey kötü, hepsini yıkıp yenisini yapmalıyız” deyip bütün yapıları yıkıp yeniden yapmak gerekir derse maliyet, zaman ve uygulanabilirlik açısından bu neredeyse imkânsız der. Ama kişi kendi konutundaki sorunları belirleyip onları düzeltmeye çalışırsa, büyük bir yıkım olmadan problemler zamanla çözülür. Böylece mevcut sorunlar adım adım ortadan kalkar. Başlangıçta biz, Descartes’ın “birinci adam” yaklaşımına benzer şekilde Jakoben bir tutum benimsedik; her şeyin sorunlu olduğunu düşünüp her şeyi yıkıp yeniden inşa etmemiz gerektiğini savunduk. Hatta öyle ki “insanı da yeniden inşa etmemiz gerekir” diye düşündük.

Türkiye’de biz genellikle “her şeyi yıkıp yeniden yapalım” anlayışıyla hareket ettik. Örneğin, 10. Yıl Marşı’nda geçen “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan; …Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” dizelerine bakın ray döşemekle “insan yaratmak” aynı düzlemde yer aldı. O dönemde mevcut toplumun/cemiyetin sorunlu olduğu, bu “sorunlu” olan cemiyet ve yapının tasfiye edilmesi gerektiği düşünülüyordu ki yerine kısa sürede “10 yılda 15 milyon genç (insan fidan mı ki) yetiştirdik”. Bu, Descartes’ın “birinci sorun” olarak gördüğü yaklaşımı adeta gerçekleştirmemiz anlamına geliyordu. Benim görüşüme göre yapılması gereken de hâlâ aynı: Herkes kendi konutundaki, mimarisindeki ve hatta zihin dünyasındaki sorunları belirleyip, bunları düzeltmeye çalışmalı. Kişisel olarak zihin dünyamızı, eğitim anlayışımızı, değerlerimizi ve davranışlarımızı düzeltmemiz gerekir. Yapısal sorunlar var, evet; ama bireysel sorunlarımızı çözmeden toplumsal dönüşüm sağlanamaz.

Evet, yapısal problemlerimizden daha fazla bireysel sorunlarımız bulunuyor. Çünkü yapısal sorunlar, sorunlu düşünme, davranma ve yaşamaya yol açıyor. Sorunlar hatalı davranış ve düşüncelerimizden kaynaklanıyor ve bu sorunlu yaşam biçimi, sistemin kendisinin de problemli olmasına yol açıyor. Biz öncelikle bu bireysel sorunları görüp tespit ederek gidermeye çalışmalıyız; bu gerçekleştiğinde mevcut problemlerin en az yarısı çözülür ve sistem de kendini düzeltmek zorunda kalır. Sorun, insanların sorunları çok konuşup tartışmasına rağmen çözüm için harekete geçmemesinde yatıyor. Herkes trafikten, inşaat ve mimariden, eğitim sisteminden şikayetçi ama çoğu kişi bu sorunların toptan yıkılıp yerine yeni bir şey yapılmasını bekliyor. Yüzyıllık tarihimizde defalarca yaptığımız hâlâ yapıyor olmamız ilginç. Bu nedenle Türkiye’de yaşayan ve düşünen insanlar olarak öncelikle kendi zihinsel dünyamızı doğru çerçevelendirmeli, iyi kavramalıyız ve problemlerimizi doğru tespit etmeliyiz. Başta mimari olmak üzere eğitim, değerler, hukuk ve adalet gibi alanlarda bireysel kusurlarımızı gidermek ve zamanla iyileştirmemiz gerekiyor. Giderek iyileşeceğimizi ümit ediyorum.

İstanbul Fikriyatı: Hocam şu soruyla bitirelim. Başlarken geç Osmanlı dönemindeki uç gruptan bahsetmiştik. Aslında o gruplardan birisi galip gelip bir devrim yapıyor Türkiye’de. Yüzünü batıya dönmüş ve biraz materyalist ve pozitivist dünya görüşüne sahip olan gruptan bahsediyorum. Bu grubun fikirleri galip geldi ve bir devrim gerçekleşti. Bu devrim sonucunda Türkiye’deki kurumlar tekrardan yeniden inşa edildi. Şimdi günümüzü düşünürsek son 20 yıldır iktidarda olan ve belli bir düşünce tabanına yaslanan iktidar bloğu var. Günümüz Türkiye’sinde iki kesim arasında, muhafazakârlar ve sekülerler arasında, kutuplaşmış bir toplumda yaşıyoruz. Sizce bu iki kutbun fikir adamları var mı? Bu fikir adamlarının düşünceleriyle mi siyaset şekilleniyor? Burada siyaseti yönlendiren fikir adamlarından ya da düşünce gruplarından bahsedebilir miyiz? Değillerse siyaset bu icraata geçirdiği şeyleri, fikirleri ya da düşünceleri nereden alıyor?

Prof. Dr. Ahmet Dağ:

Şöyle ifade edebilirim: Düşünce tarihimizde iki farklı düşünce ve politik düzen vardı. Bir yanda Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Celal Nuri gibi isimlerin oluşturduğu seküler-batıcı bir düşünce akımı, diğer yanda Sait Halimpaşa, Babanzade Ahmet Naim, Filibeli ve Mehmet Akif gibi isimlerin oluşturduğu karşıt bir düşünce dünyası vardı. Bu iki ayrı düşünce dünyası, bugünkü siyasal zeminin oluşmasında etkili oldu. Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki siyasal zemin, dönemin düşünce dünyasıyla derin bir fikir alışverişi içinde süreci yürütmedi. Bu durum, Luther’in yol açtığı Protestanlık örneğine benzetilebilir. Protestanlık, zamanla Hristiyanlıktan koparak seküler bir yapıya dönüştü. Luther’e bu sonuç sorulsaydı, muhtemelen böyle bir seküler toplum hayal etmediğini söyleyecekti. Kadın tasavvuru ise modern seküler görünümlerden çok rahibe kıyafetine yakın olacaktı. Dolayısıyla ortaya çıkan modern kadın imgesi, Luther’in ideallerinden oldukça farklıydı. Benzer şekilde, pozitivist ve seküler mütefekkirler de ortaya çıkan toplumsal ve kültürel dönüşüm karşısında benzer bir hayal kırıklığı yaşamışlardır. Luther’e “Dindar mi seküler toplum mu veya Paris’te Eiffel Kulesi’nin önünde dekolteli ve mini etekli bir kadın mı, yoksa rahibe kıyafeti giymiş bir kadın mı idealinizdi?” diye sorulsaydı, Luther büyük olasılıkla ikinci seçeneği işaret eder ve birincisi için “bu nereden çıktı?” diyerek yaşadığı hayal kırıklığını dile getirirdi. Aynı durum, pozitivist ve seküler mütefekkirler için de geçerli. Özellikle 1923-1950 yılları arasındaki uygulamalar dikkate alındığında, onlara “Siz böyle bir şey mi öngörmüştünüz?” diye sorulsa, muhtemelen “Kesinlikle böyle bir şey düşünmemiştik, bu nereden çıktı?” cevabını verirlerdi. Benzer şekilde, son 25 yıllık siyasal iktidara bakıldığında, iktidarı meydana getiren sınıfın düşünce dünyasındaki isimlere, bu dönemde ortaya konulan tüm politikaları sahiplenip sahiplenmedikleri veya tamamının kefili olup olmadıkları sorulsa, büyük ihtimalle “Bunların birçoğuna karşıyız” şeklinde yanıt vereceklerdi.

Türkiye’de siyaset, entelektüel düşünceyi yönlendiren değil, onu sınırlayan bir rol oynadı. Osmanlı son döneminde farklı entelektüel akımlar vardı ama Cumhuriyet’in kuruluşunda siyaset bunlardan bağımsız hareket etti. Türkiye’de entelektüel bir düşünce geleneği bulunsa da siyasal düşünceyi bu entelektüel dünya yürütmedi ve yürütmüyor. Siyasal süreçler, daha çok siyasal iktidarın kendi pragmaları, pratikleri ve çıkarları doğrultusunda şekilleniyor ve sürdürülüyor. Bu durumun tersine dönerek entelektüel dünyanın siyasal sürece yön verdiği bir döneme geçilmesi ise mümkün görünmüyor. Zira kuruluş sürecinde iktidarda olanlar, entelektüel düşüncenin belirleyici ve etkili olması gerektiğine inanmamışlardı. Kurucu iktidar, pragmatik, pratik ve eylem odaklı bir anlayışa sahipti. Yani, entelektüel düşüncenin veya fikir insanlarının düşüncelerinin belirleyici ya da etkili olması gerektiğine inanmadılar. Oysa isterdik ki Türkiye’de entelektüel düşünce, siyasal düşünceye yön versin; ancak tam tersine, siyasal düşüncenin entelektüel düşünceyi şekillendirdiği bir süreci yaşıyoruz. Bu da sağlıklı ve sürdürülebilir bir durum değil.

Peki, bu durumda entelektüel düşünceyle veya fikriyatla uğraşanlar nerede duracaklar? Bana göre, mutlaka muhalif olmak zorunda değiller. Asıl önemli olan, mevcut sürecin parçası hâline gelmeden, kendilerini kaptırmadan; adeta akan bir nehrin kıyısında durup, nehirdeki sorunları ve aksaklıkları dışarıdan gözlemleyerek tespit edip yazan, düşünen ve dile getiren bir duruş sergilemektir. Ancak şunu gördük ki, entelektüel düşünceye değer vermeyen, -özellikle Türkiye’de “sağ” olarak tanımlanan siyasi partiler ve oluşumlar- çok daha çabuk yıpranıyor ve tükeniyorlar. Peki “sol” ya da “Kemalizm”. Bitmez, çünkü Kemalizm’in bir partisi var; bazen adı değişse de, varlığını sürdürüyor. Zira “kurucu biziz” psikolojisine ve özgüvenine (ki bu bana göre hezeyan) sahipler. Bu nedenle Türkiye’de sağ siyasetin, entelektüel dünyaya kulaklarını tıkamayıp tersine bu dünyayla ilişki kurması gerekir; aksi hâlde, çürüme ve çözülme kaçınılmaz olur. Benzer şekilde son 25 yılda da siyasal iktidar entelektüel düşünceye kulak vermedi, daha çok pragmatik bir çizgi izledi. Oysa sağlıklı olan, düşüncenin siyaseti yönlendirmesidir. Bu gerçekleşmediği için siyasal yapılar çabuk yıpranıyor.

İstanbul Fikriyatı: Anladım hocam, teşekkür ederim. Bugün Türkiye’de bir entelektüel için ideal bir ortamdan bahsedebilir miyiz? Düşünce öğretmek demek benim bildiğim kadarıyla var olan belli basma kalıp fikirleri çözümlemekten, yıkmaktan geçiyor. Bu anlamda da gerçek bir düşünürün her zaman bir sevmeyeni ya da sevmeyen bir kitlesi olur diye düşünüyorum. Türkiye’de bir entelektüelin yetişmesi, yetiştikten sonra da görevini yapabilmesi için özgür bir düşünce ortamından bahsedebilir miyiz?

Prof. Dr. Ahmet Dağ: Biraz kendi hikâyem üzerinden izah edeyim. Felsefeye ilgi duyan biriydim ama akademisyen olma gibi bir hedefim yoktu. Daha çok N. Topçu, C. Meriç, Necip Fazıl ve S. Karakoç gibi -kendi dünyamda önemli yere sahip olan- bağımsız bir entelektüel ya da münevver olma hayalim vardı gençlik yıllarımda. Ancak zamanla, süreci gözlemledikçe o kadar da kolay olmadığını anladım. Çünkü o dönemlerde entelektüel ya da mütefekkir birinin yazdıklarının ilgi görmesi, okunması bir trenddi; yani bu kişiler yazdıklarıyla muhatap bulabiliyordu. Fakat akademi dışında kalındığında, yazılanların “muteber” sayılmasının zor olduğunu düşündüm. Günümüzde bağımsız entelektüel olmak çok zor. Bilgi kuramsallaşarak kurumlaştı, akademiyle iç içe geçti. Bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil, küresel bir mesele. Böyle bir ortamda, (bilgi üretiminin kuram ve kurumsal yapılarla şekillendiği bir dünyada) “Ben bu yapının dışında kalacağım, kendime ait bir üslup ve şairane bir yaklaşım geliştirip özgürce yazıp çizeceğim” diyebilmek zor. Çünkü artık bilginin formatı değişti ve biz de bu dönüşümün tam içinde yaşıyoruz. Akademik çerçevenin dışında kalan, özgün olmaya çalışan metinleri analiz ettiğinizde çoğunun hamasi, yüzeysel, duygu yüklü, temellendirme açısından zayıf olduğunu, sistematik olmadığını da görüyorsunuz. Çünkü içinde bulunduğumuz entelektüel dünya, edebî üslup ya da bireysel özgünlükle fikir beyan edenlerin değil; bilgi üretimini kurallara, yapıya ve disipline bağlayanların inşa ettiği bir dünyadır.

Giderek daha teknolojik, bilimsel ve akademik bir dünyaya evriliyoruz. Bu dönüşümde teknolojikleştikçe aynı oranda bilimselleşiyoruz. Bilimselleşmek; sistematik, temellendirilmiş metinler üretme zorunluluğunu doğuruyor. Dolayısıyla yazın dünyasında böyle bir gerçeklik var. Sadece düşünsel değil; ekonomik boyutu olan bir meseleyle karşı karşıyayız. Kendi başına mütefekkir ya da münevver olmak, sizi hayatta ekonomik anlamda ayakta tutmaya yetmiyor. Çünkü barınmak, giyinmek, aile geçindirmek zorundasınız. Entelektüel bağımsızlığı, ekonomik olarak sürdürmek zor. Zira günümüz ekonomik düzeni, bağımsız düşünüre ve düşünceye prim vermiyor. Yine de şu an çok akademik bir yapıdan daha çok iyi bir mütefekkir veya entelektüele ihtiyaç var. Sadece fikri üretimle, entelektüel yaşam sürmek çok mümkün değil. Çünkü ekonomik şartlar ve hayatın getirdiği sorumlulukları karşılamak zorundasınız. Ayrıca, belki basit görünür ama bir gerçek: Akademik bir unvanınız yoksa hem kendinizi motive etmek hem de çevrenizde ciddiye alınmak çok daha zor hâle geliyor. Artık dünyanın yönü buraya evrilmiş durumda. Bu nedenle, 21. yüzyılda bağımsız bir münevver, aydın ya da entelektüel olarak var olmak her zamankinden çok daha zor.

Yani bu yolu tercih ederek iddialı olmak ya da direnmek günümüzde pek kolay değil. Mevcut şartlar içinde bu çaba sağlıklı ve sürdürülebilir görünmüyor. Daha önce de belirttiğim gibi, entelektüellik/mütefekkirlik ve akademisyenlik arasında denge kurmak gerekiyor. Hem özgün üslubu olan, bağımsız düşünebilen, entelektüel bir duruşu olan hem de sistematik temellendirilmiş ve derli toplu düşüncesi olan bir çizgimiz olmalı. İkisi arasındaki denge önemli. Çünkü Türkiye’nin de dünyanın da böyle bir düşünce dünyasına ve insanlarına ihtiyacı var. Ayrıca ekonomik koşullar da bağımsız entelektüellerin ayakta kalmasına izin vermiyor. Bu nedenle bugün en doğru yol, entelektüel bağımsızlığı akademik bir disiplinle birleştirebilen bir çizgi tutturmaktır. Hem özgün ve eleştirel düşünebilen hem de bilimsel ve sistematik üretim yapabilen isimlere ihtiyaç var. Türkiye’nin ve dünyanın ihtiyacı da budur.

İstanbul Fikriyatı: Çok teşekkür ederiz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz