İstanbul Fikriyatı için kaleme aldığım (Ekim-2025) ilk yazı da başlığında “Türkiye’nin Meseleleri” ifadesini taşıyordu. Şimdi de benzer bir başlıkla ve fakat kendimce farklı bir soruna eğilmek istiyorum. İşin gerçeği böylelikle “Türkiye’nin Meseleleri” başlığını da bir yazı dizisinin üst başlığına çevirmeye niyetleniyorum. İnşallah kayda değer meselelere temas ederek bu yazı dizisini sürdürebilirim. Bugün üzerinde durmak istediğim husus, kimilerinin, mevcudiyetini Türkiye için sorun gördüğü “tasavvuf”. Ben ise tasavvufî hareketlerin, tasavvufî edebiyatın, tarikatların cenneti olarak nitelenebilecek memleketimizde ne yazık ki tasavvufun yokluğundan ve tasavvufsuzluğun sorunlarından dem vurmaya çalışacağım.
Türklerin daire-i İslâm’a girdikleri ilk günlerden itibaren mukim oldukları coğrafyalar, tasavvufî İslâm anlayış ve yaşayışın hep en canlı olduğu muhitler olmuştur. Bilhassa Osmanlı Devleti, en büyük mutasavvıflara ve tarikatlara ev sahipliği yaptığı gibi, tasavvufun kültüre dönüşerek tabana yayıldığı bir cemiyet inşa etmiştir. Her tür meşrebe hitap edecek kadar çeşitli ve bu meşrepteki insanları memnun edecek derecede canlı tasavvufî merkezlerin bulunduğu bu coğrafyada ulemâ hem nazarî hem de amelî tasavvufu gündemine almışken, halk da amelî ve kültürel tasavvuf ile hemhâl olmuştu.
Halvetîlik, Nakşîlik, Mevlevîlik, Cerrahîlik, Bayramîlik, Bektaşîlik, Kâdirîlik, Melâmîlik… gibi tarikatlar Osmanlı tebaasının hayatını mayalıyor, topluma bir ruh üflüyor, yaşantıyı çeşitlendirip şekillendiriyordu. Bunu yaparken musikiden şiire, edebiyattan giyime pek çok sahada mücessemleşiyor; öte yandan hayır ve tasadduk faaliyetleriyle, âdâb ve erkân usûlleriyle kültür dokusuna dönüşüyordu. Bunlar bir tasavvuf güzellemesi değil, bir olgunun ifadesi. Ayrıca tasavvufî hareketlerin bir kısım külfet ve hataları da olmuş, bazen toplumu yormuş ya da ayrıştırabilmiştir. Onları da ayrıca ele almak imkânı olur belki başka bir yazıda… Fakat burada bilhassa müspet tarafları üzerinde durmanın sebebi şudur:
Bugün toplumun fevç fevç ahlâkî bir erozyonla âdeta kayıp, eriyip gitmesi, hayatın tabiî akışına yapılan müdahale ile Osmanlı’dan günümüze tarikatların doğal intikalinin engellenmesidir. Bu sosyal dokunun yapı sökümü, ideolojik toplum mühendisliklerinin muasır medeniyet hayaliyle ivme kazanmış ve toplum âdeta “adı var ama kendi yok” bir tasavvuf ve tarikatlardan başka tüm içtimaî ahlâk kaynağından mahrum düşmüştür. Aslında tasavvuf ve tarikatlar bir ahlâk üretim makinesi değildir. Onu böyle görmek ve beklentiyi buraya hasretmek büyük hata olur; fakat o, mekârim-i ahlâkın özelden genele yayılışına hizmet eden bu nedenle de ahlâk ekosistemi oluşturan kurumlardır.
Önce taklitçi bir toplum, akabinde hedonist bir toplum, sonra tüketim toplumu, ardından teşhir toplumu ola ola hâlden hâle geçen toplum, günün sonunda “isim yetmezliği” yaşamaktadır. Bugün tv’de, sosyal mecralarda yahud basılı medyada ortalama insan ahlâkına dair şahit olunan manzara içler acısıdır. Meselâ, adı güldürü programı olan cinnet sahnelerinde; nikahlı eşini nasıl aldattığından bahseden kadınlar ve erkekler, dolandırıcılığıyla iftihar eden serseriler, çıplaklığı ile var olmaya çalışan cahiller, şehveti şahsiyetini ele geçirmiş azgınlar… alkış yağmuruna tutulmaktadır. Veyahûd herhangi bir kanalın sabah programına bakın: En afili entrika dizilerine taş çıkaran bir köy ahalisi ya da akrabalar arası ilişkisine tesadüf edeceksiniz. Dizi demişken, gece kuşağının ya da internet yayınlarının bunlardan da beter olduğunu hatırlatmaya sanırım hacet yok.
Evet, eskiden de insanlar hataya düşüyor, elbette tarihte de hemen herkes günah işliyordu. Nefsine uymak bugünün insanına has bir afet değil, her zamanın vebası. Fakat eskiden hatadan nedamet duymak, yüz kızarmak, bir cürmün duyulmasından tedirgin olmak, duyulduğunda mahcup olmak vardı. İnsanlar günahlarını ve kusurlarını mahremiyetleri bilir ve gizlerlerdi; günahıyla iftihar etmek, bunu teşhir ile var olmaya yeltenmek bu toprakların yakın tarihte gördüğü bir afet. Bunun sebebi ise başlıkta belirttiğim gibi, büyük ölçüde tasavvufsuzluk sorunu. Tasavvufların topluma ahlâk, âdâb, edep, erkân mayalayan hayata içkin kültürel ve sosyal nüfuzu ortadan kalkınca, toplum, ağaçlandırılmamış bâkir bir toprak gibi heyelanlara düçar oldu.
Tarikatların yeterlilikleri, yetkinlikleri, iç meselelerinin dışa yansıması, holdingleşme temayülleri ve sair problemleri bahs-i diğer, o başka bir yazının konusu dediğim gibi. Fakat şunu da teslim etmek lazım: Bugün, bütün yaşatılan ve yaşananlara rağmen toplumun ahlâkî seviyesinde bir alt sınır varsa, bunda -tüm problemlerine karşın- tarikatların kültürel ve sosyal tesirinin, hizmetinin payı büyüktür. İnançtan ahlâka, bağımlılıktan sosyal yardımlaşmaya, yayıncılıktan nice sahaya uzanan faaliyetler sayesinde toplumun şiddete, sapkınlığa, intihara, depresyona, inançsızlığa meyilli zümrelerine dokunuluyor.
Tarikatların hüviyet-i asliyesine rücû etmesini mümkün kılacak bir dokunuşa muhtacız, bu açık. Çünkü hayat ahlâkî sirenler çalıyor. Bununla beraber zihinler -hiç farkında dahi olmaksızın- günden güne materyalistleşmiş, natüralistleşmiş vaziyette. Bu nedenle her kesimden insanın hem nazarî tasavvufun hem de iç âlem düzeninin ruh ısıtıcı letaiflerine, belki de her zamankinden daha çok ihtiyacı var.





