İstanbul, üzerine en güzel cümlelerin kurulduğu, en içten şiirlerin yazıldığı bir şehir. Tarih boyunca Moğolların Çakduryan, Polonların Kanatorya, Çeklerin Aylana, Macarların Vizenduvar ismini verdikleri bu kadim şehir tarihin farklı dönemlerinde Bizantion, Augusta Antoniana, Nova Roma, Konstantinopolis, Kostantiniyye, İslambol gibi adlar alarak İstanbul’a ulaşmıştır. Osmanlı döneminde Dersaadet, Payitaht, Asitane, Daru’l Hilafetü’l Aliyye gibi isimlerle anılan bu şehir kimi dönemler şairlerin kalemlerinde övülen ya da yerilen zihniyetlerin sembol unsuru olarak da kullanılmıştır.
Tevfik Fikret’in meşhur “Sis” şiiri İstanbul’a protest bakışın ürünü olan bir şiirdir. İstanbul’dan hareketle dönemin siyasi yapı ve gidişatını lanetleyen metaforlar içerir. “Örtün, evet, ey haile… Örtün, evet, ey şehr; Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..” dizelerinde İstanbul dünyanın en büyük kahpe kadına benzetilmektedir. Şiirin bütününde Tevfik Fikret’in İstanbul’a duyduğu nefreti yoğun olarak hissetmek mümkündür: “Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir, Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;”
İstanbul şairin kötümser ruh halinden fazlasıyla nasibini almış ve şairin kavgada bile söylenmeyecek-bin kocadan arda kalmış bakire- gibi ağır hakaretlerine maruz kalmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar “Sis” şiirini Tevfik Fikret’in “İstibdat Romanı” olarak niteler. Aşiyan’daki evinin duvarında da İstanbul manzarasının sisler içerisinde bir silüete dönüştüğü ressamı Şehzade Abdülmecid olan bir tablo olduğu da söylenir. Bu tablonun Şehzade Abdülmecid tarafından sis şiirinden etkilenerek yapıldığı ve şaire hediye edildiği rivayet edilir. Sultan Abdulhamit’in takip alanındadır ve İstanbul Şubat’ında Aşiyandaki villasının penceresinden boğazı seyreden Fikret birden denizin üzerinde kesif bir sis tabakası görür. İçinde bulunduğu hali hiçbir manzaranın bundan daha güzel anlatamayacağına kanaat getirerek sis şiirini yazar. Ne ki Fikret’in sisi Meşrutiyetin ilan günlerine kadar (1908) sürer ve sonra kaybolur. Fikret “Rucu” isimli şiirinde İstanbul’a söylediği lanetli sözleri geri alarak şöyle söyler:
“Hayır, hayır; sana râci değil bu tel’inat/ Bütün bu levm ü teleellüm, bu ibtikay-ı hayat sana” … (Hayır, hayır; bu lanet etmeler sana değil, bütün bu kınama ve elemleme, bu hayal ağlaması milletin hayatına azap veren, hakaret eden, onu çamurlayan ne kadar kir varsa hep birden kucaklamış, taşımış bir çevreye aitti. Şimdi o melunluk gecesinden uzaktayız…”
Peçenin altındaki gizemli güzellikleri görebilen şairimiz Yahya Kemal, Fikret’in “Sis” şiirine cevabını “Siste Söyleniş” şiiriyle en güzel biçimde vermiştir. İki şiir iki farklı dünyaya bakış şeklidir. Dış bakışı yönlendiren iç bakıştır. Yahya Kemal güzelliğin perdelerinin safha safha açılışına benzettiği sisin dağılırken ortaya çıkardığı gizemi şöyle ifade ediyor:
“Birden kapandı birbiri ardınca perdeler/Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?” Semtlerin sisten peçesi açıldığında sarhoş edici güzellik saklandığı yerden daha bir yıkanmış, dirilmiş biçimde çıkacaktır.
“Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden/ Firuze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?”
“Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri;/ Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri.”
“Bir devri lanetiyle boğan şairin Sis’i. /Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.”
“Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha;/-Örtün! Muebbeden uyu! Ey şehr! -O beddua…”
“Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;/Hâlâ dağılmayan bu sisin arkasındasın.”
Yahya Kemal nefret değil estet şairidir. Güzelliği olduğu gibi kabul eder ve içinde çoğaltır. Onun şiiriyle İstanbul gözüne perde inmişlerin nazarlarına davet edilir. Sis şiire direnemez ve aradan çekiliverir. Fikret’in şiirinin sisi yaşadığı ortama, hadiselere duyduğu derin nefretin kendisidir. İstanbul’a kibir ve nefretinin azametiyle bakar. Yahya Kemal’in bakışı kendini İstanbul karşısında küçülten bir bakıştır ki şehre yukardan değil tepeden bakar:
“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!”
Görmek Yahya Kemal’de iki şeyin tezahürüdür: Gezmek ve sevmek. Gezdikçe kendi özüne iner ve bu öyle tarihten bağımsız, zamandan ayrıksı bir eylem değildir:
“Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.”
Şu iki dize her ne olursa olsun kendini İstanbul’un dünü bugünü ve yarınına teslim eden bir şairin memleket sevgisinin gönül tuvaline yansıyan tarafıdır:
“Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”
Gezip gördüğü yerlerde hiç mi İstanbul’a ait dönemsel olumsuzluklar görmemiştir acaba Yahya Kemal üstadımız? Elbette ki yoksulluk, garibanlık, gelişmemişlik gibi İstanbul’un görkemine pek uymayacak manzaralara da şahit olmuştur şairimiz. Sözgelimi,
“Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakir İstanbul! /Ta fetihten beri mü’min, mütevekkil, yoksul, /Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada” mısralarıyla tavsif edilen “kuru ekmekle beyaz peyniri lezzetle yiyen insanların semti “Koca Mustafapaşa” şiiri bu tarz şiirlerindendir.
Yahya Kemal’i İstanbul şiiri yazan birçok şairden ayıran nokta bakış açısı ve yaklaşım derinliğidir ki biz buna sevda diyoruz.
Tevfik Fikret geleneğini devam ettiren az sayıda da olsa şair vardır. İstanbul’un nimet ve güzelliklerinin eşit dağıtılmadığından yola çıkarak eteklerindeki küçük taşları döken şairlerin yanı sıra İlhan Berk gibi ağzını bozan hiddetli şairler de var olagelmiştir:
“Bu şehir aşktan değil şehvetten düşüp gebermeye hazır
Genç orospular ölü padişahlar hastalar şehri rezil İstanbul” (İlhan Berk-İstanbul)
“Kirli Yüzlü Melekler” şiirinde Attilla İlhan İstanbul’da sefaleti ve derbederliği tadıp da bir türlü bu koca şehrin kendinden saymadığı insanların psikolojisini yansıtırken de hem sitemkâr hem de öfkelidir:
“sayende sayeban olduk İstanbul şehri/ sayende sebil olduk, aç kaldık, sefil olduk”
“vay anam vay/sen ne dersin İstanbul/ sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin/kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı/ sefalet akıyor gürül gürül sokaklarından/yol üstünde bir şehvet çarşısı tıklım tıklım/yol üstünde sevda pazarlığı”
“sen söyle serseriler kralı İstanbul/sen söyle iki gözüm/ hangi merhem çaredir şu bizim yaramıza/ yel üfürdü su götürdü gençliğimizi/ elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık/meydanlar serseri biz serseri/ sağımız sefalet solumuz ölüm/işte geldik gidiyoruz/kahrolasın/kahrolasın İstanbul şehri”
İstanbul bir fikir, bir düşünce ve bir estetik örgüdür. Lale Devri şairimiz Nedim’den Yahya Kemal’e, Necip Fazıl’dan Sezai Karakoç’a kadar süren bir aşkın tecessüm etmiş şekli olurken Tevfik Fikret’in “Sis” atmosferi içerisinde kalan şairler için hep kapısı ve duvarları yumruklanan bir kent olmuştur.
Zihniyet sevginin de hoşgörü ve hiddetin de adaletsiz dağıtıldığı; tarihe, coğrafyaya ve insana bakış kavgasının “dünya görüşü” adıyla kitlelere yutturulduğu işporta pazarından başka bir şey değildir artık.





