Türkiye’nin Meseleleri:“Kürd, Müslüman Olduktan Sonra Kürd’dür”

0
212

Üstad Necip Fazıl Kısakürek merhumun meşhur sözlerindendir: “Türk, Müslüman olduktan sonra Türk’tür.” Kulağımız bu tarz ifadelere ülkece pek âşinâ. Zira bu tarz ifadeler, bilhassa erken cumhuriyet günlerinde Türk insanı üzerinde gerçekleştirilen toplum mühendisliğine karşı bir muhalefet ve idrak tazelemesi niyetiyle söylenmiş, Anadolu insanına dinî kimliğini hatırlatan beyanlar. Bu gibi ifadelerde şeref İslâm’dadır. Türklerin, İslâm ile müşerref olmaları sayesinde Türk olmanın hakikatine ve kemâline sahip olduklarını hatırlatır bu sözler. Bir şeyi daha hatırlatır: İslâm’dan uzaklaşmak Türkleri, Türklüğün hakikat ve kemâlinden de uzaklaştıracaktır.

Bu türden ifadelerin bir adım ötesi de var: “Türk Müslümandır”, “Türklük eşittir Müslümanlık.” Bu gibi ifadelerse, Batı’nın Haçlı mücadeleleri münasebetiyle karşısında -evvela ve yüzyıllar boyunca- Türklerin sancaktarlık ettiği ordular görmesi ve bu nedenle Türk derken aslında Müslümanları kastedişinden mülhemdir. Mezkûr ifadeler de aslında Necip Fazıl’ın sözüyle mânâca örtüşür. Hatta bir yönüyle, Türk’ün Türk kalabilmek için İslâm’a muhtaç olduğunu da ihsas ederler. Bediüzzaman Said-i Nursî’nin Mektûbât’taki şu sözleri de hemen aynı vurguya sahiptir: “Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır.”

Babanzâde Ahmed Naîm de İslâm’da Dava-yı Kavmiyet isimli eserinde benzer bir serzenişte bulunur: “bütün diyar-ı İslâm diyar-ı küfre inkılâb etmişken, buradaki bir avuç Müslümanın “Ben Türk’üm”, “Ben Arap’ım”, ”Ben Kürd’üm”, “Ben Lazım”, “Ben Çerkez’im” gibi daiyelerle yekdiğerine karşı zerre kadar revâbıt-i muhabbeti gevşetmeleri -hele ki düşmanlarının pây-i tecavüzü ta kalbimize bastığı bir sırada- cinnettir.”

Söz konusu ifadeler yakın tarihte Türklerin İslâm bilincine ne denli hizmet etti, nasıl bir farkındalık oluşturdu, ne kadar idrak tazelemesi sağladı, bunlar tartışılabilir. Fakat genel bir değerlendirme dahi işbu ihtarların kayda değer bir iş gördüğünü ve toplumun muhtelif kesimlerinde karşılık bulduğunu teslim edecektir. Zira Türkiye’nin siyasî tarihinde birçok parti ve sivil kurumun aslî ilkeleri arasında bu ifadeler yer alır. Burada calib-i dikkat olan husus şudur ki; hem Bediüzzaman hem de Babanzâde iki önemli Kürd âlimi olarak “Türk’ün Müslümanlığı”nı -kardeşlik hukukunun icabı- haykırmış ve hatırlatmıştır.

Yakın zamanlarda yaşanan hâdiseler sanıyorum birçok kimseye şunu düşündürüyor: Artık Kürdlerin de işbu muhasebeyi yapmaları ve bir karar vermeleri gerekmekte. Kürdler muhtelif inanç erbabına sahip olsalar da ekseriyetle Müslüman’dırlar. Bu durum tarihte böyle olduğu gibi bugün de böyle. Yakın tarihteki bir kısım tarihî-siyasî kırılmalar sebebiyle Müslüman Kürd’ün temsili -maalesef ki maalesef- Marksist-Leninist Kürd hareketlere ve kesimlere kaydı. Türkler kurucu kadronun toplum mühendisliğinden ne kadar etkilendilerse, Kürdler de bu hamlelerin direk ve dolaylı tesirlerinden en az o derece etkilendiler.

Elân Suriye’de görülen manzara ve bu manzaraya dair muhtelif çevrelerden serdedilen sözler, bu konuda bir netliğin kaçınılmaz ihtiyaç olduğunu aşikâr kılıyor. Çünkü Türkiye ve Suriye’nin, PKK’nın bölgedeki uzantısı YPG’ye ve SDG’ye yönelik mücadelesini “Kürdlere yönelik” bir saldırı olarak niteleyen kimseler var. Bu sözler bir gayr-ı Müslimin dilinden dökülse belki anlaşılabilir. Fakat bunu dile getiren Müslüman Türkler ve Kürdler görmek çok hazin.

Türkiye’nin iç siyasette Kürdlerle ilgili -çözüm süreci bağlamında attığı- adımları ve bu sürece dair sağduyu ve samimiyetini göstermek için yalnızca Devlet Bahçeli’nin tavrını ve söylemlerini hatırlatmak dahi sanıyorum yeterli olacaktır. Şu kadar ki, bugün Suriye’de atılan hiçbir büyük siyasî-etnik adımın Türkiye’ye rağmen yahud Türkiye’den habersiz atılması mümkün değildir. Dolayısıyla Suriye’de henüz imzalanan ve Kürdlerin aslî vatandaşlık haklarını hukukî düzlemde garanti altına alan kararlar, Türkiye’nin yarın politikasına dair bir işaret fişeğidir. 

Misak-ı Millî’nin istiklali gayesiyle girişilen tarihî mücadelelerde kurtuluşuna muvaffak olduğumuz topraklar hepimizin özbeöz vatanıdır. Kürdleri  “vatanlarında parya” olmalarına sebebiyet veren -başta İslâm kardeşliğine balta vurma ideolojisi Kemalizm olmak üzere- her ne varsa bunların anayasa değişikliği ile hukukî zeminde de izale edileceğini öngörüyor ve ümit ediyorum. Fakat Kürdlerin de bu arifede kendi temsil makamlarını doğru tayin etmeleri gerekir. Türk Müslüman olduğunda Türk olduğu gibi, Kürd de Müslüman olduğunda ve öyle kaldığı müddetçe Kürd’dür. Türklerle Kürdler arasındaki vahdet, tarihte olduğu gibi bugün de onları kavmî farklılığa rağmen kardeş kılan İslâm paydasıdır. Müslüman Kürd tabanın bu konudaki tavrının bilhassa şu vetirede son derece mühim olduğunu, kendi üzerinde cereyan eden toplum mühendisliğinin onu tedricen İslâm’dan ve kardeşlik ufkundan uzaklaştırdığını görmesi gerek.

Nasıl ki Türklere daire-i İslâm’da olmanın Türklüğe kıvam ve kemâl getirdiğini hatırlatmak Müslümanın boynunun borcuysa, aynı şekilde Kürd’e de “Sen Müslüman olduktan, kaldıktan, Müslümanlarca temsil edildikten sonra Kürd’sün” diye ihtarda bulunmak da diğer Müslümanların boynunun borcudur. Zira kavmiyetçiliğin örselediği, sekülerizmin iğdiş ettiği düşünce ufku hemen her kesimde problemler meydana getirdiği gibi Kürdler arasında da bozulmalara sebebiyet verdi. PKK’yı ya da YPG’yi “Kürd’ün haklarının savunucusu” veyahûd “Kürdlerin ta kendisi” konumundan bizzat Müslüman Kürdlerin çıkarması elzemdir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz