“Sevgi aydınlık bir elin, aydınlık bir sayfaya yazdığı aydınlık bir kelimedir”
Halil CİBRAN
Dünyanın kompartmanlaşmış coğrafyalarında aynı zaman diliminde, aynı anlarda farklılıklar içerisinde aşırı uçlarda gezinen yaşamların varlığını görmek, ayırdına varmak için o dünyaların kapılarından “merhaba” deyip dahiline bir bakmak/bakınmak yeterlidir. Kurtarılmış, asude, izole yaşamların kurgulanmış konforunda duvar ötesine, hariçtekilere duyarsız, bihaber, tasasız yaşamlar kurulmuştur. Orada ise açlık, yokluk, acı yok; orada rahatlık, kuş tüyü döşekler, yağ ile baldan âlâ yiyecekler ve içecekler vardır. Her türlü zevkin tatmini için seferber edilmiş imkanlar ile acısızlığın, ızdırapsızlığın yani konforun semirtilmiş cesameti, felaketi gözlenir. Orada yokluğa, yoksunluğa ve yoksulluğa mani setlerle örülmüş muhafazalı bir dünya/dünyalar yükselir. Acının en ufak bir dozu veya elemin en azı bile ayıklanmıştır; zevk içre cuş-u huruşa gelecek bir haleti ruhiyenin coşkunluğunda, aymazlığında bir dünyadır yaşanılan. Başkalarına, diğerlerine kapalı, kör, sağır duvarlar örülmüş; rahatsızlık, huzursuzluk çıkaran bütün sesler kısılmış, kıstırılmış; can sıkıcı her şeye karşın ses geçirmezlik zırhı kuşanarak zatının huzuru, kabilesinin sükûnetini temin uğrunda bütün tedbirler alınmış bir dünya vardır. İşte orası öyle bir sığınaktır ki, kuş seslerinin, teskin eden musikinin ezgilerinde demlenirken nefsini tedirgin edecek aykırılıklar, terslikler tasfiye ve tezkiye edilmiştir; artık birilerinin gözyaşlarının bir tek damlası, hıçkırıklarının bir tek huzmesi ona dokunmayacak, konfor dünyasını bozmayacaktır. Sersemlik ve sarhoşluklarda, gerçekliklerden kaçışla yapay dünyalarının atmosferlerinde solunum cihazlarında bir hayattır sürdürdükleri.
Bir sokak ötesinde, bir duvar berisinde acılarla kıvranmanın, yoklukla mücadelenin, yoksunlukla didişmenin, feryadı yürekleri yakan ağlamakların dışında yaşamak, hüzünlere duyarsız olmak, hakikatte ise bir çarpılmadır; katılaşmış kalplerin diriliğini, canlılığını yitirmesidir; yani yaşarken ölmektir.
Paralel dünyaların iletişime kapalı duygusal ve fiziksel duvarlarına çarpan hissiyatların körelmeye yüz tutmasıyla, kötürüm ruhlar, mefluç akıllar pörtler. Ruhsal duygulanımların yeteneksizleşmesi, uyanıklığın yitimiyle katı ve ölü bir nefis o ahvalde ikame olur; insani olana tepkisiz, insanca olana kör ve sağır bir gariplik peyda olur. İsmet Özel’in güzel dizelerinde dile gelen şu ifade o sağır dünyaları tarif etmektedir:
“İnsanlar
hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır”
Acıları paylaşmak, dertlere derman olmak için didinmek, soluklanış ve canlılık belirtisidir; hakikatlerde yaşadığının, yaşamak isteğinin göstergesidir. Toplumsal olanı önemsemekle, halkların hakları nazarından gayretkeşliği donanmakla bir nebze silkiniş ve diriliş olur. Dirilmek için ötekilerin, diğerlerinin varlığına ihtiyaç vardır. Onlarsız var olmaya çalışmak; kimsesizleşmedir, çoraklaşmadır ve varlıkta yokluktur. Sevgi fukaralığı, onulmaz kangrenleşmiş ruhsal yaradır; kokuşmuşluğu, iğrençliğiyle ile tiksinme vesilesidir. Sevgisizlik insanlara, insani olana duyarsız, kendine ise narsistik bağlanma ve duygular dünyasında inme halidir; enaniyete batarak, onun lağım sularında gırtlağına değin gömülmedir. Sevgiyi şehvete indirgeme basitliğinden ve adiliğinden hodpesent bir dünyaya devrolmakla insan, zayi eder bütün üstün değerlerini; parlaklığı, şatafatı, cazibesi söner, böylece hayvani derekeye saplanır kalır. İçgüdülerinin emrinde köleleşerek, boyunduruk altına girer sonunda.
O halde öteki hayatlara kulak kabartmalı ve onların acılarının farkına varmalı. Izdırapların yaktığı, kuruttuğu ruhlarla hemhal olmalı; yardımcı olmanın ulviliğine kapı aramalı. Yücelik sırlarına vakıf olmak için güzelliklerin, iyiliklerin kalbe nüfuzuna fırsat tanımalı ve kalpteki rikkatin merhametle yoğurulmasını temin etmelidir.
Var olmak, hep birlikte beraberce yürümektir ve adil bir şekilde dünyayı paylaşmaktır. Yalnız ve sadece kendi konforuna odaklanmış, diğerlerini, aşağıdakilerini dışlayarak fırsatları kendisine yontan, biriktiren süfli zihniyetin ayıklanmasıyla, beraberliğin, birlikteliğin istikbali tesis edilebilinir. Aşağılık, alçaklık içerisinde bir yaşam tarzının ötekilere, garibanlara, kimsesizlere sağır, kör dünyasından özgünlük, yalnızlık perdesinin mahkumiyet hudutlarından sıyrılmalıdır; aşmalı, taşmalı örülmüş yaşam kozasının hudutlarından öz benliğe ulaşarak, insaniyete vararak, ağırlıklarından arınmalıdır.
Umut bekleyen kimsesizlere kimse olmak, yâranı olmayan gözüyaşlılara ümitvar olmak için diğer dünyalara kalbini, göğsünü açmalıdır insan. Oradan akacak bereketin, rahmetin kevserinden doya doya kanmalıdır ki, yalnızlığın soyutlanmış, müstağni havasından, mekanından kurtulabilsin; varlığının farkındalığına varabilsin. Körlük basarda, sağırlık zihinde, hissizlik kalpte olunca kesip atmayınca o organı, yenisiyle değiştirmedikçe, tezkiye etmedikçe içerisini, felah bulunmaz, kurtuluşa eremez kişi. Keskin duyarlılığın, rakik bir ruhun galiz, çürümüş hasletlerden şifa bulmaya namzet olduğu gerçekliğinden hareketle o merhametin aydınlığındaki vicdani genişliği, bolluğu yakalamak üzere olan çabanın kıymeti, değeri hesaplanamaz.
Sorumsuzluk içerisinde haz merkezli bir yaşam tarzını amaçlamış bireylerden müteşekkil bir toplumun, yekdiğerine duyarlı olması, onların hak ve hukuklarını da koruma saikiyle hareket etmesi beklenmez. Böyle toplumsal yapıda “benden sonrası tufan” anlayışı hakimdir. “Benden gayrısı batsın” diyen, “ben” merkezli, “nefisperest” bireylerin komşusuna, yanındakine, bir duvar ötesindekine kapılarını kapaması ve körlükle görmezliğe bürünmesi tabiidir. Bu toplumsal doku, dayanışma ve yardımlaşma ruhunu tüketmiştir; “benperest” iklimlere kulaç açmıştır; artık erdemli davranışlar bu minvalde onlardan sıyrılmış, soyulup uzaklaşmış ve kutsal değerlerini harcamıştır boş yere.
Dayanışma, yardımlaşma insanlığın ilk yürüyüşünden beri var olan bir değerler bütünü. Bu dayanışmacı ruhun tarihsel süreçte oynadığı role baktığımızda meşhur filozof Seneca’nın ifadesi manidardır: “Toplumumuz, münferit taşların birbirlerini desteklemediğinde çökeceği bir kubbeye benzemektedir ki, onları bir arada tutan da budur.” Kubbeyi tamamlayan ise yardımlaşma bilinci ve sevgi bağıdır. Endüstriyel ve teknolojik ilerlemelerle aşama kateden toplumların eksik kalmış erdemlerinden oluşan açık gedik, kaçak onarılmaz, kapanamaz boyutlara gelmiş durumda. O da dayanışma ruhunun, paylaşımcı karakterinin silinmesiyle değerler fukarası bir çoraklıkta bireyselliğin ve bencilliğin yeşermesi ve onun tetiklediği, körüklediği insaniyetsizliktir. Bu zaafiyetin derinleşmesi, temelinde yatan kök sebeplerin çözümlenmemesi ve hakikat yolculuğunda azıksız, değerler ambarının tamtakır olmasıdır.
Ortak toplumsal bilinç, dayanışmacı ruhun teşekkülü toplum olarak varlık gösterebilme gücünü gösterebilmesiyle kayıtsızlığa, paranın ayartmalarına karşı bir mania vazifesi görür. İstikrar, toplumsal dinamiğin dişlilileri vazifesini üstlenmiştir; kırık, dökük çarkların toplumsal bütünlüğü, sürdürememesi istikrarsızlıktır. Toplumların fiziksel, ruhsal, duygusal ayağa kalkması, bir bütün olarak hareket etmesi o istikrarlı yapıların varlığı sayesinde mümkündür.
Tüketim toplumunun dönüştürdüğü kapital bağımlı insan tipi; ahlaki ve davranış kalıplarında izole, hazcı, kaprisli, öteki dünyalara bihaber bireylerdir. Tüketim alışkanlıkları, yaşam şekillerini oluşturarak, zihinsel dünyalarının da formatlarını kurgulamıştır. Buralarda yalnızlaşma, yalıtılma ve duyarsızlaşma vardır. Halklara dönük olmayan yüzünü, toplumsal insan olarak değil toplumun özelinde yalnızlaşmış insan öğesi biçiminde sergiler. Sınıfsal statülerde sıkıştırılmış çağdaş insan ucube, garip bir çeşni içerisinde fıtratına, vicdani değerlerine de yabancılaşmıştır. Kesif ruhsal daralma rahatsızlığı ile zuhur eden bir hastalıkla mustariptir. Çarpılmışlık ile öteki dünyalara yabancılaşmıştır ve akabinde katılaşmış bireyler şeklinde meydana çıkar. Erdemden, hikmetten ırak bir yapının görünmesiyle hilkati beşer garipliklerle dolu bir toplumsal deformasyon oluşur. Hemhal olmak, derttaş olmak, hemdert olmak o yapının dahilinde, esaslarında yoktur. Halden anlamak ve haline tercüman olmak düşünülmez; dolayısıyla duygudaş, derttaş olunmaz bu mahalde. Karşılık gözetmeden sevgi, himaye ve koruma silinmiştir; onun yerine kıskançlık, haset ve bencillik kök salmıştır.
Sevgiyi, yardımı, desteği temellerine işleyerek kalıcı niteliklere dönüştürmek; onları uygulamalarda, tatbikatlarda görünür kılmak arzulanan şeydir; ne var ki, hazlarının ellerine terkedilmiş bir toplum, asliyetinden saparak, katılığa meyilli hale gelir. Büyük bir “medeniyet projesi” talebi olan toplumların en büyük handikabı, işte bu sorundur. Ahmed Yesevi çözüm babında şöyle söyler:
“Nerede görsen gönlü kırık ona ilaç ol
Öyle mazlum yolda ise arkadaş ol
Mahşer günü dergâhına sen sırdaş ol
Bencil olan insanlardan kaçtım işte”
Güzel, temiz ahlakla kuşanmış nesiller yetiştirmek, onlara hürmet ahlakını, yardımlaşma ruhunu, birliktelik anlayışını zerk etmek insanlık adına aciliyet kesbetmiştir. Talim ve terbiye ekseninde topyekûn toplumsal ıslahatı gerçekleştirmek üzere yekdiğerine empati duyan, hamiyetperver, kadirşinas, merhametli, mürüvvetli, yardımsever, hayırsever bir toplum vücuda getirmenin esaslı kodlarına geri dönmeli; gayretkeşliği ise maddi kazançta değil sevgiyi tesiste göstermelidir.
İbrahim Hakkı Erzurumî insani olanı donanmakla ilgili şöyle bir nokta koyar:
“Hiç kimseye hor bakma,
İncitme, gönül yıkma,
Sen nefsine yan çıkma,
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”
Yekdiğerinin sesine, haline, hissiyatına, yani dünyasına kulak verecek, elini uzatacak o inancın, o ruhun, o yüksek seciyelerin sahibi insanların diriltilmesi, ayağa kalmak için, varlık sahasında görünmek adına asgari şartlardandır.






Sn Üstadım,
Yazılar çok kıymetli ve bence çok üstdüzey değerli…
Bunu öğrenci gruplarında paylaşmama müsaade ediniz lütfen….
Zevkle okuyorum..
Çok şey öğreniyorum…
Iskaladığımız, pas geçtiğimiz duyusamaların canlandığını hissediyorum…
Sizleri tebrik ediyorum
Teşekkür ediyorum..
başarılarınızın devamını diliyorum.
Aleykum Selam.
Elbette paylaşabilirsiniz Namık Hocam.