“Devlet Aklı” Kimin Aklıdır ve Nasıl Çalışır?

0
21

Devlet, çoğu zaman soyut, soğuk ve kişilik dışı bir mekanizma olarak tasavvur edilir. Onun kurumları, yasaları, bürokrasisi, güvenlik aygıtları, eğitim sistemi, ekonomik düzenlemeleri ve ideolojik söylemleri vardır. Bu yüzden devlet hakkında konuşurken genellikle hukuk, siyaset bilimi, sosyoloji, tarih ve felsefe kavramlarına başvururuz. Fakat devleti yalnızca kurumsal bir yapı olarak değil, aynı zamanda belli gerilimleri içinde taşıyan canlı bir bütün olarak düşündüğümüzde, psikolojinin bazı kavramları da açıklayıcı hale gelebilir. Özellikle Freud’un kişilik kuramında yer alan id, ego ve süperego ayrımı, devleti anlamak için verimli bir metafor sunar. Bu metafora göre toplumsal kesimlerin ihtiyaçları, arzuları, talepleri ve baskıları id’e; devletin ve toplumun ahlaki, hukuki, siyasal ve medeniyet idealleri süperego’ya; bunların arasında denge kurmaya çalışan devlet aklı ise ego’ya karşılık gelir.

Freud’un kişilik modelinde id, insanın en temel dürtülerini, arzularını ve ihtiyaçlarını temsil eder. İd, haz ilkesine göre çalışır; beklemek istemez, ertelemez, sınır tanımak istemez. Açlık, güvenlik, sahip olma, iktidar, cinsellik, öfke, korunma, intikam, haz ve tatmin gibi temel dürtüler id’in alanına girer. Bunu topluma uyguladığımızda, toplumun farklı kesimlerinin sürekli olarak devletten bir şeyler talep ettiğini görürüz. Yoksullar geçim ister, işsizler iş ister, gençler gelecek ister, sermaye çevreleri istikrar ve kâr ister, memurlar maaş artışı ister, etnik ve dini gruplar tanınma ister, güvenlik kaygısı taşıyan kesimler düzen ister, özgürlük isteyen kesimler daha az devlet müdahalesi talep eder. Toplumun bu çoğul ve çoğu zaman çatışmalı talepleri, siyasal bedenin id alanını oluşturur.

Bu anlamda toplum hiçbir zaman tamamen rasyonel, ölçülü ve dengeli bir bütün değildir. Toplumda arzular, korkular, öfkeler, beklentiler, kıskançlıklar, mağduriyetler ve ihtiraslar vardır. Kitleler kimi zaman ekmek ister, kimi zaman adalet ister, kimi zaman güvenlik ister, kimi zaman özgürlük ister. Bazen bütün bu talepler aynı anda devlete yönelir. Devletin karşı karşıya kaldığı temel sorun da burada başlar: Toplumun her talebini olduğu gibi karşılamak mümkün değildir. Çünkü bir kesimin talebi başka bir kesimin çıkarına aykırı olabilir. Güvenlik isteyenlerin talebi özgürlük isteyenleri rahatsız edebilir; ekonomik büyüme isteyenlerin talebi çevre hassasiyeti taşıyan kesimlerle çatışabilir; çoğunluğun kültürel beklentisi azınlıkların hak talepleriyle gerilim içine girebilir. Dolayısıyla toplumun id’i, sürekli hareket halinde olan, sınırları belirsiz, enerjik ve kimi zaman yıkıcı bir güçtür.

Buna karşılık süperego, Freud’un kuramında ahlaki denetimi, idealleri, yasakları, vicdanı ve “olması gereken”i temsil eder. İnsan kişiliğinde süperego, yalnızca ne istediğimizi değil, ne istememiz gerektiğini; yalnızca ne yaptığımızı değil, ne yapmamız gerektiğini de sorar. Devlete uygulandığında süperego, devletin ve toplumun yüksek ideallerine karşılık gelir. Adalet, hukuk, özgürlük, eşitlik, kamu yararı, ahlak, insan hakları, medeniyet ülküsü, anayasal düzen, tarihsel misyon, toplumsal barış ve gelecek tasavvuru bu alana girer. Bir toplum yalnızca ihtiyaçlardan ibaret değildir; aynı zamanda idealleri olan bir varlıktır. Devlet de yalnızca talepleri karşılayan teknik bir aygıt değildir; aynı zamanda belli bir düzen, anlam ve yön duygusu üretmek zorundadır.

Devletin süperego’su, anayasalarda, kurucu metinlerde, resmî ideolojilerde, eğitim sisteminde, hukuk düzeninde, milli bayramlarda, sembollerde, marşlarda, tarih anlatılarında ve siyasal ahlak söylemlerinde kendini gösterir. Devlet, topluma yalnızca “ne istiyorsunuz?” diye sormaz; aynı zamanda “nasıl bir toplum olmalıyız?” sorusunu da yöneltir. Bu ikinci soru süperego alanına aittir. Devletin idealleri, toplumsal talepleri sınırlandırır, yönlendirir ve dönüştürür. Örneğin: toplumun bir kesimi intikam isterken hukuk devleti ilkesi bunu sınırlar; çoğunluk baskıcı bir talepte bulunduğunda insan hakları fikri buna karşı durur; kısa vadeli ekonomik çıkarlar çevreyi tahrip ettiğinde sürdürülebilirlik ideali devreye girer. Bu bakımdan süperego, devlete ve topluma yalnızca hedef göstermez; aynı zamanda sınır da koyar.

Fakat süperego’nun da kendi içinde tehlikeleri vardır. Nasıl ki bireyde aşırı güçlü bir süperego suçluluk, baskı ve nevroz üretebilirse, devlette de aşırı idealleştirilmiş bir süperego otoriterliğe dönüşebilir. Devlet, yüksek idealler adına toplumun gerçek ihtiyaçlarını görmezden gelebilir. “Milletin bekası”, “devletin yüceliği”, “tarihi misyon”, “medeniyet davası”, “ahlaki toplum” veya “milli birlik” gibi kavramlar, eğer toplumun somut sorunlarından koparılırsa, baskıcı bir üst dile dönüşebilir. Bu durumda devlet, topluma kulak vermek yerine toplumu terbiye etmeye, hizaya sokmaya ve kendi ideal kalıbına uydurmaya çalışır. Böyle bir devlette süperego, vicdan olmaktan çıkar, cezalandırıcı bir otoriteye dönüşür.

İşte devlet aklı tam da bu iki alan arasında ortaya çıkar. Devlet aklı, ego gibi çalışır. Freud’un modelinde ego, id’in dürtüleri ile süperego’nun ahlaki talepleri arasında denge kurmaya çalışır. Ego gerçeklik ilkesine bağlıdır. Ne id gibi sınırsız tatmin ister ne de süperego gibi yalnızca ideal olanı dayatır. Ego, gerçek dünyanın imkânlarını, sınırlarını, zamanlamasını ve sonuçlarını dikkate alır. Devlet aklı da benzer biçimde toplumun ihtiyaç ve taleplerini tümüyle bastırmadan, fakat onları olduğu gibi de serbest bırakmadan; devletin ve toplumun ideallerini tamamen terk etmeden, fakat onları katı bir dogmaya da dönüştürmeden bir denge siyaseti üretir.

Bu açıdan devlet aklı, basitçe “devletin çıkarı” ya da “iktidarın devamı” demek değildir. Gerçek anlamda devlet aklı, toplumsal enerjileri yönetme, çatışan talepleri dengeleme, idealleri gerçekliğe tercüme etme ve gerçekliği idealler doğrultusunda dönüştürme kapasitesidir. Devlet aklı, id’i inkâr ederse toplumsal patlamalar ortaya çıkar; süperego’yu inkâr ederse devlet ahlaki meşruiyetini kaybeder; gerçekliği inkâr ederse siyaset hayalperestliğe dönüşür. Dolayısıyla devlet aklı, toplumun istekleri ile devletin idealleri arasında soğukkanlı, ölçülü ve tarihsel bir muhakeme yeteneğidir.

Bu modelde id’e karşılık gelen toplumsal talepler bastırıldığında, siyasal bilinçdışı oluşur. Freud’da bastırılan dürtüler yok olmaz; başka biçimlerde geri döner. Devlette de bastırılan toplumsal talepler kaybolmaz; isyan, radikalleşme, sessiz öfke, göç, toplumsal çözülme, güvensizlik, kriminalleşme veya kültürel kopuş biçiminde geri döner. Örneğin, yoksulluğun sürekli bastırıldığı bir toplumda ekonomik huzursuzluk zamanla siyasal öfkeye dönüşür. Kimlik taleplerinin bastırıldığı bir toplumda aidiyet krizi derinleşir. Gençlerin gelecek beklentileri dikkate alınmadığında toplumsal enerji ya içe kapanır ya da dışarıya akar. Bu nedenle devlet aklı, toplumsal id’i düşman olarak görmemelidir. Onu tanımalı, anlamalı, dönüştürmeli ve meşru kanallara yönlendirmelidir.

Aynı şekilde süperego’nun zayıfladığı bir devlette de ciddi sorunlar ortaya çıkar. Eğer devlet yalnızca toplumsal talepleri karşılamaya çalışan pragmatik bir makineye dönüşürse, uzun vadeli yönünü kaybeder. Böyle bir devlet, popülizme açık hale gelir. Her kesime kısa vadeli tatminler sunar, fakat ortak bir gelecek ideali kuramaz. Hukuk ilkeleri pazarlık konusu olur, adalet duygusu zedelenir, kamu yararı parçalanır. Devlet, toplumun anlık arzularının hizmetkârı haline gelir. Bu durumda ego, id karşısında zayıf kalmış demektir. Devlet aklı, halkın taleplerini duymak zorundadır; fakat bu talepleri hukuk, adalet ve ortak iyilik ilkeleriyle dengelemek de zorundadır.

Buradan bakıldığında devlet krizleri, bir bakıma siyasal kişilik krizleri olarak okunabilir. Devletin ego işlevi zayıfladığında, ya id taşkınlaşır ya da süperego baskıcı hale gelir. İd’in taşkınlaştığı durumda devlet popülist, savruk, kısa vadeli ve tepkisel bir karakter kazanır. Devlet, toplumsal arzuların peşinden sürüklenir; ekonomik kaynakları ölçüsüzce dağıtır, kalabalıkların öfkesine teslim olur, hukuk yerine duygusal tatmini öne çıkarır. Süperego’nun aşırı güçlendiği durumda ise devlet katı, ahlakçı, ideolojik ve cezalandırıcı bir biçim alır. Toplumu kendi idealleri adına susturur, farklılıkları tehdit olarak görür, düzeni adaletin önüne geçirir. Sağlıklı devlet aklı ise ne toplumsal arzulara teslim olur ne de idealler adına toplumu ezer.

Bu çerçevede “bekâ” kavramı özel bir yere sahiptir. Devlet aklı tartışmalarında bekâ çoğu zaman en yüksek ilke gibi sunulur. Oysa Freudçu metaforla bakıldığında bekâ, ego’nun gerçeklik kaygısına aittir. Devlet elbette kendi varlığını sürdürmek zorundadır; fakat varlığını sürdürmek tek başına yeterli değildir. Çünkü yalnızca yaşamak, iyi yaşamak anlamına gelmez. Bir devletin varlığını sürdürmesi, adalet, meşruiyet, hukuk ve toplumsal rıza ile birlikte anlam kazanır. Bekâ, süperego’nun idealleriyle birleşmediğinde çıplak güç siyasetine dönüşür. Toplumun ihtiyaçlarıyla bağlantı kurmadığında ise soyut bir devlet fetişizmi halini alır. Bu nedenle gerçek devlet aklı, bekâyı adaletle, güvenliği özgürlükle, düzeni meşruiyetle birlikte düşünmelidir.

Devlet aklının ego olarak işlev görmesi, onun sürekli bir denge sanatı olduğunu gösterir. Devlet, bir yandan toplumun taleplerini işitmek zorundadır; çünkü toplumun enerjisi olmadan devlet cansız bir kabuktur. Diğer yandan bu talepleri sınırlamak ve düzenlemek zorundadır; çünkü sınırsız talepler ortak hayatı parçalayabilir. Devlet, bir yandan yüksek ideallere sahip olmalıdır; çünkü idealsiz devlet yalnızca idare eden bir makinedir. Diğer yandan bu idealleri mutlaklaştırmamalıdır; çünkü aşırı idealleştirilmiş devlet toplumu boğan bir ahlaki aygıta dönüşebilir. Ego olarak devlet aklı, tam da bu iki uç arasında gerçeklik ilkesiyle hareket eder.

Bu yaklaşım, devlet aklını ahlaksız bir kurnazlık olarak değil, ahlaki gerçekçilik olarak yeniden düşünmemize imkân verir. Ahlaksız devlet aklı, toplumu manipüle eder, hukuku araçsallaştırır, idealleri propaganda malzemesine çevirir ve yalnızca iktidarın devamını gözetir. Ahlaki gerçekçilik olarak devlet aklı ise hem toplumun gerçek ihtiyaçlarını hem de ortak hayatın yüksek ilkelerini dikkate alır. Bu devlet aklı, yalnızca “nasıl ayakta kalırım?” diye sormaz; “nasıl adil, meşru ve sürdürülebilir bir düzen kurarım?” sorusunu da sorar. Böylece devlet aklı, kaba güvenlik aklından ayrılır ve hikmetli yönetim fikrine yaklaşır.

Freudçu modelin devlete uygulanması, elbette birey ile devlet arasında birebir özdeşlik kurmak anlamına gelmez. Devlet bir insan değildir; bilinçdışı, vicdanı ve arzuları olan biyolojik bir varlık gibi düşünülemez. Fakat metaforik düzeyde bu model, devletin iç gerilimlerini anlamak bakımından oldukça açıklayıcıdır. Her devlet, toplumun ham enerjileri, ahlaki-siyasal idealleri ve gerçeklik karşısında karar verme zorunluluğu arasında hareket eder. Bu üç boyuttan biri aşırı güçlendiğinde siyasal denge bozulur. İd’siz devlet toplumsuzlaşır; süperego’suz devlet ahlaksızlaşır; ego’suz devlet ise ya kaosa ya da baskıya sürüklenir.

Sonuç olarak devlet aklı, id ile süperego arasında çalışan siyasal ego olarak düşünülebilir. Toplumun ihtiyaçları, arzuları ve talepleri id’i; devletin ve toplumun idealleri, ahlaki sınırları ve gelecek tasavvuru süperego’yu; bu iki alanı gerçeklik ilkesi içinde dengeleyen muhakeme yeteneği ise devlet aklını temsil eder. Sağlıklı bir devlet, toplumun taleplerini bastırmadan, fakat onlara teslim olmadan; idealleri terk etmeden, fakat onları baskı aracına dönüştürmeden varlığını sürdürebilen devlettir. Bu anlamda devlet aklı, yalnızca devletin kendini koruma refleksi değildir; toplumun enerjisini, adalet idealini ve tarihsel gerçekliği birlikte yönetme sanatıdır. Gerçek devlet aklı, ne çıplak güçtür ne saf idealizm ne de kitlelerin arzularına teslim olan popülizmdir. O, siyasal varlığın olgunlaşmış muhakemesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz