Estetik Deneyim ve Şiir

0
12

Estetik deneyim, öznenin duyusal ve düşünsel dünyasında “farklı bir yoğunluk” yaratır. Kant’ın estetik yargılarında vurguladığı üzere, estetik haz çıkar gözetmeyen, salt “oyun” ve “özgürlük” deneyimidir. Şiir bu özgürlüğün en saf hâlidir; çünkü dilin araçsal işlevini kırar, onu varlığın çok katmanlı anlamlarına açar. Ontolojik açıdan şiir, estetik deneyimin yalnızca nesnesi değil, aynı zamanda kurucu zemini hâline gelir. Estetik araçtır, şiiri güçlendiren tematik bağdır. Bir sülün tek başına şekilsel özellikten ibaret değildir. Onun duruşu, içsel duruşu her şeyi tamamlar. Şiiri de güzelleştiren şeyler renkli ve çeşitlidir. Şiirin estetik gücü, yalnızca sözcüklerin dışsal uyumundan ya da imgesel süslerinden doğmaz. Dilin görünür yapısıyla görünmeyen anlam katmanları arasında yeni çağrışımlarla, simgelerle varlığını sezdirir.

Bu nedenle estetik deneyim, yalnızca “güzel olanı görmek” değil; görünenin ardındaki varlık titreşimini sezebilme hâlidir. Sezgi güzelliği, ifade güzelliği, anlam güzelliği, ritim güzelliği, ses güzelliği, sözcük güzelliği, form güzelliği gibi birleştirici, yüceltici güzelliklerin toplamıdır şiir. Hakikat, hikmet, sezgi, his, idrak arasındaki ontolojik ifşadır bir nevi. Şiir de bu açığa çıkışın en yoğun alanlarından biridir. Şair, dili gündelik iletişimin ötesinde yeni bir dil alanı yaratır. Sözcük artık yalnızca bir nesneyi işaret etmez, aynı zamanda insanın varoluşuyla ilgili gizli katmanları çağırır. Çünkü insanın içinde sınır açık kapılar vardır. İşte şiir bu sınırsız açık kaplar, kapılar, özlerden sızıp çıkar.

Anlamın çoğaldığı, genişlediği ve sürekli yeniden doğduğu bir estetik alanın tarlasıdır. Güzel olandan yeni bir güzellik alanı oluşturur. Estetik deneyimin şiirdeki etkisi de tam burada belirir. “Olandan “güzel bir olanın ortaya çıkışı insanda özel bir iz bırakır. Ritmi, sesi, imgesi ve sezgisel yoğunluğu içinde başka bir bilinç hâline gelen şiir özde, sözde, ruhta farklı bir etki bırakır. Çünkü şiir, aklı olduğu kadar duyuları, hafızayı, bilinçaltını ve ruhsal çağrışımları da harekete geçirir. Şiirin çıkışında psikoloji, sosyoloji, fizyoloji, teoloji, felsefe gibi derin kaynaklar vardır. Estetik, sonradan eklenmiş dekoratif bir unsur değildir. Şiiri besleyen onlarca edimin ve şairi etkileyen onlarca dinamiğin birleşimidir.

Şiirin güzelliği de yalnızca biçimsel özelliklerinde değil, taşıdığı içsel tavırda saklıdır. İmge, ritim, ses, metafor, çağrışım ve sessizlik gibi estetik unsurlar, şiirin ruhsal atmosferini kurar. Bu yüzden büyük şiir, yalnızca teknik ustalıkla açıklanamaz; onda aynı zamanda sezgisel bir hakikat, insanın iç dünyasına değen etik ve ontolojik bir yoğunluk vardır. Şiir, insanın kendi özüne yaklaşmasını sağlayan estetik bir eşiktir. Estetik deneyim, salt bir beğeni meselesi olmaktan çıkar; insanın kendisini yeniden duyumsadığı, anlamlandırdığı ve dönüştürdüğü derin bilincin aynasıdır. İnsanın, kendini ya da görmek istediğini bulduğu duygu ve bilincin merkezidir.
“Dil, varlığın evidir .” Heidegger. Şiir, dilin bu evde kurduğu en yoğun ikamet biçimidir. Bir şiir, yalnızca sözcüklerin yan yana gelmesi değil, dilin kendi varlık katmanlarını yeniden kurmasıdır. Ontolojik açıdan şiir, dilin kendi özüne dönerek varlıkla temas ettiği bir eylemdir. Bu sebeple şiir, yalnızca “anlatmaz”, aynı zamanda “açar”, “kurar” ve “yeniden var eder. İşte, bunca güzelliği içinde barındıran ve taşıran bu eylem bu yüzden tarih boyunca zirvededir. Şimdiye kadar yazılan metinlerin % 70’i şiirdir. Hepsi estetik yüklü olmasa da oranın yüceliği aslında bize bir önerme sunar.

Estetik ontoloji, güzelin yalnızca duygusal değil, varlıksal bir boyut taşıdığını öne sürer. Şiir bu noktada, güzelin ve yüce’nin varoluş kiplerini en saf şekilde açığa çıkarır. Romantik estetikte şair, “dünyanın ruhunu duyan kişi”dir; modern estetikte ise şiir, öznenin parçalanmışlığını ve varoluşsal gerilimini dile getirir. Ontolojik olarak şiir, yalnızca “ne söylendiği” ile değil, “söylenişin imkânı” ile ilgilidir. Bu söylenme şekli tarih boyunca ekoller, poetik tarzlar, kuramlar, estetik ilkeler doğurdu. Her şair aynı zamanda poetik-estetik okuldur. Her şiir aynı zamanda estetik merkezdir.

Şiir ve estetik, ontolojik zeminde birbirini kuran iki hakikat alanıdır. Estetik, şiirle varlığın görünüşünü güzellik ve yücelik kiplerinde açığa çıkarırken; şiir, estetiğin kavramsal sınırlarını aşarak hakikatin kendisine dokunur. Bu nedenle şiir, yalnızca bir sanat türü değil, varlığın kendi dilsel kaderidir. Varlığın dille güzelleşmesidir. Normal dilin kendinden öte yeni bir dille güzelleşmesidir. Güzel bir dilin atmosferidir. Yeni bir dilin patlamasıdır. Yeni sözcüklerin güçlenip güzelleşmesidir.

“Aristoteles’e göre, sanat, doğanın bir tür tamamlanışıdır.” Sadece doğanın değil, tüm büyük dinamiklerin tamamlanmasıdır. Şiir, olanı ve var olacağı tamamlar. Şiir; doğanın, çağın, zamanın, medeniyetin, kültürün, geleneğin, inancın, coğrafyanın, dönemim sosyo-ekonomik şartlarının, sosyo-teknolojik gelişimin özetle insanı, toplumu besleyen, birleştiren, dönüştüren, geliştiren, sosyal dokulara götüren, sosyolojik algıları besleyen birçok edimin tamamlamasıdır. Ayrıca lirik ben, Yaradan’ın temsilcisidir. İlham, genetik bağ, şairanelik, duyugörü, sezgiler, yazma genomları şairim Yaradan’ı tamamladığı kısımdır. Yaşadığı çağ ve toplumdan beslenir. Estetik–poetik bağı buna göre şekillenir. Biçim-içerikteki etik ayna yaşadığı çağ ve coğrafyayla çok bağlantılıdır. Şair, işte bütün bunları tamama erdiren lirik benin temsilcisidir. Şiir, bütün bunlarla aktarılmış lirik özdür.

Duyularla algılananlar, sözcükler ve estetik-poetik unsurlarla gerçeğe dönüşür. Şiir, biçimsel ve içeriksel yolculuğunu bu şekilde kurgular. Yaşadıklarımız bir veri hâline gelir; üst veriler ise zihinsel ve akılsal düzeyde işlenir. Üst veriler güçlüdür ve zihni, yani şuuru besler. İnsan, günlük yaşamında binlerce veri alır; bu verilerin yüksek-akılsal olanlarını zihin ve şuur algılar ve günlük, hayati önemde onları kullanır. Şiir ve sanatsal dürtüleniş ise farklı bir işleyiş gösterir. Bilinçaltına alınmış acılar, yaşanmamışlıklar, hayaller ve onlarca nitel edim, bilinçaltında kalır. Kışkırtıcı bir olay, bilinçaltındaki bu birikimi harekete geçirir; düşük-duysal olana yönlendirir. Korku, acıma, kendini keşfetme ve kendine dönme gibi alt duygular, ilhamla estetik ve poetik unsurlara dönüşerek etik bir gerçeğe yansır. Şiirin etik oluşumu kısmen bu süreçle şekillenir. Sebepler merakı; meraklar hücreyi, hücreler zihni, zihin kalbi, kalp ise içsel duyuları uyandırır. Bu duyusal uyanış, farklı mecralar aracılığıyla şiire dönüşür.

İlham, imge, lirizm ve duyusal bilinç birbiriyle bağlantılı biçimsel-içeriksel bir gerçeklik yaratır; şiirsel yolculuk böyle başlar. Etik yolculuk da bu çerçevede konumlanır. Şiirsel gerçekliği algılama konusunda farklı kuramlar ve görüşler vardır.

Şiirin ve sanatın temel özü, etik çağrısı açısından aşkınlıktır. Şiir, normal hayatın sınırlarının ötesinde başlar; her zaman aşkınlığın ve öteberinin aynası olmuştur. Şiirin merkezini aşkınlığı kavramayan bir yaklaşım, teknik bir sığlığa yol açar. Şiirin iki merkezi, biçim ve içerik, aşkınlığın tezahürüdür. Aşkınlık, özellikle içerikle ilgilidir; bunu teknik ve etik düzeye taşıyan ise estetik-poetik bağdır. Biçim, teknik bir çalışmadır; lirik özün taşkınlığı ise içeriğin derinliği, semantik bağdaştırmalar, deruni lirizm, anlamın sesi ve sözcüklerin ritmiyle bu aşkınlığı zirveye taşır. Biçim akılsal, insani ve çalışmanın sonucudur; içerik ise özün “nasıl” sorusunun yanıtıdır. Biçim, neden sorusuna bir cevap verir ve hesaplanabilir; hece, kafiye, ses, şema, redif ve simgeler bir sistem içinde açıklanır ve biçime sokulur. Oysa öz ve içerik, tam aksine aşkınlıktır; lirik derinlik, yani “nasılın” cevabı ve sonu yoktur.

Töz, madde, form, idrak ve duygu birbiriyle bağlantılıdır ve tamamlayıcılığı kolaylaştıran edimlerdir. Bir şeyin “olduğu şey” olmasının etik ve estetik temellendirmesi vardır. İdea, erk, arketip, metafor ve alegorik unsurlar, şiirin hareketini sağlar ve şiir kendi izleğini tamamlar. Saf eylemler biçimsel öğelerle birleşerek sanatsal bir izlek oluşturur. “Kusursuzluk”, “güzellik” ve “duygudaşlık” gibi içsel edimlerle tamamlanan olgular, tematik ve olgusal olarak birbirini destekler. Olan ile olacağın lirik mecrada, estetik gerçeklikle gün yüzüne çıkma mücadelesi şiirin temel dinamiğidir.

Tarih, tragedya, mitos gibi toplumsal gerçeklikle şairin şahsi tarihin birleşmesi sanatı, şiiri doğurur. Olmuş alan ile olabilecek alan arasında bir tamamlamadır. Sosyal antropolojinin alanını açtığımızda birbirine bağlantılı gerçekleri görüyoruz. Toplumsal doku ile şairin tarihi kesişir. Şairin oluşma tarihi de diğer tüm dinamiklerle olur. Şahsi tarih, medeniyet, din, zaman, çağ, coğrafya gibi uzayıp giden edimlerden oluşur. Şiir, ideal olanı aramakla başlar. Şiir, düş, düşünüş, ahlak, duygu, estetik ideali birçok büyük ve büyülü idealin lirik tekâmülüdür. Şiir, genel olanı sezdirir. Sosyal bilimlerden, fen biliminden farkı budur. Tek olanı değil genel olanı sezdirir.

“Aristo’nun ‘sanatçı, doğaya ya da Tanrı’ya öykünür, ondan esinlenir’ ifadesi kısmen doğrudur; bu, sanatın ve şiirin etik bir merkez kazanmasına kadar geçerlidir. Biçim-içerik iklimi oluşturulurken ilk metinlerde bu taklit ve öykünme doğaldır. Şiirin rahmani bir yönü vardır. İlham, deha, doğuştan verilmiş şairanelik genomları, hissiyat, duygulanım, duyugörü ve sezgi gibi unsurlar, şiiri kısmen Tanrısal kılar. Şairin şahsi tarihinde bu unsurlar önemlidir; bu tarih oluşmuş şair, yaratıcı etkinliğini de kapsayan özerk bir alan yaratır ve kendine özgü bir üslup geliştirir. Böylece kendi çağının şiirini ve kendi genetik duruşunun şiirini yazar. Her şair, kendi poetik tarihini oluşturur.

İlk dönem şairler, saf bilinçle bu şahsi tarihlerini inşa etmişlerdir. Eskiden alınan veriler saf, temiz ve tek kaynaktan gelirdi. Günümüzde ise veriler çok yönlü ve hızlıdır; homojenlik yoktur. Şairin şahsi tarihini etkileyen birçok sosyal erk mevcuttur: ideolojiler, edebi ekoller ve tarzlar, yozlaşma, hızlı tüketim, teknolojik dönüşüm, bilişim ve sosyal medya gibi yüz binlerce dönüştürücü etki. Bu nedenle her şair, kendi devrinin poetik tarihidir.

Şiir, toplumsal tarih ve diğer güçlü dinamiklerle birlikte şairin şahsi tarihine ve ideallerine dayanır. Biçim ve içerik ögeleri birbirinden ayrılmaz; sosyal antropoloji, etnografi ve sosyolojik etkilerle ideallerin birleşimi, şiirin dokusunu oluşturur. İdeal olanı aramak, insanın özünde var olan bir eğilimdir. Şiir, tokluk ve varlığın kendisini bulmasıyla doğar ve normal hayatın ötesinde konumlanır. Şair, sıradan insanlardan farklı bir şahsi tarihe sahiptir. Şiir dili, normal dilin ötesinde duyumsama, duygu, kalp, düş, düşünüş ve özellikle bilinçaltında kışkırtılan duyguların estetik-tematik ikilemle sözcüklere ve dizelere aktarım sürecidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz