Dehumanizasyon / Gayri İnsanileştirme ve Soykırım Suçu

0
57

“Soykırım Suçunun Oluşum Sürecinde İnsanlıktan Çıkarma Söyleminin İşlevi Üzerine Srebrenitsa, Ruanda ve Gazze Karşılaştırmasıyla”

Giriş

Soykırım, ırksal, dinsel, toplumsal etiketlemeyle ötekilerin “insandışılaştırılması/gayri insanileştirilmesi/dehumanizasyonu” argumanlarıyla yaşam haklarının gasp edilerek etnik temizliğe maruz bırakıldıkları ideolojik temelli siyasal-sosyolojik bir sürecin adıdır. Kapsamında söylemden eyleme ve nihayetinde katliama varan birtakım eşikleri barındırır. Dehumanizasyon çok katmanlı insanlıktan çıkarmayla eşdeğer bir geçiş ve seyirdir. İblisimsi amaçların tatbikine müsait bir akıl sapması ile hedef kitlenin damgalanması, yaftalanmayla tamama erdirilir; kitlenin katledilebilmesinin yolağı açılır. Burada en önemli kerteriz noktası, “dehumanizasyon/gayri insanileştirme” ameliyesi ile hedeflenen toplumsal tezyif, tenkil ve jenositin gerçekleştirilmesinin meşru/makul gerekçelerinin de üretilmiş olmasıdır. Düşmanlaştırılan, şeytanlaştırılan, ötekileştirilen hedef kitlenin, insanlık tayfının en sakîl kertesinde konumlandırılması, onlara şiddet uygulama ekseninde engel olacak hukukî, ahlakî, psikolojik ve sosyolojik manialar da birer birer kaldırılmış olmaktadır.

Dehümanizasyon, fikirde başlayıp eylemlilikte vücut bulan çok ayaklı bir aksiyondur. Failler bir veya çoklu veçhesiyle organizedir. Ahlaki değerlerden arınmış/arındırılmış şiddet eğilimli bu örgütsel organizasyon, özel kasıtla (dolus specialis) etnik, ırksal veya dinsel bir grubu kısmen veya tamamen yok etme amacını taşıyarak soykırım ve insanlık suçu işlemektedirler. Maddi planda eylem, hedef kitleye insanlık dışı muamelelerin her türlüsünü, envai çeşit şiddeti kapsayan icrasıyla pratikte somutlaşır.

Dehumanizasyon/gayri insanileştirme, kitlesel yıkımın ortak söylemi ve şiddetin ise psikolojik alt yapısıdır. Mağdur ve kurban edilen hedef kitleyi ahlakilik sınırlandırmalarından azade kılmakla, dışlamaya mümkün hale gelir. Onlara yönelik vicdani bağdan kurtarıp rahatlıkla yok etmeye matuf en aşağılık ve kesif şiddet eylemlerinin tatbiki de kolaylaşmış olur.

Uluslararası ceza hukuku bakımından dehumanizasyon delil özelliği taşır. Bu suç tipi Atrosite suçları (kitle atrositesi/vahşet suçları) olarak adlandırılır. Bu suç tipi, Uluslararası Ceza Hukuku’nda insanlığa karşı işlenen en ağır, geniş çaplı ve sistemli suçları ifade eder. 5237 sayılı TCK madde 77’de ise siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenen fiiller, bu suç kapsamına alınmıştır.

Dehumanizasyon, “subhumanite/subhumanity/insan altı/insanlık dışı” veya “insan kabul edilmeme” şeklinde şifrelendiğinde, planlandığında ve işleme alındığında hedeflenen topluluğa karşı yaşam haklarını ellerinden alıp ölüme mahkûm etmenin türlü kanalları seferber edilir; açlıktan sürgüne bir hayvan sürüsü gibi itlafa değin fasılasız bütün aşamalar uygulanır. Yok etmenin meşrulaştırma araçları olarak işlevselleştirilen bu aparatlar; dünyaya, kamuya ise hayvandan aşağı, yaşamaya değmez aşağılık yaratıklara uygulanan haklı cezalandırma olarak sunulur, servis edilir. Bu babda başta Gazze ve geçmiş örnekler; Srebrenitsa ile Ruanda katliamlarında olduğu üzere egemen sömürgeci güçler ve onların kolektif işbirlikçilerinin acımasız kıyıcılıklarının, hâkim güç olmanın layüs’el katliamlarının insanlık dışı bir kategoride icraları hukuki, ahlaki bir zeminde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Soykırım

Soykırım, bir topluluğun dini, ırki, milli veya etnik olarak kültürel ve cismani imha edilmesini, yok edilmesini ifade eder. Kastedilen topluluğun, müesses yapısının her türlü bileşenleriyle kökten imhasıdır. Amaçlanan hedef, kurban topluluğun varlık sebebi bütün müesseselerinin dini, kültürel, sosyal, ekonomik varlığının ortadan kaldırılmasıdır.

Daniel Feierstein, “Genocide as Social Practice” isimli eserinde soykırıma farklı bir tarif yapmıştır. Katliamlarla yalnızca bedenlerin yok edilmediğini; asıl olarak hedef toplumun bütünsel ilişkilerinin, kimliğinin, kendini yeniden üretme kapasitesinin hedef alındığını; yeniden bir düzen kurmak üzere sistemsel kurguların yapıldığını; aç bırakma, zorla yerinden etme ve doğumların engellenmesi gibi “öldürmeden imha eden” pratiklerinin icra edildiğini veciz bir şekilde ifade etmiştir. Soykırımda asıl amaç, hayvanlaştırılan, insanaltılaştırılan toplulukların bütün değerleriyle, yani geçmiş ve geleceğiyle yok edilmesi olgusudur. İsrail’in yapmaya çalıştığı da tam anlamıyla işte budur. İnsanaltılaştırma yöntemleriyle katil, soykırımcı devlet, Filistin ulusunun yaşamsal göstergelerinin, bütün tarihsel izlerinin, yıllara dayanan birikimlerinin ve de geleceğe uzanan nesillerinin yok edilmesi, yeryüzünden silinmesi üzerine askeri operasyonlarını yoğunlaştırmış bulunmaktadır.

“Soykırım bir olay değil, bir süreçtir” der Sheri Rosenberg. Bu süreci, ilk aşamasında görmek, gereken tedbir ve yaptırımları uygulamak anlamlıdır. İlk safhayı ıskalayarak, önemsiz görüp geçiştirmek ve son aşamasında yani kitlesel imha aşamasında teşhis etmek; alınacak tedbirleri, yaptırımları anlamsızlaştırır. Esas olan soykırımı, katliamı teşekkülünden önce, sürecin başından itibaren anlamak, görmek ve müeyyideleri yöntemsel olarak geliştirmektir. Gerçek metodoloji; katliamın anatomisini, seyir çizgisini, rotasını dünya kamuoyuna anlaşılır haklı dayanaklarıyla sunmak ve göremeyen kör gözlerine sokmaktır.

Dehumanizasyonun Toplumsal Psikolojisi: Ahlakı Toplumdan Dışlama

Herbert Kelman “Sanctioned massacres/onaylanmış katliamlar” veya “resmi izinli/göz yumulan kıyımlar” ın bazı şartlarda mümkün olduğunu söyler. Bu kavram, normal bireylerin ahlaki sınırları yıkarak sivillere yönelik cinayetlere katılmasını açıklayan, psikolojik bir süreçtir. Şiddetin resmi bir otorite tarafından yetkilendirilmesi, eylemin rutine dönüştürülerek sıradanlaştırılması ve kurbanın insanlıktan çıkartılması argümanları çerçevesinde katliamlar gerçekleştirilir. Kurbanlar, bu minvalde insani vasıflarından soyutlanarak çıplak bireylere dönüştürülür. Üzerlerine uygulanan şiddet rutinleri, ahlakî ve insani dünyanın dışındaki, ahlakî toplumun ötesindeki bir varlığa, mahluka yönelik olduğundan o bir ihlâl değil; meşru bir hakkın uygulanması olarak algılatılır. Algıyla remz edilen, işlenen, tariflenen resim budur. Toplumsal yıkım, zulüm; kamunun, dünyanın şahitliğinde kayıtsız kalacakları bir sunuşla arz edilir. Kimseler uygulamaya ses çıkarmaz/çıkaramaz; hatta zulme göz göre sessizleştirilirler. İnsanlar gözler önündeki aşikâre vakaya lâl kesilirler.

Albert Bandura’nın “ahlakı devre dışı bırakma/moral disengagement” kuramı bu mekanizmayı daha da geniş bir çerçeveye ulaştırır. İnsanların kötü eylemleri kendi ahlaki standartlarıyla bağdaştırmak için, bir seri bilişsel manevra kullandığını gösterir. Şiddet Eylemi arındırıcı kibar bir lisanla yeniden adlandırılır. Soykırımcı tarafından zulmederken vicdani rahatsızlık hissetmemek için bireysel kontrol mekanizmalarını devre dışı bırakan suçluluktan kaçınmak üzere oluşturulan sosyal bilişsel teoridir. Sorumluluğun dağıtılması, yer değiştirilmesi, sonuçların önemsizleştirilmesi ve en güçlü mekanizma olarak kurbanın insanlıktan çıkarılması ve suçun ona yüklenmesi olayı vardır. Dehumanizasyon, bu şemada failin vicdanını susturma mekanizmasıdır.

Nick Haslam, dehumanizasyonu sistematik bir yapıya kavuşturur: “Animalistic dehumanization/hayvansılaştırıcı dehumanizasyon/hayvansı insandışılaştırma”; hedef grubun akıl, incelik, ahlak gibi “insana özgü” niteliklerden yoksun, hayvanca, ilkel olarak tasvir edilmesi; onları içgüdüsel davranan veya zekâsı düşük hayvanlarla eşdeğer tutma eğilimidir. Mekanikleştirici dehumanizasyon; hedef grup duygusuz, soğuk, otomat gibi gösterilir, bir makineye veya nesneye benzetilir. Mekanistik türde duygu, sıcaklık ve bireysellik inkâr edilir. Burada ilkel hayvanımsı insan veya makinemsi insan formatlarıyla bilişsel manevralar ile gayenin meşrulaştırılması olgusu işlenir. Bu kavramsallaştırmada genişletilmiş bir insanlıktan uzaklaştırma anlamı ortaya çıkar. İnsanı hayvanlardan ayıran; dil, ahlak, rasyonalite, özdenetim ve yüksek bilişsel kapasite gibi “insana özgü” (human uniqueness) vasıfların hedeflenen grupta oluşmadığı, gelişmediği varsayılır.

Daniel Bar-Tal ise özellikle “delegitimizasyon/gayrimeşrulaştırma” veya “meşruiyetini yitirme/geçerliliğini yitirme” kavramını geliştirir. Rakip, düşman topluluğu, aşırı negatif kategorilere; “katil”, “vahşi”, “terörist”, “insan-altı” gibi damgalayıcı gruplara yerleştirerek meşru insan topluluğunun dışına itilmesi sağlanır. Hedef alınan topluluk kaba, cahil, vahşi veya kontrolü mümkün olmayan insanlık belası olarak gösterilir. Bu duruma aşağılama ve tiksinme eşlik eder.

Bütün bu izah edilen literatürün ortak paydası; dehumanizasyonun uygulanan şiddetin kullanımında ve istenen amacın meşrulaştırılmasında bir aparat vazifesi görmesidir.

Bürokrasi, Ahlaki Mesafenin Üretimi ve “İyileştirici Öldürme Paradoksu”

Zygmunt Bauman’a göre soykırım, “ilkel” bir öfke patlaması değil; tam tersine moderniteyi tanımlayan rasyonel bürokrasinin, iş bölümünün ve mesafe üretiminin bir ürünüdür. Bürokratik örgütlenme, eylemi küçük teknik adımlara böler; her failin eylemiyle nihai sonuç arasına “ahlaki mesafe” koyar; ahlaki sorumluluğu, kimsenin tam olarak sahiplenmediği bir prosedürel zincire dağıtır. Bauman’ın “ahlaki kayıtsızlığın toplumsal üretimi” dediği şey, dehumanizasyonun bürokratik tamamlayıcısıdır. İnsanlıktan çıkarma, kurbanı ahlaki evrenden dışlarken, bürokratik mesafe ise faili kendi vicdanından uzaklaştırır, vicdansızlaştırır.

Psikiyatrist Robert Jay Lifton, Nazi doktorları üzerine incelemesinde yalnızca kavramsal arka plan olarak “ikileşme/çiftlenme” (doubling) kavramını geliştirmiştir. Failin, sıradan ahlaki benliğinden ayrı, görevle sınırlı ikinci bir benlik (doubling/ikiz benlik) inşa etmesi eylemi vardır. Bu kavram, kitlesel şiddete katılan sıradan insanların nasıl “normal” kalabildiğini açıklar. Bu kavramsallaştırma, sıradan insanların nasıl normal, sevgi dolu bir sosyal yaşam sürdürürken vahşet işleyebildiklerini açıklamak için geliştirilen bir durumdur. Bu kavram yıkıcı davranışı, kişinin temel ahlaki değerlerinden ayıran işlevsel bir “ikinci benlik” oluşumunu tanımlar. Lifton, “ikileşme” kavramını, bireylerin psikolojik bir bozukluk yaşamadan, hayatlarının bir bölümünde zulüm ve şiddet eylemlerine katılıp diğer bölümlerinde tamamen normal sosyal ilişkiler sürdürmelerini açıklamak için geliştirmiştir. Bu bilinçli bir adaptasyon ve psikolojik bir savunma mekanizmasıdır.

Lifton’ın bir başka önemli kavrayışı, modern soykırımın sıklıkla tıbbileştirilmiş ya da teknikleştirilmiş bir dille; “tedavi”, “temizleme”, “operasyon” tarzında sunulmasıdır. Bu dolaylı bir dil, dehumanizasyonun inceltilmiş, pürüzsüzleştirilmiş, benimsenebilir bir yedirilme şeklidir. Bu, “İyileştirici Öldürme Paradoksu/Healing-killing paradox” dur; Lifton, Nazi doktorlarının, Yahudileri ve diğer kurbanları “hastalıklı hücreler” veya “enfeksiyon” olarak görerek toplu katliamla dünyayı iyileştirmenin bir yolu olarak rasyonalize ettiklerini açıklamıştır. “İyileştirici öldürme paradoksu”nun günümüz İsrail-Filistin bağlamında analizinde çıkan sonuç; İsrail’in askeri harekatlarının güvenlik sağlama (iyileştirme) iddiası ile neden olduğu kitlesel can kayıpları ve yıkım (öldürme) arasındaki derin çelişkiyi ifade eder. İsrail güvenlik doktrini; şiddeti caydırmak ve terör tehditlerini ortadan kaldırmak için agresif askeri güç kullanımını savunur. İsrail hükümeti ve güvenlik bürokrasisi (IDF), Gazze ve Batı Şeria’daki operasyonları kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlamak ve varoluşsal tehditleri bertaraf etmek için zorunlu bir “tedavi” (iyileştirme) olarak meşrulaştırır. İşgal altındaki topraklardaki toplulukların kolektif kimliğe sahip olmaları tehlike olarak görülmektedir. Temizlikle amaçlanan bu topraklarda yaşayanların etkisizleştirilmeleriyle, kimlik sahibi topluluğun ortadan kaldırılmasıdır. Etnik ve ideolojik temizlik merkezli bir anlayış hakimiyetinde bu eylemler vukua gelir.

1941 yılında Büyük Çetniklerin lideri general Draza Mihajlovic, Büyük Sırbistan’ın oluşumu için devlet topraklarındaki azınlıklardan temizlenmesi gerektiğini; 1942’de ise Sırp Çetnik komutanı, Sırp topraklarının Katolik ve Müslümanlardan temizlenmesinin mecburiyetini dillendirmiştir.

Müslümanların, Osmanlı bakiyesinin dini veya etnik ayrımcılıkla siyasi, ideolojik ve dini mülahazalarla ötekileştirilip onlardan kurtulunması gereken artıklar, pislikler ve mikroplarmışcasına muameleye tabi tutulması, soykırımın suçlularının “temizlik” saplantısı ve sapıklığının bir sonucudur.

Sömürgeci Şiddet, Nekropolitika ve Yerleşimci Sömürgecilik

Avrupa-merkezli literatür, sömürgecilik bağlamındaki kitlesel şiddeti çoğunlukla görmezlikten gelmeyi seçmiştir. Frantz Fanon, “Yeryüzünün Lanetlileri”nde sömürge dünyasını, sömürgeci ile sömürgeleştirilenin uzlaşmaz biçimde iki kampa bölündüğü, mutlak iyi ile mutlak kötünün karşı karşıya geldiği “Manici” bir dünya olarak tarif eder. Sömürgeci, sömürgeleştirileni yalnızca aşağı değil, kötülüğün özü, bir tür ahlaki ve insani olmayan varlık olarak kurgular. Fanon, sömürgecinin sömürgeleştirileni tanımlarken sürekli olarak “zoolojik” bir dile başvurduğunu, yerlinin sürüler hâlinde ürediği, kokuştuğu, kıpır kıpır kaynadığı imgelerini vurgular. Fanon’un kavrayışında dehumanizasyon, sömürgeci iktidarın arızası değil, kurucu mantığıdır.

Achille Mbembe bu hattı “nekropolitika” kavramıyla çağdaş/modern bir çerçeveye taşıyarak daha net bir tasvir yapar. Mbembe’ye göre egemenliğin nihai ifadesi; kimin yaşayacağına ve kimin ölmesi gerektiğine karar verme iktidarıdır. Babil hükümdarı Nemrud’un “Ben de diriltir ve öldürürüm!” muhakkim ifadesinde şekillenen kibrin yansıması olan bir iktidar. Tanrılaşma temayülü ve sahiplik çarpılması. Sonsuz tasarruf yetkisine haiz olduğunun zehabına kapılan müstağnilik. Hukuk, egemen güç odağı tarafından işlevsizleştirilir. Müstevli sömürge devlet; işgalin kalıcılaştığı, hukukun rutin olarak askıya alındığı bir “ölüm-dünyası/death-world” üretir, tesisi eder. Burada yaşayanların, mevcut nüfusun tamamı “yaşayan ölüler” statüsüne indirgenir. Hatta ölüm onlar için kaçınılmaz bir yazgı haline getirilir.

Patrick Wolfe’un “yerleşimci sömürgecilik/settler colonialism” kuramı, bu çerçeveye yapısal bir boyut ekler. Sömürgeciliğin, klasik emek sömürüsünden farklı olarak toprak gaspına ve yerli halkın yok edilmesine dayandığını savunur. Wolfe, bunu geçici bir “olay” değil, yerli halkın yerine yenisini koyarak kalıcı bir egemenlik kuran bir “yapı” olarak tanımlar. Wolfe’un formülasyonuyla, yerleşimci sömürgecilik “yerlinin tasfiyesi mantığı/eliminate the native” üzerine kuruludur. Bu tasfiye olgusu “bir olay değil, bir yapıdır.” Yani imha, tek seferlik bir fiil değil; toprağa yerleşmeyi sürdürmek için zamana yayılmış, kurumsallaşmış olan bir süreçtir.

“Yas Tutulabilir Hayatlar” ve Tanıma Sorunu

Judith Butler’ın çalışması, dehumanizasyon olgusuna bir “tanıma” sorunu olarak yaklaşmayı mümkün kılar. Butler, Kırılgan Hayat ve Savaş Tertipleri’nde, hangi hayatların “hayat” olarak algılanabildiğini belirleyen kültürel “çerçevelerin” varlığına dikkat çeker. Kimlerin insan kabul edileceğini belirleyen baskın siyasi ve kültürel çerçeveler vardır. Bu egemen çerçevelere uymayan bedenler (örneğin mülteciler, terörize edilen nüfuslar) bu sistem tarafından “insan-altı” (subhuman) konumuna düşürülme riski taşırlar. Bazı hayatlar, kaybedildiklerinde yas tutulabilen, kamusal olarak ağıt yakılabilen hayatlardır; bazıları ise “yas tutulamaz” yani kaybı kayıp olarak bile kaydedilmeye değmeyen hayatlardır. Bir hayatın yas tutulamaz oluşu, onun zaten tam anlamıyla bir “hayat” olarak tanınmadığının işaretidir. Medya ve iktidar mekanizmaları, belirli yaşamları değerli ve “kaybı bir trajedi” olarak sunarken (yas tutulabilir hayatlar), öteki konumuna yerleştirilen kitlelerin (örneğin savaş kurbanlarının) ölümlerini istatistiksel bir veriye indirger veya tamamen görünmez kılar. Bu durum, o insanların ölümünün aslında bir kayıp olarak bile algılanmamasına, dolayısıyla da en baştan tam bir “insan” olarak kabul edilmemelerine yol açar.

Bu kavramsal çerçeve, dehumanizasyonun en sinsi biçimini görünür kılar. Kaba hakaretler ya da açık “haşere” benzetmeleri olmadan da bir topluluğun ölümleri sistematik olarak istatistiğe, “zayiata”, kaçınılmaz bir arka plan gürültüsüne dönüştürülerek insanlıktan çıkarılabilir. Butler’a göre “ihmal şiddeti/violence of omission” çok daha tehlikelidir. Medyanın belirli özneleri hikâyeden, yaşanmışlıklardan, değerlerden bağlamdan, isimden yoksun bırakması, yok sayması, onları kamusal ahlâk alanının dışına iter. Hayatları “gerçek dışı” veya “tehdit” olarak kurgulanan bu gruplara yönelik fiziksel şiddet de kültürel olarak kolayca meşrulaştırılır.

Oryantalizm, İslamofobi ve Düşmanın Söylemsel İnşası

Edward Said’in “Oryantalizm”i, Batı’nın “Şark”ı ve özellikle Arap ve Müslüman özneyi irrasyonel, despot, şiddete yatkın, fanatik ve nihayetinde tam anlamıyla insani olmayan bir öteki olarak inşa eden devasa söylemsel aygıtı çözümler. Batı dünyası nazarında şark; gelişmemiş, akıl melekesi primitif aşamada kalmış diğeridir, ötekidir. Said’in “Filistin Sorunu”nda gösterdiği gibi, bu söylemsel aygıt soyut bir kültürel mesele değildir; somut bir nüfusun siyasal varlığını silmenin ya da değersizleştirmenin hakiki altyapısını kurar.

Çağdaş İslamofobi çalışmaları, bu Oryantalist mirasın 11 Eylül sonrası “terörle savaş” söyleminde nasıl yeniden üretildiğini göstermektedir. Batının bilgisel dağarcığında bu söylemler her an piyasaya arz edilir; Müslüman nüfuslar topyekûn bir “tehdit” kategorisi içinde eritilir ve yedirilerek medya dili haline getirilir. Öyle yaftalamalar yapılır ki, “terörist” ve “sivil”, “fanatik” ve “ılımlı” arasındaki ayrımlar bulanıklaştırılır; kasten birbirine geçirtilir, muğlaklaştırılır.

Kudüs İbrani Üniversitesi’nde görev yapan Filistinli kriminolog Prof. Nadera Shalhoub-Kevorkian’ın geliştirdiği “güvenlik teolojisi/security theology” kavramı, bu mekanizmanın Filistin’e özgü işleyişini adlandırır. Tıpkı kutsal bir teoloji gibi, devletin güvenlik politikaları da dokunulamaz ve tartışılamaz bir mutlak gerçek haline getirilmiştir. Bu teolojinin amacı, devlet şiddetini maskelemek ve Filistinlilerin mülksüzleştirilmesini “tabii” göstermektir. Filistinli varlık, sürekli ve bütüncül olarak ülke güvenliğinin şiddetli bir tehdidi olarak kodlandığından, ona yönelik her türlü olağanüstü tedbir ve şiddet eylemleri önceden meşruluk kazanmış olup icrası sorun teşkil etmez.

Dehumanizasyonun Biçimleri: Hayvanlaştırma, Mekanikleştirme, Demonizasyon

Dehumanizasyon/şeytanlaştırma, kendisini içerik olarak üç farklı veçhede görünür kılar: Birincisi; hayvanlaştırma, ikincisi; mekanikleştirme ve üçüncüsü; demonizasyon/şeytanlaştırma.

Hayvanlaştırma algısı oluşturularak hedef kitle; “haşare”, “böcek”, “köpek”, “sıçan” olarak tavsif edilir. Akabinde insanlık hemcinsinden olunmadığı hasebiyle aşağılık muameleye layık oldukları noktasından tepelenmeyi, kökünden kazınmayı hak ederler. David Livingstone Smith’in işaret ettiği üzere hayvanlaştırma ameliyesi ile amaçlanan sadece hedef kitlenin tahkiri, tasgiri ve tezyifi değil, aynı zamanda hedefteki yığınları, insani topluluğun türüne ait sınırın dışına atan, iteleyen “ontolojik bir manevra” olmasıdır. Mekanikleştirme ile grubun insani hassalardan arınmış, hissiyatsız, camit ve mekanik bir aparmışçasına tasvir edilmesi gelir. Üçüncüsünde ise en etkili damgalama demonizasyon/şeytanlaştırmadır. Aşağılanan kitle sadece aşağılık değil, “kötülüğün cismanileşmiş hali”; “şeytanlar”, “canavarlar”, ”barbarlar”, ”vahşiler” tarzında tanıtılarak kötülüğün, şerrin menbaı, menşei stigmatizasyonuna/etiketlemesine maruz bırakılırlar. Onlara kötülüğün asıl failleri atfı yapılarak artık salt “öldürülebilir” değil; aynı zamanda “öldürülmesi gereken” “temizlenmeleri elzem olan” varlıklara dönüştürülmeleri ameliyesi takip eder.

Bu üç kalıp yargı daha önceden Bosna’da ve günümüzde Gazze’de işlendi ve işlenmeye devam ediyor. Bosna savaşında Boşnaklara/Bosnalı Müslümanlara yönelik dehumanizasyonun kendine özgü bir tarzı vardı; “modern dönemde Müslüman topluluklara yönelik kitlesel şiddet” ekseni açısından doğrudan önem taşımaktadır. Michael Sells’in İhanete Uğrayan Köprü ve Norman Cigar’ın Bosna’da Soykırım çalışmaları, Sırp milliyetçi söyleminin Boşnakları nasıl insanlıktan çıkardığını ayrıntılı biçimde belgeler. Geliştirilen söylemde kadim komşu Boşnaklar, “komşu halklar” değil, “Osmanlı artığı”, “Türk/Osmanlı işgal kalıntısı”, “ihanet eden dönekler” olarak kurgulanmıştır. Boşnaklar için Sırplar ve Hırvatlar “Balija” terimiyle onları aşağılamak, ötekileştirmek istediler. Müslüman Boşnaklar için kullanılan, “kültürsüz köylü” veya “pislik” anlamına gelen aşağılayıcı bu kavram, aslında İslamofobik ve etnik bir hakaret ifadesidir. Aşağılayıcı sınıf ifadelerinin hayvanlaştırıcı işlevi vardır. İslam ve Müslümanlık ise gayrı medeni, Avrupa’ya yabancı, doğası gereği tehditkâr bir unsur olarak demonize/şeytanize edilmiştir. Bu söylem, organizeli bir sistematik içerisinde akademiya, kilise ve medyatik güçler iş birliğinde metodik olarak üretilip kitlesel soykırımın öncüsü olan kültürel, entelektüel, sosyal zemin önceden katliama müsait hâle getirilerek, icranın sahası müsaitleştirilmiştir.

Gazze bağlamında ise, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırılarının ardından İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, Gazze’deki Filistinlileri hedefleyerek “İnsansı hayvanlarla mücadele ediyoruz ve ona göre hareket edeceğiz” ifadelerini kullanmıştır. “İnsansı hayvanlar/human animals” ifadesi, hayvanlaştırıcı dehumanizasyonun açık ve resmî bir örneği olarak kayıtlanmıştır. Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından İsrail’e karşı açılan Uluslararası Adalet Divanı’ndaki (UAD) soykırım davasında, Gallant’ın bu sözleri “soykırım kastı” (dolus specialis) olarak somut ifadelerden biri olarak mahkemeye sunulmuştur. Talmud’da Goyimlere/ötekilere hayvan muamelesi yapmanın şeri doktrinleri; Tora’da ise Filistin’i işgalin ilahi vaadin gereği olduğu söylemleriyle İsrail’in resmi tutumuna dini bir hüviyet kazandırılmıştır. Filistinliler, insanımsı hayvan kategorisinde tesmiye ve tavsif edilerek onlara karşı her türlü şiddet eylemlerinin meşruiyetinin sosyal ve psikolojik gerekçeleri de bir şekilde üretilmiş olmaktadır.

Söylemden Eyleme: Dehumanizasyonun “İzin Verici” İşlevi

Dehumanizasyon ile kitlesel şiddet arasındaki bağ nedensel olmakla beraber asıl amil; “izin verici” (permissive) işlev görmesidir. İnsanlıktan çıkaran söylem, tek başına bir katliama yol açmaz; ancak katliamın önündeki normatif, olması gereken kural, standartlar ve değer yargılarından teşekkül eden engelleri kaldırarak onu mümkün kılar. Dehumanizasyon, katliamların vücut bulmasının tekevvün yolağıdır. Soykırım bir gecede teşekkül etmez; fikri altyapısı ve eylemlilik safhası nakış nakış işlenerek peyderpey icra safhasına dökülür. İlk hüzmeler ve hâller masum gözükmesine karşın, bu durum aslında sonraki büyük çıkışların, icraatların döl yatağıdır. Dehumanizasyon, soykırımın “nedeni” olarak değil, soykırım kastının ve elverişli ortamının bir göstergesi ve kolaylaştırıcısıdır

Bu izin verici işlev üç katmanda çalışır. Faile yönelik katmanda, dehumanizasyon psikolojik mekanizmalar yoluyla bireysel vicdanı etkisizleştirir. Vicdansızlığa varan ayartmalar, benliği amaca yönelik şekillendirir. Topluma yönelik katmanda, kitlesel şiddeti seyirci nüfus için “kabul edilebilir” ya da en azından “kayıtsız kalınabilir” kılar. “Ne yaparsa yapsınlar”, “bana ne!” umursamazlıklarının, kayıtsızlıklarının teşekkülüne sebeptir. Toplumsal vicdan ve bağlantılı bireysel vicdan desensitize edilir; tepkisizlikle mündemiç gayeye matuf biçimlendirilir. Kurumsal, devlet aygıtı bağlamında ise devlet erkinin şiddeti, soykırımı politik konseptte benimsemesini ve bürokratik kanallarla uygulamasını meşrulaştırır. Soykırım suçunun bir devlet/örgüt politikası olarak ortaya çıktığı düşünüldüğünde, bu üçüncü katman asıl belirleyicidir.

Kolektif Suçluluk ve Sivil/Muharip Ayrımının Söylemsel Çözülüşü

Dehumanizasyonun savaş hukuku açısından en yıkıcı sonucu, sivil ve muharip ayrımının silinmesi ve söylemsel olarak katliama açılan kapının açık tutulmasıdır. Uluslararası insancıl hukukun temel taşı olan “ayrım ilkesi/principle of distinction”, savaşan taraflarla sivilleri kategorik olarak ayırır; siviller ve çatışmalara doğrudan katılmayanlar, asla saldırıların hedefi olamaz. Sivillere yönelik kasıtlı saldırıyı yasaklar. Dehumanizasyon söylemi bu ayrımı tam da kavramsal düzeyde hedef alır: hedef topluluğun tamamı; kadınlar, çocuklar, yaşlılar dâhil kolektif bir suçluluk atfıyla “düşman” kategorisine dâhil edilir. Bütün toplum katmanları düşmanlaştırılarak yok edilmek üzere bir politika geliştirilir.

“Masum sivil yoktur”, “orada bir bütün olarak sorumlu bir ulus var” tipindeki beyanlar, bu kolektifleştirici manevranın paradigmatik örnekleridir. Kolektifleştirici manevranın temel özelliği; bireyselliğin inhisarı, şiddetin meşrulaştırılması ve toptancı zihniyet anlayışıdır. “Savaşanlar ve savaşmayanlar” ayrımı böylece ortadan kaldırılır. Kolektif suçluluk söyleminin işlevi, ayırt etme ilkesini ihlal eden bir saldırıyı, ilkenin kapsamı dışına çıkararak meşrulaştırmaktır. Eğer “sivil” diye bir kategori yoksa, sivillere yönelik saldırı da yok demektir. Bu, hukukun lafzını değiştirmeden onu içeriden boşaltan bir söylemsel stratejidir. İsrail’in askeri operasyonlarda sivil ile muharip ayrımı gözetmemesi, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası toplum, insan hakları örgütleri ve iz’anını ve ahlakını yitirmemiş devletler tarafından savaş suçu olarak deklare edilmiştir.

Bürokratik Soykırım ve Şiddetin Rutinleştirilmesi

Modern soykırım, çoğunlukla bürokratik bir biçim alır. Bürokratik soykırım, hedef koordinatlarının veri tabanlarından üretilmesi, “askerî hedef” tanımlarının genişletilmesi, izin protokollerinin sivil zayiat eşiklerini önceden yükseltmesi gibi tekno-bürokratik pratiklerde cisimleşir. Bu pratiklerde dehumanizasyon, bir nüfusu “işlenebilir veri” ye, “hedef setine”, yönetilebilir bir risk kategorisine indirgeyen soğuk bir teknik dil olarak görünür.

Dehumanizasyon ve Hukukun Askıya Alınması: İstisna Hâli

Giorgio Agamben’in “istisna hâli” ve “çıplak hayat” kavramları, dehumanizasyon-hukuk ilişkisinin son halkası olan veriyi sunar. İtalyan filozof Giorgio Agamben’in siyaset felsefesinde istisna hâli, egemen gücün kamu düzenini korumak bahanesiyle hukuku askıya alması durumudur. Çıplak hayat ise bu hukuksuzluk alanında siyasal haklarından arındırılmış, yalnızca biyolojik varlığıyla iktidarın mutlak tahakkümüne (ölüm kalım sınırına) terk edilmiş insanı tanımlar. Agamben’e göre egemen iktidar, hukuku askıya alma yetkisinde yani belirli yaşamları hukukun koruyucu çerçevesinin dışına çıkarma kapasitesinde temellenir. Modern siyaset, biyolojik hayatı (zoe) siyasi hayattan (bios) ayırır. Devlet, belirli yaşamları siyasal haklar ve korumadan mahrum bırakarak onları yönetilebilir birer “çıplak hayata” dönüştürür. “Çıplak hayat/bare life”, öldürülmesi cinayet sayılmayan, hukuken korunmasız yaşamdır. Dehumanizasyon, bir nüfusu bu “çıplak hayat” statüsüne indirgeyen söylemsel mekanizmadır. İnsanlıktan çıkarılmış grup, hukukun koruduğu “insan” kategorisinden atıldığında, ona uygulanan şiddet artık bir hukuk ihlâli olarak kaydedilmez. Hatta ihlâl olarak tanımlanmaz. Mbembe’nin nekropolitik “ölüm-siyaseti”ve “ölüm-dünyası” (death-world) kavramı, Agamben’in istisna hâlinin coğrafi olarak yoğunlaşmış, kalıcılaşmış bir biçimidir ve kuşatılmış bir enklav, tam da böyle bir mekânın paradigmasıdır.

Medya Dili, Propaganda ve Muhalefetin Marjinalleştirilmesi

Dehumanizasyon, egemen işbirlikçi medya tarafından çoğaltılır, normalleştirilir, gündelik dile yedirilir ve rutinleştirilir. Greg Philo ve Mike Berry’nin Bad News from Israel ve More Bad News from Israel çalışmaları, çatışmanın televizyon haberciliğinde sistematik bir asimetriyle sunulduğunu, bir tarafın acısının mühimsenenerek bağlamlandırılıp insanîleştirildiğini, diğerininkinin ise ıskalanarak bağlamsızlaştırıldığını, sıradanlaştırıldığını ya da görünmez kılındığını tecrübeleriyle göstermişlerdir. Herman ve Chomsky’nin “rıza imalatı” modeli ise, bu asimetrinin kaynak seçimi, çerçeveleme ve “kabul edilebilir tartışma” sınırlarının belirlenmesi yoluyla işleyen yapısal bir filtreleme olduğunu öne sürer. Rıza imalatı/manufacturing consent, kamuoyunu/halkları iktidar, siyaset veya sermaye sahiplerinin geniş menfaatleri doğrultusunda manipüle etme ve insanların aleyhlerindeki durumları veya olayları kendi istekleriyle benimsediklerine inanmalarını sağlama sürecidir. Bu model, medyanın bağımsız ve tarafsız bir bilgi kaynağı olmak yerine, sistemi, egemenleri meşrulaştıran bir propaganda aracı olarak nasıl çalıştığını açıklar.

Dehumanizasyonun medyatik işleyişi birkaç teknikle çalışır. Edilgen Çatı (Pasif Dil Kullanımı): Şiddet veya insan hakları ihlallerini aktarırken medya faili gizleyen bir dil kullanılır. “Olay meydana geldi” veya “Göstericiler vuruldu” gibi edilgen yapılar, eylemi gerçekleştiren kişi veya kurumları görünmez kılarak sorumluluğu yok eder. Burada sorumluluk sahiplerini koruma eğilimi vardır. Sayısallaştırma: İnsanların yaşamları, acıları veya kayıpları birer insani kimlikten ve varlıktan ziyade matematiksel verilere, sayılara veya yüzdelere dönüştürülür. İsimler ve onların hikayeleri yok edilerek, kitle ölümlerinin ve mağduriyetlerinin daha kolay toplumsal kanıksaması (normalleştirmesi) sağlanır. Kategorik Şüphe: Belirli bir grup, ırk, inanç veya topluluk -Filistinliler gibi-peşinen suçlu veya potansiyel tehlike olarak etiketlenir. Medya, bu gruplar hakkındaki haberlerde sürekli şüpheci ve önyargılı bir dil kullanarak toplumda kalıcı bir “öteki” algısı meydana getirir. Hedef topluluktan gelen her verinin önüne konan otomatik “iddia edilen”, “doğrulanamayan” vasıflandırmaları bir topluluğun şahitliğini değersizleştirir, anlamsızlaştırır. Eşitleme Yanılgısı: Orantısız güç kullanımı ya da yapısal adaletsizlikleri meşrulaştırmak için iki farklı tarafın eylemleri eşitlenerek sunulur. Hak arayan bir toplulukla onlara şiddet uygulayan sistemik bir güç -İsrail gibi-, aynı düzeyde çatışmanın bir parçasıymış gibi sunularak mevcut adaletsizlikler perdelenir; ölçek, kriter farkı görünmez kılınır. İsrail-Hamas arasında başlayan ölçüsüz savaşın durumu buna örnektir. Hamas’ın Israil’e attığı birkaç etkisiz rokete karşılık en gelişmiş silahlara ve modern donanıma sahip İsrail’in orantısız ve devamlı surette Filistinlilere saldırılar gerçekleştirmesi, amacının mevcut taarruzu bertaraf etmek değil, Filistinli varlığını tedricen yok etmeye yönelik bir kuşatma ve tecavüzdür. Bölgeyi Filistinlilere terk etmemiş, kendi topraklarındaymışçasına sistematik hücumlarını sürdürmüştür.

Bu şartlarda, soykırım nitelendirmesini yapan ya da bu yönde uyaran, kurbanların seslerini duyuran çıkışlar; insan hakları örgütleri, akademisyenler, aktivistler, hukukçular, gazeteciler marjinalleştirilir; “taraflı”, “Hamas’ın sözcüsü” “terörist yanlısı”, “ayrılılıkçı” ya da “antisemitik” olarak nitelendirilir, susturulmak istenir. Hakim dil, ötekileri bastırarak “terörizm detekçisi”, “terörizm işbirlikçisi” ilan eder. Soykırım faillerinin cürümlerini gizlemek, toplumsal hafızayı çarpıtmak veya menfaatlerini korumak amacıyla başvurduğu sistematik bir süreç işletilir. Birleşmiş Milletler (BM) Filistin Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu Başkanı Navi Pillay, Gazze’deki eylemlerinden ötürü İsrail’in, soykırımdan sorumlu olduğunu tespit ettiklerini açıkladığında, raporun ardından kişisel saldırılara maruz kaldığını; İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın ise Komisyon üyelerini “Hamas vekilleri” olarak damgaladığını kamuoyuna aktarmıştır. Bu durum, dehumanizasyon uygulamasının yalnızca kurbanı değil, kurbanın savunucusunu da söylemsel olarak gayri meşrulaştırmaya çalıştığını net bir şekilde göstermektedir.

Kuşatma ve Aç Bırakma: Söylemin Maddileşmesi

Dehumanizasyon söylemi ilk baştan uygulama aşamasında havada asılı kalmaz; maddi sonucu olan politikalara tahvil olunur. Bunun en açık örneği ise karşıt grupların kuşatılması ve aç bırakılmasıdır. Kurbanların yaşam kaynaklarını kurutup ölüme mahkûm ederek varlıklarını yok sayma; başlangıçtan itibaren “tam kuşatma/muhasara” politikası ile gıda, su, elektrik ve yakıtın kesilmesi; yardım kanallarının engellenmesi ile sivil nüfusun hayatta kalmak için vazgeçilmez nesnelerden kasten yoksun bırakılması, “savaş yöntemi olarak aç bırakma” suç isnadının temelini oluşturur.

Dehumanizasyon ile aç bırakma arasındaki bağ dolaylı değil, doğrudandır. Bir topluluk “insan hayvanları” olarak ya da kolektif olarak suçlu bir “ulus” olarak kodlandığında, beyan edildiğinde o topluluğun bebeklerinin ve çocuklarının da dâhil olduğu toplu nüfusun aç bırakılması, yaşam kanallarının tıkanılması meşrulaştırılabilir hâle gelir. Onların yaşam hakları ellerinden alınır ve topluca ölüme gönderilir. Söylem, burada politikanın hem habercisi hem zeminidir.

Hastanelerin ve Sivil Yaşam Altyapısının Hedef Alınması

Sağlık altyapısı, uluslararası insancıl hukukta özel koruma altındadır. Gazze’de sağlık sisteminin sistematik biçimde işlevsizleştirilmesi; hastanelerin tahrip edilmesi, sağlık personelinin katledilmesi, tıbbi malzeme girişinin engellenmesi soykırımın maddi unsurları arasındadır. Katil sistemin özellikle doğum ve üreme sağlığı hizmetlerini hedef alması, doğumları engelleyici tedbirler kapsamında bir soykırım suçudur. Bu, “öldürmeden imha” anlayışının somutlaşmış bir özelliğidir. Bir doğum hastanesinin işlevsizleştirilmesi, tek bir kişiyi öldürmese dahi, bir topluluğun biyolojik olarak kendini yeniden üretme kapasitesini hedef almaktadır, yani toplumsal istikbali, yarını yok etmektedir.

Arjantinli sosyolog ve soykırım araştırmacısı Daniel Feierstein’a göre soykırım, yalnızca kitlesel bir yok etme eylemi değil; bir “toplumsal pratik” ve “iktidar teknolojisidir”. Soykırımcı güçler, belirli bir insan grubunu fiziksel olarak ortadan kaldırarak toplumun bütününde radikal bir sosyal mühendislik yapmayı ve yeni bir toplumsal düzen inşa etmeyi hedeflerler. Feierstein’ın “soykırım toplumsal bir pratiktir” tezi tam da burada hukuki bir karşılık bulur: İmha yalnızca mevcut bedenleri değil, topluluğun gelecekteki varlığını da hedef alır. Mbembe’nin nekropolitik çerçevesinde, sağlık altyapısının çökertilmesi, bir nüfusu “yaşatma” ile “ölüme terk etme” arasındaki eşikte tutmanın, yani yaşamı ölümcül bir kırılganlık içinde idare etmenin tekniğidir.

Zorla Yerinden Etme ve Toplu Cezalandırma

Nüfusun büyük bölümünün tekrar tekrar yerinden edilmesi, dehumanizasyonun bir başka maddi görünümüdür. Zorla yerinden etme, şartlara göre savaş suçu, insanlığa karşı suç ya da soykırım kastı eşlik ettiğinde soykırımın bir bileşeni olabilir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) tarafından verilen Krstić Kararı, Bosna Savaşı sırasında Srebrenitsa’da işlenen suçlarla ilgili tarihi bir dönüm noktasıdır. Bosnalı Sırp General Radislav Krstić, Srebrenitsa’daki eylemlerinden dolayı soykırımdan hüküm giyen ilk kişi olmuştur. Krstić kararının öğrettiği gibi, öldürme ile sürgün birlikte değerlendirildiğinde, bir topluluğun belirli bir coğrafyadaki varlığını sonlandırma kastını ortaya koyar. Toplu cezalandırma ile kolektif suçluluk söylemi arasındaki ilişki organiktir; bir topluluk söylem olarak topyekûn suçlu ilan edildiğinde o topluluğun tamamına yönelik cezalandırıcı tedbirler; kuşatma, sürgün, altyapı imhası “ceza” mantığı içinde gerekçelendirilir. Dehumanizasyon, toplu cezalandırmanın soykırım söyleminin ön şartıdır.

Çocukların ve Kadınların Hedefleştirilmesi: “Çocukluktan Çıkarma”

Dehumanizasyonun en ağır biçimi, bir topluluğun çocuklarına uzandığında ortaya çıkar. Nadera Shalhoub-Kevorkian, “çocukluktan çıkarma/unchilding” kavramını tam da bunu adlandırmak için geliştirir. Söylenmek istenen; Filistinli çocukların, çocukluğa dair masumiyet ve korunma statüsünden söylem olarak yoksun bırakılması; potansiyel bir tehdit, “geleceğin teröristleri” ya da “yok edilmesi meşru hedef” olarak kodlanmasıdır. Çocukluktan çıkarma, dehumanizasyonun nesiller arası boyutudur. Sadece mevcut olan değil, düşmanlaştırılan kitlenin, topluluğun geleceği de yarını da hedeftir.

Çocukların hedefleştirilmesi, dehumanizasyon-soykırım bağının en görünür ve en savunulamaz tezahürüdür; çünkü “çocuk” kategorisi, evrensel ahlaki sezgide masumiyetin ve korunma hakkının en güçlü taşıyıcısıdır. Bu kategorinin dahi söylem olarak aşındırılabilmesi, dehumanizasyonun ne kadar derine işleyebileceğinin kriteridir. Soykırımcının konseptinde, siyasal argümanları arasında korunmaya değer çocuk yoktur; yalnız ve yalnız geleceğin eli silahlı teröristi vardır. Hatta bu söylem o kadar derinlerde işlevselliğe sahiptir ki, soykırımcı İsrail’in sıradan bireyleri bile çocuk ölümlerine sevinç naraları atabilecek denli vicdansızlaşabilmişlerdir. Zaten incelemelerde özellikle çocukların hedefleştirildiği ve bilhassa göğüs ve kafadan ölümcül surette yaralara maruz bırakıldıkları saptanmıştır. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) yaşanan durumu “akıl almaz bir dehşet” olarak nitelendirmiştir.

Srebrenitsa: “Güvenli Bölge”den Soykırıma

Srebrenitsa, Temmuz 1995’te, BM Güvenlik Konseyi tarafından resmen “güvenli bölge/safe area” ilan edilmiş, hafif silahlı bir Hollanda BM taburunun konuşlandığı bir enklavdı (korunaklı lokalize bölge). Birleşmiş Milletler askeri gücüne rağmen, Sırp güçlerinin enklavı ele geçirmesinin ardından, askerlik çağındaki yaklaşık 8.000 Boşnak Müslüman erkek sistematik olarak ayrıştırılıp katledildi. Kadınlara ise tecavüz edildi; çocuklar ve yaşlılar işkenceye maruz bırakılarak sürüldü.

Srebrenitsa’nın dehumanizasyon açısından dört basamağı vardır. Birincisi; “söylemsel hazırlık”. Katliam, soykırım, on yılı aşkın süredir üretilen dehumanizasyon söyleminin maddi sonucuydu, hadise boşlukta ve nedensiz gerçekleşmedi. İkincisi; “güvenli bölgenin trajik ironisi”. Uluslararası bir koruma vaadi, fiilî bir korumaya dönüşmedi; uluslararası mevcudiyet, soykırımı önlemeye yetmedi veya önlemek istemedi. Üçüncüsü; “yöntemin bütünlüğü”. Erkeklerin öldürülmesi ile kalan nüfusun sürülmesi, topluluğun o coğrafyadaki varlığını sonlandırmaya yönelik tek bir kasıtlı planın iki yüzüydü. Dördüncüsü; “gecikmeli adalet”. Srebrenitsa soykırım olarak hukuken tanındı; ancak bu tanıma katliamdan yıllar sonra geldi.

Ruanda: Medya, Tahrik ve Hızlandırılmış İmha

Ruanda, dehumanizasyon-soykırım bağının en yoğunlaşmış ve en hızlı işlenmiş örneğidir. 1994’te, yaklaşık yüz gün içinde 500 bini aşkın Tutsi ve ılımlı Hutu öldürülmüştür. Mahmood Mamdani’nin gösterdiği gibi, Hutu ve Tutsi kategorileri sömürgeci yönetim tarafından ırksallaştırılmış ve siyasallaştırılmış kimliklerdi; soykırım, bu sömürgeci mirasın siyasal krizle birleşmesinin ürünüydü.

RTLM radyosu (Radio Télévision Libre des Mille Collines) ve Kangura gazetesi 1994’teki Ruanda Soykırımı sırasında ırkçı ve kışkırtıcı yayınlar yaparak Tutsi sürgün gruplarını tanımlamak için, Ruandaca’da “hamamböceği” anlamına gelen “inyenzi” yaftasını kullanarak topyekûn bir tehdit olarak göstermişler. Sonunda ise doğrudan imha çağrısı yaparak bir soykırım söylemi üretmişler. Bu kanallar, Hutu aşırılıkçıları tarafından tüm Tutsi nüfusunu dehumanize edip hedef göstermek amacıyla nefret söylemi ve propaganda aracı olarak kullanılmıştı. Ruanda soykırımı, dehumanize edici söylemin yalnızca bir “ortam” değil, kovuşturulabilir bir suç olduğunun hukuki delilidir.

Gazze: Dünyanın Şahitliğinde Katliam

Gazze’de Siyonist İsrail’in acımasızlığı, Siyonist ideolojinin tarihi Filistin topraklarındaki işgal ve istilasının zulümde zirveye çıkan katliamlarının resmidir. Judeo-nasyonalizm (Yahudi milliyetçiliği)’in Siyonizm ideolojik organizasyonuyla Filistin’de 1948’den beridir sürdürdüğü işgal ve istilası ile insanlığa musallat bir bela olduğunu beyinlere kazımıştır. 1948 savaşı esnasında, Filistin nüfusunun yarısından çoğu (yaklaşık bir buçuk milyon) İsrail askerleri tarafından vatanlarından kovulmuştur. Bu zaman diliminde yaşanan hadiseler, Filistinliler tarafından “Nekbe” (Büyük Felaket) diye isimlendirilmiştir. Bu tarih, Filistin halkı için acı ve trajediyken Siyonist İsrail nazarında ise bağımsızlık ve doğuş günün olarak benimsenmiştir. Ayrımcılık ve insan hakları ihlalleriyle özdeşleşmiş modern İsrail sömürgeciliği, ideolojik söylemlerle askeri hareketi içselleştirip zulmü her şeye rağmen yaygınlaştırarak işgali sürekli hâle getirmiştir. Şimdi ise dünyanın gözü önünde, herkesin tanıklığında “Ashab-ı Uhdud” benzeri bir katliam gösterisi cereyan ederken suskunluk sarmalında bir seyirci kitlesi, olayın şahitleri olarak tarihe geçmiştir. Binlerce belge ve tanık bu soykırımın gerçek bir jenosit olduğunu ortaya koymaktadır. Toplu ölümler, askeri abluka, inhisar altında yaşam damarlarını kopartarak açık bir hapishanede mazlumlar; nefessizliğe, gıdasızlığa mahkûm edilmişlerdir. Gazzelilerin yok edilmesine yönelik tasarlanan hayatlar, çerçevelenen şartlar açık hapishanenin yenilenmiş kurallarıdır. Siyonist İsrail, tedricen Filistinlileri katletmeyi tasarlayarak günbegün acımasızlığını vahşice uygulamaya sokmanın gayretinde olmuştur. Gazze bir toplama kampına çevrilmişken, onu savunacak yerel savunma gücüne müsaade edilmeksizin öldürücü savaş balyozu sürekli başlarına inmeye devam etmektedir. Amaç, bölgenin etnik temizliğini temin hususunda, yerli halklara şiddet uygulayarak göçe zorlamaktır. Doğrudan işgal senaryoları, bütün askeri gücüyle pervasızlık, cüretkârlıkla en üst seviyede sahnelenmektedir.

Karşılaştırmalı Eksenler: Kuşatılmış Enklav, Uluslararası Mevcudiyet-Başarısızlık, İnkâr

Üç vaka (Gazze, Bosna, Ruanda), yinelenen bir yapı sergiler.

Söylemsel hazırlık ekseni: Üç örnekte de kitlesel şiddet, hedef grubu insanlıktan çıkaran ve dinsel-etnik bir “tehdit” olarak kodlayan, kurumsal olarak üretilmiş bir söylemin ardından gelmiştir. Söylem, şiddetin nedeni değil, ama olmazsa olmaz zeminidir.

Kuşatılmış topluluk ekseni: Srebrenitsa coğrafi olarak kuşatılmış bir enklavdı; Gazze, kara, deniz ve hava abluka altındaki yüksek yoğunluklu bir bölgedir; Ruanda’da Tutsiler yol kontrol noktalarıyla bölünmüş bir ülkede sıkışıp kalmıştı. Kuşatılmışlık, hedef nüfusu kaçış imkânından yoksun bırakarak imhayı kolaylaştırır.

Uluslararası mevcudiyet-başarısızlık ekseni: Srebrenitsa’da BM “güvenli bölgesi” ve BM birliği vardı; Ruanda’da bir BM barış gücü (UNAMIR) konuşluydu; Gazze, Uluslararası Adalet Divanı (ICJ)’nın üç ihtiyati tedbir kararının ve yoğun uluslararası ilginin nesnesidir. Üç örnekte de uluslararası kurumsal mevcudiyet, fiilî bir koruma sağlamaya yetmemiştir. “Seçici sessizlik” ve “uluslararası hukukun politikleşmesi” tartışmasının en önemli dayanağıdır.

İnkâr ekseni: Stanton’ın Ten Stages of Genocide/ Soykırımın On Aşaması modelinde denial/inkâr, soykırımın son aşamasıdır ve sıklıkla olgunun kendisiyle eşzamanlı başlar. Srebrenitsa’da Sırp yetkililer katliamı yıllarca inkâr etti ve bazı çevrelerce hâlâ inkâra devem ediliyor. Gazze’de ise soykırım nitelendirmesi İsrail ve müttefiklerince kesin biçimde reddedilmektedir. Soykırımı İnkâr, dehumanizasyonun zaman olarak en uzayan biçimidir.

Çifte Standart, Seçici Sessizlik ve Tanınmayan Yas

Nazilerce uygulanan Yahudi soykırımı sonrası uluslararası evrensel söylemin sloganı “bir daha asla/never again” olmuştur. Uluslararası toplumların, kitlesel katliamların ve insanlığa karşı suçların gelecekte yaşanmaması taahhüdünü ve ahlaki sorumluluğunu ifade eder. 1948 Soykırım Sözleşmesi, bu vaadin hukuki anlamda cisimleşmesi niteliğindeydi. Ancak Srebrenitsa, Ruanda ve Gazze, bu vaadin, taahhüdün pratikte ne kadar kırılgan ve taraflı uygulandığını göstermesi açısından manidardır. “Bir daha asla” pratikte ise çoğu zaman “bazıları için, kimileri için bir daha asla” olarak işlemiştir. Bazı toplulukların acısı, uluslararası sistemde anında tanınıp kınama ve karşı eylem üretirken; başka toplulukların özellikle Müslüman ve Küresel Güney topluluklarının acısı gecikmeli, şartlı tanınır ya da asla hiç tanınmaz. Bu seçicilik Oryantalizmin kuramsal ve çağdaş İslamofobi’nin kurumsal kalıntısıdır. Ruanda’da uluslararası toplumun eylemsizliği bu çifte standardın en sık anılan örneği olmuştur; aynı eleştiri bugün Gazze bağlamında yinelenmektedir. Tekrardan soykırım pratiği dijital mecralara seyirlik babından bütün acımasızlığıyla canlı canlı işlenmeye devam etmektedir.

“Seçici sessizlik”, uluslararası toplumun, dünya kamuoyunun belirli vahşetler karşısında diğerlerine gösterdiği duyarlılığı göstermeyerek sessiz kalmasıdır. Yahudiye gösterdiği hassasiyeti ve ihtimamı diğerlerinden ve özellikle Müslümanlardan, Filistinlerden sakınması ve göstermemesidir. Bu seçici sessizlikte, imtiyazlı ve sıradan topluluk ayırımının bir sonucu olarak çifte standart vardır. Dünyayı tasarlayan egemenler ve hempalarının acısı en ince ayrıntısına kadar işlenir, gümdenleştirilir; ama, gariplerin ezilmiş halkların acısı, acı statüsüne çıkarılma fırsatı yakalayamaz. Onların acısı, acı ve ızdırap olarak duyumsanmaz, kâale bile alınmaz.

Bu sessizlik masum değildir, bir tür dehumanizasyon pratiğidir; çünkü hangi ölümlerin “haber değeri” taşıdığını, hangi acıların “kamusal yas” hakkına sahip olduğunu, egemenler eşitsiz biçimde dağıtırlar ve belirler.

Gazze bağlamında bu, somut bir olgudur. Ateşkese rağmen süren saldırlar ve katliamlar, insani yardımın kararlaştırılan düzeyin altında kalması, sağlık sisteminin kademeli çöktürülmesi, hastanelerin bombalanması, bütünüyle nüfusun yerinden edilip yardıma bağımlı kalması, BM organlarınca bile defalarca rapor edilmiştir. Buna karşın uluslararası tepkinin yoğunluğu, başka kriz bağlamlarındakiyle kıyaslandığında, yetersizlik, duyarsızlık ve lakaydilik barındırmaktadır. Dünya, maalesef bu acıya karşı üç maymunları oynarcasına kayıtsız kalmıştır.

Sonuç

Dehumanizasyon, soykırımın hem ilk işareti hem de son aşamasıdır. İzlenen süreç, hedef grubu insanlıktan çıkaran bir söylemle başlar ve olgunun inkârıyla yani kurbanların acısının insani gerçekliğinin reddiyle son bulur. Dehumanizasyon, ahlaki sınırları gevşeten bir psikolojik teknoloji, özel kastı ele veren bir hukuki delil ve aç bırakmadan sürgüne uzanan maddi pratikleri meşrulaştıran bir söylemsel zemindir.

Srebrenitsa, soykırımın “güvenli bölge” ilan edilmiş, BM birliğinin konuşlandığı, uluslararası toplumun gözü önündeki bir enklavda dahi gerçekleşebildiğini göstermiştir. Bu, en rahatsız edici derstir. Şahitlik tek başına koruma sağlamaz. Gazze’ye ilişkin hukuki tartışma yıllarca sürecek ve nihai hükmü ancak gelecek verecektir. Dehumanizasyonun işlevini teşhis etmek için nihai hükmü beklemek gerekmez; beklemek, önleme yükümlülüğünün kendisine ihanettir. “Bir daha asla”nın bir slogan olmaktan çıkıp bir norma dönüşmesi, ancak insanlıktan çıkarma söyleminin kime yöneldiğine bakılmaksızın bir tehlike işareti olarak ciddiye alınmasıyla mümkündür. Gazze’de naklen dünyanın şahitliğinde soykırım pratiği uygulanırken yaşanan sessizlik; ölüm sessizliğinin, vicdansızlığın, merhametsizliğin asıl insadışılaşmanın göstergesidir.

KAYNAKÇA

Achille Mbembe, Necropolitics (Duke University Press, 2019); ayrıca bkz. Mbembe, “Necropolitics,” Public Culture (2003).

Albert Bandura, “Moral Disengagement in the Perpetration of Inhumanities,” Personality and Social Psychology Review (1999).

Daniel Bar-Tal, “Delegitimization: The Extreme Case of Stereotyping and Prejudice,” Stereotyping and Prejudice içinde (Springer, 1989).

David Livingstone Smith, Less Than Human: Why We Demean, Enslave, and Exterminate Others (St. Martin’s Press, 2011).

Edward S. Herman & Noam Chomsky, Manufacturing Consent (Pantheon Books, 1988).

Edward W. Said, Orientalism (Pantheon Books, 1978); The Question of Palestine (Times Books, 1979).

Feierstein, Genocide as Social Practice (Rutgers University Press, 2014).

Frantz Fanon, The Wretched of the Earth(Yeryüzünün Lanetlileri) (Grove Press, 1963 [Fr. 1961]).

Giorgio Agamben, Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life (Stanford University Press, 1998); State of Exception (University of Chicago Press, 2005).

Greg Philo & Mike Berry, Bad News from Israel (Pluto Press, 2004); More Bad News from Israel (Pluto Press, 2011).

Herbert C. Kelman, “Violence without Moral Restraint: Reflections on the Dehumanization of Victims and Victimizers,” Journal of Social Issues (1973).

https://www.genocidewatch.com/tr/tenstages,
https://genocideeducation.org/wp-content/uploads/2016/03/ten_stages_of_genocide.pdf

https://www.icty.org/en/press/radislav-krstic-becomes-first-person-be-convicted-genocide-icty-and-sentenced-46-years

Judith Butler, Precarious Life (Verso, 2004); Frames of War: When Is Life Grievable? (Verso, 2009).

Mahmood Mamdani, When Victims Become Killers (Princeton University Press, 2001).

Michael A. Sells, The Bridge Betrayed: Religion and Genocide in Bosnia (University of California Press, 1996);

Nadera Shalhoub-Kevorkian, Incarcerated Childhood and the Politics of Unchilding (Cambridge University Press, 2019).

Nadera Shalhoub-Kevorkian, Security Theology, Surveillance and the Politics of Fear (Cambridge University Press, 2015).

Nick Haslam, “Dehumanization: An Integrative Review,” Personality and Social Psychology Review (2006).

Norman Cigar, Genocide in Bosnia: The Policy of “Ethnic Cleansing” (Texas A&M University Press, 1995).

Patrick Wolfe, “Settler Colonialism and the Elimination of the Native,” Journal of Genocide Research (2006)   

Robert Jay Lifton, The Nazi Doctors: Medical Killing and the Psychology of Genocide (Basic Books, 1986).

Zygmunt Bauman, Modernity and the Holocaust (Cornell University Press, 1989).

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz