Baba Oğul İran’a Seyahat (1)

0
76

Dari’us-Zerdüşt-Niçe-Hafız- Espresso -Şia-Ehlisünnet

Seyahat hedefsiz dolaşma anlamına da gelir. Arapça saha (serbestçe gezdi, dolandı) fiilinden türetilmiştir. Oğlum Sanberk’le kelimenin anlamına uygun olarak bir hafta İran’da bir nevi hedefsizce serbestçe gezdik dolandık. Amerika-İsrail’in ortaklaşa yaptığı ilk saldırının hemen akabinde İran’a gittik. Zor anlar olsa da total olarak iyi vakit geçirdik. Hoş düşüncelere daldık. Kanıt bulamadım ama seyahatin sıhhatle bir bağı var sanki. Çünkü kronik diyebileceğim ağrılarım dindi.

İran gezisi için daha Tahran uçağındayken misafir olmanın güzelliklerini yaşamaya başladık. Sanberk’in yan tarafında oturan Urmiyeli Muhsen yardımını esirgemedi. Peşin yargılarımız: Katı bir rejim, dolandırılma, kandırılma… Tedirginlik dışarıdan belli oluyor. İndik sağ olsun Muhsen bizi kimseyle muhatap ettirmedi. Taksi uygulamasından taksi çağırdı. Yabancı parada hesap yapmayla uğraşmayalım diye küsurat bozuklukları da bize verdi. Batı’da, ABD’de böyle bir cömertliğe rastlamadım. Karl Marks, Hegel felsefesini ayakları yukarı bakan masaya benzetir ve masayı tekrar ayakları üzerine oturttuğunu iddia eder. Marks’ın bu analojisinden mülhem, Ziya Paşa’nın meşhur şiirini (bana göre) hakiki durumuna getirme zamanı.  

Gezdim mülk-i İslam’ı beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım diyar-ı küfrü bütün viraneler gördüm.

Matrix’ten Kafasını Dışarı Uzatan ne Görür?

Sinemanın sanatının nitelikli örnekleri arasında yer alan Matrix filminde bilinci aydınlanmış kişi yemyeşil cennet gibi bir bahçede oturan adamın görüntüsünü öğrencisine gösterir, “Bu görüntünün gerçeğini görmek ister misin?” akabinde atom bombası sonrasını andıran bir çukur, renksiz metalimsi, ölü bir görüntü belirir. Mesaj şudur: ” Görüntüye bakıp hüküm verme.” Bir gezgin ferasetle bakarsa çok yüceltilen zengin popüler destinasyonların aslında göründüğü gibi olmadığını fark eder. Şiraz’ın toprak sıvalı evlerinin sıralandığı dar sokaklarında avare avare dolaşırken daha önce gezdiğim Los Angeles’teki Beverly Hills semtinin iki tarafı palmiye ağaçlarıyla sıralı, cetvelle çizilmiş hatasız gibi görünen sokakları aklıma geldi. Etrafı devasa duvarla çevrili milyonlarca dolar değerinde ama ölüm sessizliğinin hâkim olduğu Beverly Hills malikânelerinin renkleri soldu adeta bir ölüm çukurunda; süslü bir Roma lahdine dönüştü. İnsan insanla var olur ve hayat iki kişiyle başladı. Metafizik diyalektik şöyle: Beverly Halis’in steril insansız sokakları ve Şiraz’ın hayat fışkıran herc ü merc çarşıları. Matrix’i çözen için var olmak/hayat yani iyilik Şiraz’dır; yokluk/ölüm yani kötülük Beverly Hills’tir. Vardığım ilke: Popüler lafları referans alarak asla hüküm verme.

İran’ın para birimi karışık, tam çözemedim. Riyal, resmi paranın adı. Enflasyondan dolayı sıfırları akılda tutmak mümkün değil. Sıfırları atılmış hali Toman adıyla piyasada. Hesap görülürken Riyal kullanılıyor. 200’lük tomanları çıkarıyorduk “bunlardan kaç tane verelim? Kilit çözülüyordu. Söz de başka fiilde başka olunca kafamız dağılıyordu. Tıpkı yazılışı başka okunuşu başka olan İngilizceyi öğrenemediğim gibi. Dört ay Amerika’da kaldım hâlâ “yes no” tarzanca ıyıklıyorum.

Kuralsız Trafik Daha mı İyidir?

Neyse kendimizi dışarı attık. O gün yaklaşık 33 km yürüdük. Tahran trafiği bizi hayrete düşürdü, bize göre kuralsız bir trafik vardı lakin hiç kaza görmedik. Benim tezim: Doğu ülkeleri Batı’nın kurallarını kopyalamakla hata yapıyor. Bünyeye uymayan bir durum beraberinde kızgınlık hırçınlık ve nihayetinde telafisi olmayan kaza ile sonuçlanıyor. Yürürken sinirlendim düşündüm: “Kurallar, kurallar, batsın kuralınız. İşte kuralsız bir trafik ama kazasız öfkesiz kornasız (bize göre).” Hakikaten her taraftan araç çıkıyor. Tersten, yandan, cümle yönlerden trafiğe karışıyor. Tıpkı yönlerin bulunmadığı uzay boşluğu gibi. Tek tük korna sesleri duyuluyor. Tam bir kuantum süper pozisyonu; üçüncü ihtimali dünya gözüyle görmek gibi. Dip dünyada (atom seviyesinde) kural demek maceranın sonu demek, ölüm demek, hareketsizlik demek. İnsana uyarlarsak niyetinin/düşündüğünün katı bir halde karşına dikilmesi demek. Hiç kaza görmedik desek yeridir. Hızla akan araçların, motosikletlerin arasından karşıya geçtik, İranlılara bakarak yaptık bunu. Neden bir şey olmadı diye şaşkın şaşkın birbirimize baktık.

İransel kartı almak için gittiğimiz ofiste yanımızda sıra bekleyen kişi “siz misafirsiniz ücretinizi ben ödemek isterim” dedi. Israr da etti, teşekkür ettik. Sanberk’in yanına yanaşan tatlı çıtı pıtı örtülü bir kız tercümede yardım edebilirim, dedi. Sanberk’in tespiti “Bu kızların sesi şiir gibi sadece sesini dinlemek bile insanı mest ediyor.” Farsçanın şiir dili olduğunu bilmeden dilin ruhunu sezmesini takdir ettim.

Romantik çocuk, Şirazlı Hafız’ın mezarında bahçede oturduk şiirlerinden okudu, gözyaşlarını tutamadığını fark ettim.

-Şiirdeki renge, hayale bakma hafız,
-Sadece boş levhayız, dokundukça çınlarız.

Beytini okuyunca ben de duygulandım. Yaratışın başlangıçta niteliksiz olduğunu dile getirmesine hayret ettim. Hafız bir şair değil derin bir düşünür aslında. Günümüz dalga fiziği bu durumu açıkça ortaya koyarken Büyük metafizikçi Sadrettin Konevi’nin varlığın başlangıcı için kullandığı Heyûlân’ul-vasf kavramı da aklıma geldi. Dahası son satır “Bilgi nereden geliyor?” sorusuna modern fiziğin verdiği “Bilgi irtibatın/iletişimin sonucudur” cevabını hatırlattı.

Yedi günlük yolculukta ben hep Türkçe konuştum Sanberk ise İngilizce konuştu. Ben insanların isteklerini kendi dilleriyle dile getirebileceğini ve muhatabın bunu anlayacağını iddia ettim. Buna istinaden hep Türkçe konuştum. Dolaylı olmayan, kaynağından kopup gelen eylemlerimiz samimidir hakikidir anlaşılmaması enderdir. ”Şundan bir tane ver. Otel güzel. İran harika, Havaalanına nasıl giderim? Bu kaç para? gibi. Türkçe konuşarak başlayan diyalog hemen, sorry sorry kelimesiyle kesildi. “Yapma tam anlıyordu sen kestin. Avrupalı beyaz adamı oynamayı bırak. Biz kara esmer insanlarız.” Hakkaten defalarca (oralı olduğumuzu sanarak) bizimle Farsça konuştular, ben Türkçe cevap verdim. Sanberk Bey, hep havalı havalı “Wı ar Turist no farsi” cümlesiyle sıcak karşılaşmayı İngiliz soğukluğuna çevirmeyi başardı. Bazen de “Siz Türk müsünüz” diyenler oldu. Azerilerle Türkçe konuştuğumuz oldu. Bir de ayrılırken hoş geldiniz diyorlardı. İlginç geldi bana.

Erdebil Usulü Amerikano ve Sırrı Çözdüm

Yol üstü kahve molaların birinde Sanberk, İngilizce iki Amerikano kahvesi istedi. Ben de Türkçe bir şeyler mırıldandım. Kasada duran genç bana dönerek Türkçe “Bu adam konuşmasın seni dinliyorum” dedi. Erdebilli Azeri genç bize iki espresso verdi. “eee suyu” deyince. Dışarıda sıcak su kazanını gösterdi. “Suyu kendiniz koyuyorsunuz”. Vay be nihayet sır çözüldü benim için! Yıllardır az sulu olsun çok sulu olsun dünyaca meşhur kahvecilerde çok tartıştım baristalarla. Hatta ağız dalaşını geçen ve şikâyetle sonuçlanan vakalar bile var. Kahve içenler bilir, amerikano kısa çekim (ristretto), uzun çekim (lungo) gibi çeşitlerle servis edilir. Kahve çok basit bir içecektir. Su, kahve (espresso) katkı istersen süt. Kitaplar var, gurular var, barista kursları var, gurmeler var ve bir literatür var. Bol bol pazar laflarının geçtiği yazılı görüntülü medya kanalları var. Var da var. Hepsi gereksiz bence. İnsanlar ayrıntılara dalarak kendilerine zahmetsiz meslekler ediniyor. Boş işler.

İran bir kadınlar ülkesi. Hayatın her alanında kadınları gördük. Sosyalleşme cesareti had safhadaydı. Tahran’daki ulusal müzenin dükkânını işleten epey uzun anlaşılmaz ismi olan esmer kadın “Türk müsünüz lütfen dönüşte dükkâna gelin biraz konuşalım” dedi. Makyajsız gülümseyen esmer yüzü insanda sevgi uyandırıyor. Dükkânda epey lafladık. Bir şey satmaya çalışmadı. Birkaç değersiz şey aldık.

Bir kasaba havasında olan Kaşhan’da kaldığımız oteli işleten genç kız ilgisiyle bizi mahcup etti. Sanberk, konuşurken ben uzaklaştım bu fazla alakadan. Fazla alaka veya övgü elimi ayağımı bağlar. Ne yapacağımı bilemem. Ayrılırken üç dolar bahşiş bıraktık Fatima çok sevindi paradan değildi sanırım bizim ona değer vermemizden. Elleriyle yaptığı iki dilim çikolatalı keki Sanberk’e verdi. Dış kapıya kadar geldi. Ben kaçarak çıktım otelden. Otellerde iki kişi ortalama 15-25 dolar arası.

“Masum” İmam Var mı?

Kum kentini Şia ehli adeta kutsal sayar. Fatıma-ı Masume Türbesi buradadır. Hristiyanlıktaki aziz/azize kavramıyla eşdeğer bir durum söz konusu. Masumluk Şia’da esaslı bir konudur. Ehlisünnetle fikir ayrılığının mihenk noktasıdır. On ikinci imam Hz. Mehdi’nin emriyle yapıldığına inanılan Cemkeran Camii avlusunda Sanberk e bildiğim kadarıyla Şia ve Ehlisünnet arasındaki anlaşmazlıkları aktarmaya çabaladım. İki rekât namaz kıldıktan sonra secdeye konan taş ilk soruyu oluşturdu. Bu Kerbela taşıdır. Hz Hüseyin’in şehadetini hatırlama amacı taşır, dedim. Metafiziksel okumasına gelince: Topraktan yaratılmayı hatırlamadır.  Eşitliği yani her insanın aynı seviyede olduğunu hatırlatır. Topraktan olmak insanın insana düşmanlığının temelden yanlış olduğunu insanın insana ancak yoldaş olacağını hatırlatır. Vahşi kapitalizmin “insan insanın kurdudur“ hayvanlaşma düsturunun tam aksini vaaz eder topraktan olmayı idrak etmek. Bu ilke evrim teorisini karşıtı değil insana hakikatini hatırlatan nübüvvetten neşet eden metaforik bir ilkedir. Namaz/ibadet bunları hatırlamayı iktiza eder. Hacı Bektaş, topraktan olmayı idraki son makam olarak görür. “Yetmiş iki milleti ayıplı görmemek” yani herkes tam, herkes şerefli ve kimse eksik değil. Bu makam topraktan olduğunu idrak edenlerindir. Tıpkı Allah’ın en alt boyut olan toprağa en yüksek olan ruhunu üfleyerek insanı meydana getirdiği gibi. Hacı Bektaş da en altta olana varınca en yükseğe çıkmış oluyoruz diyerek insanın varoluş paradoksuyla düşüncesini açıklamıştır. Paradoks olmazsa metafizik olmaz zaten.

Bana göre doğru yorum olan Ehlisünnette Cenabı Peygamber hariç makamı/görevi ne olursa olsun herkes hata yapabilir ve sözleri ya da din ağzıyla fetvası bağlayıcı değildir. İşte Şia’da on iki masum imam ve güncel olarak onların makamında oturan dini liderin sözleri bağlayıcıdır. Bu teolojik determinizm beraberinde seçkin bir din sınıfı ve dinin dejenere olmasını getirebilir. Ehlisünnet anlayışını ise şöyle özetledim: İnayet yani bizi Tanrı lütfuyla ve keremiyle yarattı ve aydınlığa taşır. Eylemlerimiz yaptıklarımız bizi necata ulaştırmaz. Tanrı yükümlülük altına girmez. “Tanrı var idi hiç bir şey yok idi” Hadisi her şeyin lütuf olduğunu gösterir. Olacaklar yani gelecek kaotik ve belirsizdir. Hava durumu dâhildir buna. Kuantum yasaları gibi düşünebilirsin. İnsanlar sadece hayır umarlar ve aklen yetkinleşmeye çabalarlar. Son nefese kadar kimse kurtulmuş değildir. Seçkin ruhban sınıfı doğal olarak bu iklimde oluşmaz. Önemli bir fark da (şekli ve düşünsel) ibadetler bela ve cehennemden kurtulmak için değil Tanrıyı tanıma (marifet) ve böylece sevme (aşk) ve yaklaşama için yapılır. Kimi inançlarda kurban başta olmak üzere ibadetler bu ontolojinin sonucu olarak Tanrının göndereceği bela ve musibetlerden azade olmak, emin olmak için yapılır. Bu çıkarımlar ehlisünnetin kader anlayışı ve Allah tasavvuru yüzeysel incelenirse bile ortaya çıkar.

İslam yayılırken yerel inançlardan etkilenmiştir. Bu coğrafyada da Zerdüştlüğün ve Hristiyanlığın etkilerini görmek mümkün. Masum imam inancı Hristiyanlığın aziz inancıyla benzer gözüküyor. Dini yaşamda ak-kara anlayışı yani gri alanın yokluğu sanırım Mecusilikte’ki düalizmden geldiğini düşünüyorum. Mecusilik’te iyi ile kötü, ışık ile karanlığın savaşı yaşamın özetidir.

Ehlisünnet anlayışında yaşam belirsizdir, gelecek belirsizdir bütün insanlar yolcudur. Dışarıdan bakarak (ahlak vb.) insanların Allah nezdindeki durumunu bilmek, hüküm vermek imkânsızdır. Kimin kurtulduğu veya ne olacağı bilinemezdir. İslam Peygamberi (La ilahe… diyerek) olan/ olacak olan her şeyi Allah’ın iradesine bağlayarak insanlığı hayali mitolojik kahramanlardan, şeytandan, cinlerden, ruhban sınıfından ve gökyüzü varlıklarının tahakkümünden kurtarmış ve bütünlüğü sağlayarak gücü sadece kadiri muhtar olan Allah’a izafe etmiş, madde ile düşünceyi birleştirerek kemali ortaya koymuştur. Diğer bir yazılışla bu tevhittir. İslam’ın temeli tevhittir. “Şah damarından yakın” diyerek İnsanı özgürleştiren bu ilkedir. Her insan aracısız direk Allah’la muhataptır. İnsan (yaratıcının keremiyle) şeksiz şüphesiz ve âmâsız, fakatsız bu bütünselliğe inanırsa necat bulur. Ehlisünnetin yaygın görüşüne göre kurtuluş Allah’ın inayetiyledir. Şia’da ise insanın yapı ettikleri merkezdedir. Mutezili yorumun da ehlisünnetten ayrıldığı başat nokta burasıdır. Ehlisünnette kimse masum değildir ki Âdem babamızın dünya macerası hatayla başladı. Hiçbir seçkin zümre yoktur ehlisünnet düşüncesinde. Ehlisünnetten kastım fıkıh/kelam ekolleri değil metafizik düşünce olduğunu özellikle vurguladım.

Sanberk, anlattıklarıma çok ilgi göstermedi. “Keşke Farsça bilseydim de şu mollalarla konuşsaydım” dedi.

Devam edecek…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz