Yaşamak şayet oksijen alıp karbondioksit vermek tarzı bir alışveriş değilse kişinin yaşadığı yere ve yaşama biçimine göre değişen bir şey olmalıdır. Sözgelimi İstanbul’da ikamet ediyor fakat yaşadığınız semtin dışına çıkmıyorsanız yaşadığınız şehir sizden alacaklı demektir. Yaşamak kelimesinin içini doldurmak ve hakkını vermek gerekiyor. İstanbul’da oturuyorum diyorsanız, oturduğunuz yerden kalkmadan İstanbul düşü görüyorsunuz sayılır. İstanbul sadece bir coğrafya değil aynı zamanda bir kültür ve medeniyet payitahtıdır. Neyi nasıl yaşayacağına yanından eksik etmediğin alışkanlıkların değil İstanbul’un ışıl ışıl taşları arasında parlayan gözü karar verir.
İstanbul’la yakın temas tartışmasız iyidir elbette. Fakat yine de bu şehri uzaktan sevmek bir başka güzeldir. Hasretle sevmek diye bir şey varsa bunu en iyi İstanbul’dan uzaklaştığınızda anlarsınız. Nereye gitsem İstanbul’u özlerim. Hangi şehrin türküsünü söylesem İstanbul tüter burnumda. Evet, kalabalıktır, gürültülüdür, betona teslim olmuştur, pahalıdır, fakat içine girdiğinde insanı çepçevre kuşatıp sarıp sarmalayan bir şey vardır. Ne onunla ne onsuz. İnsanın kendisiyle didişmesi gibidir İstanbul’la kavgası. Ne kadar bedeninin duvarlarını yumruklasan da kendinden kaçamazsın. Sevgi dilden gönle düşünce yaşamak hayata egemen olur. İstanbul’u yaşamak İstanbul’da yaşamaktan çok daha derinlikli bir şey.
Eğer yaşamak sizde alışkanlığa dönüşmemişse her sabah uyandığınızda yeni bir İstanbul’la karşılaşmaktır. İçinizdeki yabancılığı çeşitlendirip çoğaltmaktır İstanbul’da yaşamak. Siz büyüdükçe büyüyen, siz yürüdükçe yürüyen bir şehirdir burası. Karakteriniz yaşadığınız bu şehirle birlikte değişir, dönüşür ve gelişir. İstanbul’da doğsanız bile buna kendinizi ikna etmeniz kolay değildir. Ya Tonya’da doğduğunuzu söylersiniz ya Konya’da. Ne de olsa bu şehir doğduğun değil doyduğun yerdir.
Büyükşehirlerin en büyük sorunu “yetişme kaygısıdır”. Otobüse yetişmek, eve yetişmek, işe yetişmek, okula yetişmek, sınava yetişmek, uçağa yetişmek… Peşinden tüm hızımızla koştuğumuz her şey bu kaygıdan nasibini alır. İstanbul, yetişemeyenin arkada kaldığı, biletinin yandığı, sokağa çıkmaya utandığı bir şehir. Bankaya yetişmek kaygısından belli ki sokaklarında yürüme lezzetini tadamamışsınız. Aceleniz olduğu için yemeğinizi bile fast food atıştırmışsınız, ikindiyi kaçırmışsınız.
Şayet taşradan ya da şehrin varoşlarından çıkıp gelmişseniz size her gün bir başka tepeden kibirle bakan bir şehirdir İstanbul. Kırk katlı rezidanslara kafanızı kaldırıp baktığınızda gökdelenlerin heybeti karşısında kasketiniz yere düşer ve bu devasa kütle karşısında küçüldükçe küçülürsünüz. İstanbul’la ilişkinizin o kadar mesafeli olmasına dikkat edersiniz ki ölünce birçok insan gibi ruhunuzu kabul etmeyen bu şehre bedeninizi de teslim etmekten kaçınır ve doğduğunuz topraklara gömülmeyi vasiyet edersiniz.
İstanbul’da yaşamak oturduğu evin üst katından alt katına halı silkeleme, kapı önüne ayakkabı yığma ve gece gece sokak ortasında trafiği kapatıp kutlama yapmak, sağa sola silah sıkmak zevkinden mahrum kalmaktır. İstanbul içinde yaşattıklarını eşit kılmayan, eşit muamele yapmayan bir şehirdir. Belki de şair bu yüzden şu dizeyi yazmak zorunda kalmıştır: “Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet”
İstanbul’da yaşamak insanlara sürünmeden ya da sadece insanlara kedi gibi sürünerek yaşamaktır. Adam boyu insan dalgalarının altında ezilip boğulmamak için kalabalık caddelerde, çarşı pazar yerlerinde kulaç atmaktır. Otuz yıl aynı apartmanda oturup bir cümlecik iletişim kurmadığınız komşulara sahip olmaktır.
İstanbul başkalarının yaşantılarına heveslenerek, başkalarının malını mülkünü seyrederek, evlerini, arabalarını ve bahçelerini seyrederek orada yaşıyormuş gibi yapanların şehridir. Yaşamakla ikamet etmek ve oturmak arasındaki ışıltılı farkın ayırdına varanlar bu “mış gibi”likten biraz olsun sıyrılmış olurlar.
İstanbul’da yaşamak bir acıya ve de kiracıya kiracı olmaktır. Hiçbir araba sizin oradan geçmez, hiçbir kampanya sizin için yapılmaz ve hiçbir hayalin içerisinde siz yoksunuz. Rahat döşeklerde sürgün, kurulu sofralarda doygunsunuzdur. Yahya Kemal’in İstanbul’u çok masraflı, Necip Fazıl’ın İstanbul’u çok uzaktır. En iyisi yine Orhan Veli’nin deyip geçersiniz. Sade insanın İstanbul’unda gürültüsüz patırtısız, tantanasız, şatafatsız yaşayıp gitmeyi göze alırsınız. Göz beğeni oranı değil, misafir odasıdır artık.
Dünyaya dönük cennetiniz ne kadarsa İstanbul’unuz da o kadardır!





