Örnek Şehir
Toplumlar farklı renk, etnik yapı, dil ve inançlara sahip olsalar da tarihin insanlığa yürüyüşünde istikamet tek kalmıştır. Her coğrafyanın Âkilleri; aktarılmış, deneyimlenmiş veya mülhem bilgilerin analiz ve sentezlerini yaparken benzer mantık yöntemlerini kullanmıştır. Birkaç on yıl öncesine göre tama yakın okuma ve anlama kabiliyeti, kullanılan dilin iklimsel koşullarını idrake yetmektedir. Çoğu sükûnetin nedeni kabulleniş değildir. Sessizliğin kronolojisi havf ve recâ ritminin eşikleri arasında kendini korur.
“On Akıl” meratipinin mucidi olan Farabi; mantık ilminin insanlığı doğru istikamete götüreceğini ispata çalışır. Ona göre, kabileler kadar çeşitli diller olsa da zihnin kullanacağı mantık tekdir. Bazılarının farklı dil düzeylerine göre demagoji yapmaları, ötekilerin aklıyla alay etmesi müptezelleri haklı kılmaz. Yüksek rakım sahiplerinin mantık ilmine gösterdikleri ilgi ve verdikleri değer belirleyicidir. Platonu anımsatan Farabi’nin “Örnek Şehir Projesi”nde; Reis; bünyesi sağlam, zeki, ilim sevgisi olan ve adaleti koruyan biri olmalıdır, der. Bu tanımlama ile mümkünü açıklasa da bahsini ettiği reisin bulunduğu makamdan vahiy ve ilham alabileceği faal aklın mertebesinde olmasını eklemesi imkânları zorlar. Ne platonun ne de Farabi’nin ideal devlet başkanlık ölçülerinde bir vaka tarihi kayıtlara geçmemiştir. Bu gerçekliği kabullenen her üst makam; değerlendirme ve eleştiri denkleminde anlama marifeti gösterebilir. Mahalle içindeki direnç ve mahalle dışındaki muhalefet gelişme ve iyileşmede kıymetli bir rehberlik malzemesidir. Anlatabilenlerin sustuğu veya susturulduğu rejimin adı bellidir.
İlk Feleğin Secdesi
İlk Arap filozofu kabul edilen Kindî, felsefenin mantığı üzerinden ilahi bilgiyi yüceltmeye çalışırken zamanın din âlimleri onu delaletle suçladı. O ise kestirmeden sözde bu âlimleri din tüccarı olarak tanımladı. Kindî, “İlk Feleğin Secdesi”ni ifade edişi ile tüm varlığın “eksiklerini tamamlamak” için hakikate teslimiyetin gerekliliğini ispatlıyordu. Gasp edilmiş konforun sahipleri tüm secdelere kıble olmak istediğinde secde sadece “itaat” anlamında kaldı. Basit bir soru ile konu izah edilebilir; itaat edilen, neye/kime benzer ya da farklılıkları nelerdir.
Nübüvvete inanmayan bir teist olduğu bilinen Zekeriya El-Razi; bütün insanların akıl yönünden eşit doğduğunu iddia eder, akıl yoluyla iyi ve kötü, faydalı ve zararlı ayırt edilebilir. Bu nedenle insanların rehberlere ihtiyacı yoktur. Yetişme ve eğitim programları insanı sürüden bir bireye mecbur eder, der. Sürüde kalma kolaycılığı sorgulama ve sorumluluk almaya tercih edildikçe, konfor kazanmış müptezel sözcüler sürüyü korku ve ulufeler ile manipüle eder. Kollektif veya bireysel aklın tembelliğini nübüvvete mal etmek insafsız bir yaklaşımdır. Çıkarlara göre nübüvveti hatırlamak, kullanmak ya da yok saymak peygamberliği inkârdan daha tehlikelidir.
Toplumun kahir çoğunluğu sürüde kalmayı güvenli bildiğinden hakikatti tehdit ve tehlike olarak tanımlaması anlaşılır bir durumdur. Bu sürü tipi, gerçeklikte oluşacak birlikteliğin kazanımlarını asla anlamayacaktır. Akli sorumluluk, bireyin içinde bulunduğu toplumu sorgulamayı gerektirir.
Devletin ilahlaştığı, paranın tek güç olduğu, Makyavelist düşüncenin rehber olduğu sistemlerde tanrı, insanlık ve adalet kullanılır. Öznelere ait tanımlar yer değiştirdikçe kaotik ortam sürü liderlerine istifade sundu. Yapıdaki işleyişin farkında olanlar, direnç ve teslimiyet arasındaki tercihe mecburdur. Onurlu dirençlerin akıbeti bellidir. Sesi kesilenlerin anlamlı hikâyeleri eskidikçe kıymetlenir. Bu bilgelerin trajik hayatları duyusal alanları etkilediği kadar düşünceleri pratik hayata aktarılmalıdır.
Hikâye şöyle anlatılır; Atina’nın dar sokaklarında şehrin en çirkin yaşlı bilgesi söylemleri ile herkesin dikkatini çeker gençler “biz ne yaşıyoruz” sorusuna cevap ararken mevcut düzenin müdavimleri ağıdan bir tas ile onu ölüme mahkûm eder. O aktaracağı tüm gerçekleri söylemişti. Dar ve sınırlanmış bu hayata tekrara girmeyecek kadar yaşlanmıştı. Sürünün liderlerini durduracak illaki bir cevabı vardı. Ancak o haksız yere verilen idam kararıyla sahneyi kapatmayı tercih etti. İlk feleğin secdesinde kalarak kıblesini değiştirmedi. Benzer hikâyeleri her kültürde bulmak mümkündür. Nerdeyse tüm medeniyetlerin çıkış alanı olan İslam coğrafyası, dar ve geniş alanda birçok inancı, dili ve kültürü bağrında taşımıştır, saklamıştır. Derin bir yorumlama kabiliyetine erişildiğinde, yaşamın gayesi en kolay burada keşfedilebilir ve uygulanabilir.
Mezopotamya ve İslam
Yan yana yaşayan toplumlar, iç içe büyüyen kültürler, medeniyetlerin inşasını getirdi. Aslında biri diğerinin anti tezi ya da devamıydı. Bilgeler hasbi niyetle, mantığın tüm sınırlarını zorlayarak boşlukları tamamlarken birileri hasmi bir yapıya hizmet etti. Ekosistem; benzerlikleri kaynaşma, farklılıkları tamamlama olarak tabiileştirmiştir. Yeryüzü realizmine aykırı her müdahalenin toplumsal fay ve depremlerini birlikte yaşıyoruz. Günün koşullarını karşılayan, geleceğe yol açabilen söylemlere ihtiyaç duyulabilir. Bilinmelidir ki cesur özgün söylemler de mevcut yapıya bir ekleme riski taşıyacaktır. İslam, coğrafyasını genişlettikçe kadim kültürleri ya içine aldı ya da onlardan etkilendi. Genel anlamda Mezopotamya özelde Süryani topluluğunun birikimleri İslam mütefekkirlerinin dikkatini çekmiştir. Mezopotamya İlkçağ felsefesi ile İslam düşünürleri arasında köprü görevini görmüştür. Yerleşik hayatın ve yazının ilk yurtlarından olan Mezopotamya’nın bilim, felsefe ve inanç konularındaki envanterleri tüm imhalara, çalıntılara rağmen varlığını koruyabilmiştir. Halkların en garip yaklaşımlarından biri, kendilerinden olmayan düşünürlere/âlimlere itibarı azaltmalarıdır. Farklı coğrafyalardaki zekâların Mezopotamya ve çevresinde toplanması tesadüfi olmasa gerek. Kimlik ayırımı yapmadan her deneyimden ve çalışmadan istifade eden zekâlar büyük sıçramalar yaşamıştır.
2500 yıl önce Ege kıyıları, ticaret ve sosyal etkileşimin en yoğun yaşandığı kentlere imkân veriyordu. Efesli Herakleitos içinde yaşadığı hayatı okumak ve anlamak adına keskin gözlemler ile “Sürekli akan, değişen, çarpışan, yenilenen bir yaşamın” felsefesini dillendiriyordu. Ona göre yoğuşan suni hayat, insanların gerçekleri görmesine fırsat tanımıyordu. Ege kıyılarının diğer kentlerinde de benzer yoğunluklar toplumu yapay bir hareketliliğin içinde boğarken, nitelikli düşünürleri de yaşadıklarını anlamaya zorluyordu. Belki o çağda sadece Ege kıyıları hayatın bu formatına maruz kalmıştı. Yaklaşık 1500 yıl sonra bu defa İslam coğrafyası, dinamik bir hayatın içinde varlığın boyutlarını okumaya ve onu anlatmayı tartıştı.
İslam medeniyeti tüm coğrafyaların ortak ve ayrık taraflarını birleştirerek insanlığa selameti vaat eder. Mütefekkirlerin külliyatları teoride bunu ispatlarken müptezellerin uygulamaları tüm sathı enfekte eder. Kabul edilmelidir ki İslam’ın naslarının özünden çok yorumlamaları, eklentileri hatta kasıtlı çarpıtmaları baskın durumdadır. Bir bütün olarak kabul edilecek böyle bir inanç yapısının sınırlarında kalmak kısır bir döngüyü kabullenmektir.
İslam’ın Kuran ve hadis ışığında aralanan anlam kapısı adeta ilk çağın tespitleri ile ötelere doğru ilerledi. Antik Yunan düşünürlerin ne demek istediklerini Mütezilenin-Eş’arilerin temsilcileri, Sühreverdi, Kindi, Farabi, Sina ve Rüşt gibi keskin zekâlar yorumladı. Dönemin kültür merkezlerinde adeta beyin fırtınaları esiyordu.
Hz. Muhammed’in (sav) vefatından takriben 150 yıl sonra etkin bir düşünce akımı oluşmaya başlar. Ayrılıkçı olarak tanınan Mutezile grubu Antik Yunan Felsefesinden de esinlenerek aklın sınırlarını zorlamıştır. Onların matematik ve fizikten çok metafizik ile ilgili düşünceleri, sosyal bilgilerden daha ziyade tanrının vasıf ve sıfatları ile ilgili tespitleri tartışma konusu olmuştur. Günün sonunda; Mutezile mezhebinin mütefekkirleri mahalle, sokak ve hanelerden kopuk yaşadıkları için yeryüzünde bir şehir kuramadı. 40 yaşına kadar Mutezile mezhebinin önemli bir temsilcisi olan Ebu’l-Hasan Ali El-Eş’ari; beklenmedik bir anda Basra camisinde halka hitaben “Mutezililikten tövbe ediyor ve bu gruptan ayrılıyorum” bildirisi ile düşünce akımı eksen değiştirmeye başlar.
Emevîler ve sonrası tüm iktidarlar saltanat yapısını merkeze alarak emperyal bir gaye edinmiştir. İslam’ın inkılabî yönü kontrol altına alınarak saltanatın hukuku öncelendi. Bayağı inançlarda yerleşik olan yaşam tarzı kabul gördü. Dünyevi nimetlere ve hazlara karşı aç kalan topluluklara cenneti, onları muhtaç ve çaresizliğe mecbur bırakanlara da cehennemi isteyerek basit bir akaidi içselleştirdi. Dönemin ilim otoriterleri avamın anlamayacağı konularda cebelleşiyordu. Bu manzara İmparatorlaşan Emevî İslam’ının işine geliyordu.
İslam tarihinde 10. yüzyılda ortaya çıkan İhvan-ı Safa adlı bir grubun varlığından bahsedilir. Bu düşünce akımının tartışılan konularından biri, insanların yeryüzüne iniş hikâyesidir. İnsan kendi yurdunda Tanrının koymuş olduğu yasağı çiğnedikten sonra yeryüzüne düşürülmek ile cezalandırılır. Tanrı ceza ile birlikte tövbe kapısını açık tutar. Düşme sırasında tövbe edenler yurtlarına geri çıkartılır. Tövbe etmeyenler yeryüzüne iner. Düşüşü tamamlayan ruh; İnorganik olan bitki, hayvan veya insan bedeni ile birleşir. Bunlardan en talihsiz olanı insanla buluşan ruh olarak belirtilir. Birçok inanç sisteminde bu hikâyenin benzer versiyonları bulunur. Yaratılmış Âdem’in yasağa uymaması şeytana bağlansa da gerçek neden Âdem’in daha fazla ilim alma ve ebedi olma isteğidir. İlme karşı tecessüs isteği, iktidara karşı ebedi olma hırsı insanlık tarihini dolduran iki önemli teşebbüstür. Anlaşılan Âdemoğlu yeryüzü ölçeğinde eğilim gösterdiği suçta ısrar etmektedir. Sorunun çözümü, sürekli göğe bakarak çalışan beyinlerin yeryüzünü, toplumu ve yönetimleri görebilmesidir.
Mevcut siyasal, kültürel ve ekonomik iktidarlar kazanımlarını korumak için düşünsel ve ahlaki gelişim ve iyileşme alanlarını adeta yasak bölge olarak kullanır. İhtiyaç dilinin sağlayacağı özgürlük yerine kullanıma açılmış literatüre hapis kalınır. Mahkûmlarca konuşulan çok şey hiçbir şey anlatmaz. Firari put kıran girişimler cesaret-korku harmonisini yaşatmaya yeterlidir. Korkulu perdeler ardında kralın çıplak kaldığı bilinecektir.
Sonuç
Her karakter, kapsam alanlarının dışında bıraktığı yapacaklarından beri değildir. Bu sorumluluk, ekstrem iki örnekle açıklanabilir. Asetist bir sûfî ile Ateist bir sofistin düşünmedikleri, söylemedikleri ve yapmadıkları şeylerden sorumlu tutulmaları, görünür hallerinden daha etkili olabileceği düşünülemez mi? Bir dindar ya da seküler illaki savaşmak zorunda değildir. Akli melekeler kullanılarak zulme karşı ortak sorumluluk alınabilir.
İdrakin boyutları duyuların sınırlarını aşarak sezgi ve ilhamların hududuna kadar genişleyince burhana (delile) dayalı ilimle yetinilmemiştir. Gerçekliklerin hacmi genleştikçe, alternatif doğrular çoğaldıkça alışılmışların müdavimleri rahatsız olur. Yönetimlerin tehdit ve tehlikeleri münzevi veya mahpus hayatlar biriktirse de müceddidi karakterler topluma hakikati işaret etmeye devam eder.
Vahiy literatürü, düşünürleri o kadar motive etmiştir ki bilim ve felsefe vahiy hakikatini ispatlamak için düşüncenin sınırlarını uçlara taşımıştır. Vahiy, bilim ve felsefeyi bağımsız veya eşdeğer görenler olsa da Farabi ve benzeri birçok düşünür vahyi üst mertebede değerlendirir. İlahi kelam, konumundan aldığı güç insanlığı sürekli diri tutmuştur. O, akla sürekli işaret etmiştir.
10. yüzyılda yaşamış Ali El-Hazin; tarih, medeniyetlerin, milletlerin ve devletlerin yükseliş ve çöküşlerinin belgesidir, der. Tarihin yoğuştuğu yerlerde fışkıran hakikatler günümüzde her coğrafyada yaşanmaktadır. Tekerrür, tarihin en acı tarafı olsa gerek. Âriflerin, âlimlerin peygamberlerin dizinleri mutlak ıslahı sağlayamadığı ortada. Bol peygamberli bir toplum olan İsrailoğulları, en taşkın/sapkın toplum olarak tarihteki yerlerini korudu. Bu peygamberlerden ikisinin şöyle bir hikâyesi vardır:
Hz. Yahya teyzesinin torunu olan Hz. İsa’ya neden bu kadar neşelisin, Allah’tan korkmuyor musun? der. Hz. İsa Hz. Yahya’ya hitaben Allah’tan ümidini mi kestin? diye cevap verir. Aynı memleketin iki peygamberi, halklarına selametin yolunu iki ayrı yöntemle sunar. Hz. Yahya, korku üzerinden düşüncelerini, söylemlerini ve eylemlerini zamanın sapkınlarına karşı cesaretle gerçekleştirir. Hz. İsa ise Allah’a karşı beslediği ümitle düşünce, söylem ve eylemlerinden ödün vermez. Çıkış kaynakları farklı hedefleri aynı olan bu iki peygamber, içinde yaşadıkları mevcut düzenin adaletini tartıştılar, iyilikleri besleyip çoğaltmaya çalıştılar. Kötülükleri besleyen sapkın ve barbar erkin kontrolünde gerçekleşen eylem, söylem hatta düşünceler sahte bir tatmin ile varlığını korudu. Farabi, hitap edilen kitlenin anlama ölçeği kullanılacak dilin seviyesini de belirlemeli demişti. O, hatipleri istedikleri gibi anlayanları da unutmamış olmalı. İyilerin kötülerden daha az, zayıf olduklarını kabullenmek zor..
Evet, İnsanlık hakikate karşı; düşünemediklerinden, söyleyemediklerinden ve yapamadıklarından sorumlu olmalıdır. Peki, Hz. Yahya ile Hz. İsa’nın akıbetleri ne oldu? İkisi de korkuyu da ümidi de inanç literatürlerinden çıkartan, Rabbi kullandıklarını zanneden Yahudiler tarafından infaz edildi. Yahudilerden çok, Yahudi zihniyetinin her coğrafyada insanlığı mustazaf duruma düşürdüğü de unutulmamalıdır. Acılar yarışırken mega kentlerin gürültüsü olağanüstü teknolojik gelişmeler hayretleri pasifleştirdi. Toplumsal huzur, adalet talepleri, eşit koşullar tüm zamanlardan daha fazla beklenir oldu.
2500 yıl önce Herakleitos, okuduğu hayatı kendi kendine anlattı. O, farkında olmasına rağmen toplumun kıyısında yalnız yaşamayı tercih etti ama söyleyeceklerinden geri durmadı. Belki de onun fark etmediği, değişmeyen tek olgu: yapay hayatın hakikatleri görmeyi engellemesi.






Uyumak mı kolay uyanmak mı..?!
Uyaran olursa uyanmak..
Derdi olmayana uyumak… ne dersiniz azzm.