Zerdüşt İlk Turda Elendi Niçe Onu Şampiyon Zannediyor
Kaşhan’da çöle gittik. Aracımızı rast gele bir noktada park ettik yürümeye başladık. O sırada içi kız çocuklarıyla dolu bir otobüs geçiyordu. Gayri ihtiyari baktım. Bir-iki tanesi çekinerek el sallar gibi yaptı. Benim el sallamamla hepsi cama yığıldı ve çılgınca el salladı. Hayatımda yaşadığım ilgi odağı olma durumunun zirvesiydi diyebilirim. Sanberk, bir tavşan gördü. Havada sıçrarken fotoğrafını çekmişti. Yılan izi gördü. Niçe’nin (Friedrich Nietzsche) yılan ve kartalı aklıma geldi. Niçe “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabında yılanı kartalın boynuna dostça dolanmış olarak tasvir eder. Oysa gerçek yaşamda bu ikisi amansız düşmandır. Niçe’nin bu metaforla zıtlıkların aşkın sevgi ile ortadan kalkacağını anlattığı söylenir. Kar-zarar algoritmasıyla çalışan akıl doğal olarak Niçe’yi anlayamaz. Niçe’nin “İyinin Ve Kötünün Ötesinde” kitabının sadece kapağı bile formsuz/beklentisiz ahlakı anlatmaya yeterlidir. Aslında iki büyük metafizikçi (Arabiy-Konevi) de formsuz/doğal ahlakın, ahlakın zirvesi olduğunu yazmıştır. Oysa Zerdüşt’ün kurucusu olduğu Mecusilik tam tersini vaaz eder. Hayatı keskin bir şirk yani düalizm üzerinden anlamlandırır. Yaşamın ışık ve karanlık yani iyi ile kötünün savaşı olduğunu, taraftarlarını iyinin yanında durmaya davet eder. Niçe gibi bütüncül düşünceyi benimsemiş birinin Zerdüşt’e mal edilen parçalı, bölünmüş zihinli bir insanı hedefleyen öğretiyi/kişiyi kitabına başlık olarak seçmesi ilginç. Zerdüşt’ün memleketinde, az da olsa öğretisine inananların bulunduğu bu coğrafyada gezerken böyle düşündüm. Ben Niçe ile Zerdüşt’ü zihnimde konuştururken Sanberk, çölle ilgili defalarca sonsuzluk gibi değil mi dedi. Az yürüdük döndük ama yetti düşünmemize. Arabaya dönünce bir iki laf attım konuşmak için üzerine alınmadı. Sessizce otele döndük.
Şunu anladım çölün ürkütücülüğü bir şey olmamasından, neredeyse üç yüz atmış derece simetrik olmasından dolayıdır belki de. Bir şey olmayınca yani cisim yok gibi, ses yok gibi, ufuk çizgisi o da bir çizgi yani. Düşünce otomatikman kendi üzerine dönüyor ve bu da ürkütücü. Düşüncenin kendisini düşünmek, kendini bilmek ve buradan Tanrıyı bilmek ya da Tanrıyı bilmek buradan kendini bilmek çölde olunca uygun olanlar için mecburi yön gibi duruyor.
Sanberk, çölle ilgili şöyle yazmış:
Çöl ve Geleneksel Ailenin Astronomi ile Açıklaması
“Çölde ayak izlerime baktım, etkileyiciydi. Çölü insana benzettim biraz, çünkü her izi taşıyor üstünde, bir dal mı düştü, bir yılan mı geçti, bir insan ayak mı bastı? Her şey bir iz bırakıyor ve sen değiştirinceye kadar üstünde taşıyor ta ki başka bir etken değiştirene kadar. İmgeler, görüntüler iz bırakıyorlar sonrasında sen üstlerine tekrar basarak yeniden şekillendiriyorsun. Çöl mistik bir yerdi, düşünmeye iten uçsuz bucaksız bir yer sanki zihni simüle ediyor, kayıp da olabilirsin ama aynı zamanda vaha (gölge ve su) bulabilirsin. Kaybolmadan bunu bilmek zor.”
Kaşhan çarşısını gezdik. Baharatlar ve takılar çokça vardı. Sadece baktık. Otelde kerpiçten yapılma terasa çıktık, yıldızlara, etrafa baktık. Üç kız geldi terasa Sanberk konuşmak için gitti. İngilizce konuştular, işte bizimki gümüş dükkânı sordu bu vesileyle sanal adresler aldı. Pek memnun olmadı diyalogdan. “İlgime karşılık alamadım”. “Olur, böyle şeyler oltayı atmaya devam et, nasihatiyle pansuman yapmaya çalıştım. Bence yanlış kıza gitti. Oturan daha alakalıydı ama o ayaktakine yöneldi.
Akşam oluyordu güneş battı batacak biz Kaşhan’dan ayrılıyoruz. Şehri yukarıdan gören çevre yolundan yol alırken bir Red Kit esprisi yaptık ve Kaşhan için sahne karardı.
İsfahan’da neler gördük not almadığım için hatıralar üst üste bindi. Yığınlar arasında ayrıntıları hatırlamak zor olacak. Sabah erkenden dar tarihi sokaklardan epey yürüdük. Kaldırım olmayınca arabalar ve motosikletler bezdirdi bizi. Birden genişçe bir meydana çıktık. Birden çıkınca harika bir rahatlama yaşadık. Meydanı geçtik meşhur Vezir Nizam’ül-Mülk Camisine girdik. Daha önce bir Mecusi tapınağı varmış yerinde. Kısmetimize restorasyonda görevli mimarla karşılaştık. İngilizce olarak Sanberk’e anlattı da anlattı. Cumhurbaşkanı Erdoğan çok güçlü bir adam dediğini anladım. Sanberk, babam deyince adam epey şaşırdı. Doğu’daki aile geleneklerinde baba merkezdir. Çocuklar ve anne gezegenler gibi onun etrafında döner. Çocuk özellikle erkek çocuk belli yaşta merkezi ret eder çünkü kendisi de merkez olmak ister. Eee bir sistemde iki merkez olamayacağına göre çatışma muhakkaktır. Yaygın travma bilindiği için baba-oğul arkadaşlığı şaşkınlıkla beraber takdir edilir. Çocuk genelde alenin manyetik gücünden kurtularak kendine yeni bir yaşam kurar dolayısıyla merkez kendisi olur. Tersi durumda trajedi/yok oluş olur. Uzayda işler böyle yürür, ailede de böyle olması şaşırtıcı değil. Buna da geleneksel ailenin astronomi ile açıklaması diyelim.
Selçuklu ve Safevi devletlerine başkentlik yapan İsfahan kentinde dünyanın en büyük meydanlarından biri olan Nakş-ı Cihan Meydanı’nda yer alan ikonik Mescid-i Şah Camii ziyaretimiz de gezi boyunca yaşamadığımız bir tecrübe yaşadık. Camiyi normal turist modunda gezdik. Bir kişi ısrarla bizi takip ederek defalarca Türkçe olarak “Ağalar hoş geldiniz lütfen dükkânımıza buyurun çay hazır” dedi. Sağ ol tenkyu falan karışık cevaplarla adamı savuşturduk. Satıcı işte! yapacağı bu zaten. Bu hoş olmayan karenin akabinde caminin kubbesini gören bir kafeye oturduk. Ortam bizi bizden aldı. Mistik ritim tam da istediğimiz gibiydi. Kahve ve çok çok lezzetli tatlı. Ne kadar sürdü bilmiyorum, epey bir süre konuşmadık. Yaşadığım fizik ötesi hali anlatamam.
Genel olarak çok iyi kahveler içtiğimizi söyleyebilirim. Kafelerin dekorasyonu harikaydı. Fars sanatkârlığını mekânlarda temaşa etmek çok keyifliydi.
Ermeni Propagandası
İsfahan’daki Ermeni Kilisesi ziyareti de ilginçti. Adeta bir Ermeni mahallesi oluşmuş tarihi kilisenin etrafında. Tarihi dediğim 1800’lerde yapılmış. Sade mimarisi hoşumuza gitti. Yoğun resimler var duvarlarda. Melekler, şeytanlar, yer altı dünyası ve bu yer altında insanı kesip biçen şeytanlar. Resimlerde kan var çok miktarda. Hristiyan teolojisinde şeytanın çok güçlü olması adeta bağımsız bir varlık olduğu fikrini zihinlere kazımıştır. Doğrusu “La İlahe…” ile başlayan yani “hayır kimsenin ya da hiçbir varlığın gücü/varlığı yoktur…” diyen Cenabı Peygamberin insanı özgürleştiren duru mesajıdır. İslam’da şeytan bir özne değildir. Neyse gezdik kiliseyi. Bir de ne görelim! 1915 Ermeni göçünü anlatan fotoğraflar haritalar ve yazıların olduğu bölüme epey baktık. Sanberk kızdı bakarken ”yalan bence bunlar gibi şeyler mırıldandı”. Gözlerinde dehşet, korku ve acının izleri görülen zayıf cılız çocuğa bakmasını ve insan olarak bu acıyı hissetmesin istedim. “Başka bir şey düşünme. Yanlış hüküm verebilirsin. Bu tür siyasileşmiş tarihi olayları her iki tarafta muazzam bir anakronizm (bağlamından/zamanından kopartılarak değerlendirme) yapıldığını anlatmaya çalıştım. Daha önce de Yunanistan Meteora’da bir müzede bayrağımızla yere düşmüş bir Türk askeri ve ona basan bir Yunan askerini tasvir eden savaşı resm eden tabloya bakarken Sanberk, ziyaretçilerin duyacağı desibeli aşarak sesli sesli ağlamış ve küfürler etmişti. Yunanlıların bakışlarından epey rahatsız olmuştuk. Yine aynı sahneyi yaşarım diye endişelendim. O zamanlar çocuktu artık yetişkin biri, ama yine de duygusal patlamalar her zaman tehlikelidir. Üstelik Ermenilerin düşmanlığı ciddidir. Rusya’da yaşadığım gerçek bir tecrübeden biliyorum. Anlatması uzun sürer.
Kiliseden çıktık. Sanberk tutturdu kahve içelim de içelim diye. Bölge, Ermenilerin yaşadığı yer. Kahve dükkânına yakışır otantiklikte bir mekâna daldık. Yeşil gözlü kısa ama yapılı bir genç aramızdaki konuşmadan “Türk müsünüz” dedi. “Evet ya sen” “Ben Ermeni’yim, İstanbul’u çok merak ediyorum. Gitmek için fırsat kolluyorum” dedi. Klasik konuşma “Ermeni arkadaşlarım var ama dönme yani Müslüman olmuşlar” dedim. Çok fazla üzerinde durmadı. “Artık barıştık sorun yok bence şu anda.” Uzun konuşmak için tekrar beklerim dedi ayrılırken.
Tahran’da bozdurduğumuz yüz Amerikan doları bir türlü bitmedi. Cuma günün tatil olduğunu atlamışız. Cuma sabahı paranın suyunu çektiğini fark ettik. Oteli işleten kız bir iki yer aradı, ama cevap olumsuzdu. Nakş-ı Cihan Meydanını da ayakta döviz bozduran kişileri daha önce tacizlerinden biliyorduk. Çaresiz meydana gittik. Sanberk, insana güven vermeyen bu kişilerle konuşmak için araçtan indi. Bir anda etrafına doluştular. Ben de kendi başına kalmasını istedim. Epey konuştular. Aynadan baktım Sanberk çok heyecanlı gözüküyor. Oysa bu iyi niyeti bile kötüye (zayıf görünmenizden dolayı) everilmesine sebep olabilir. Nihayet sekiz yüz toman zararına yüz doları bozdular. Adamlar “beynimizi yaktın” demişler dediğine göre.
Yorgun Atlardan Yorgun Mersedese
Şiraz yoluna yani son durağa doğru, güneye doğru yola revan olduk. Sanberk: “Baba yolun yakınında dünyanın topraktan yapılma en büyük ikinci kalesi var ziyaret edelim istersen?” dedi. Rayen Kalesi kerpiçten yapılma ve iyi durumda sayılır. Sel ve rüzgârın neden olduğu istenmeyen doğa olaylarının bolca olduğu bir coğrafya burası. “Acaba nasıl oluyor da topraktan yapılan bu yapı 1700 yıldır ayakta kalabiliyor?” sorunun cevabını bulamadık. Kalenin hemen yanındaki tarihi binaya girdik. Geniş avlu ve odalar var. Bir kervansaray yani eski dönemlerin oteli. Yorgun gelen yolcuları yemlenen atları ve develeri hayal ettik. Yine otel olarak işletiliyor. Davut isimli işletici bize yarım İngilizcesiyle anlattı mekânı. İki çeşit odası vardı. Normal yataklar ve içinde hiçbir şeyin bulunmadığı tahta üzerine yatılan oda. Açıkça halı ve tahta üzerine yastıksız yatarak geçmiş devirlerin yorgun, mütevazı yolcusunu düşünmek için bir deneyim olabilirdi. “Derviş, sofi” dedim yataksız yastıksız tahta zeminli odaya Davut, kafasıyla onaylayarak güldü. Yetmişlerden kalan mersedesini atların bağlandığı yere park etmesi enteresandı.
Tanrı ile Âlem Arasında Köprü Olmaktır İnsan Olmak
Şiraz’da iki antik kent gezdik. Pasargad ve Persapolis. Binlerce yıl geçmesine rağmen biyolojik kuvvetle yapılması nerdeyse imkânsız görülmeleriyle duyulan hayranlık azalmış değil. İnsan ömrünü referans alırsak bu kadim yapılara ebedi demek yanlış olmaz sanki. Bütün bu şatafatın, yapılması çok zor gösterinin motivasyonu nedir acaba? Varlık sancısı diyesim geliyor.
Büyük Darius’un kafasının üstünde bir konuşma baloncuğu beliriyor zihnimde: “Varız evet, ama bir gün öleceğiz/yok olacağız. Varlığım bir şekilde devam etmeli. Beni hatırlatacak bir iz bırakmalıyım dünyaya.” Kralın düşüncesi hepimizde ortak olduğu için tereddütsüz yazabildim. Metafizik düşünceyi takip edersek Âdem babamıza kadar uzanan bir arketiple karşılaşırız. Âdem, ağaca yaklaştı/hata etti/günah işledi ve cennetten çıkarıldı. Yahudi ve Hristiyan düşüncesi dikkati günaha çekerek insanı ebedi günahkâr ilan eder ve ödemesi mümkün olmayan bir borca sokarak ezer de ezer. Bu iki teolojinin etkisiyle Müslümanlar da yanlış yere bakarak genel bir insanlık durumunu anlamayı ıskalamıştır. “Ağaca yaklaşmak cinselliktir, yok efendim bilgidir, hayır bu aslında kendinin farkına varmaktır.” Oysa İslam düşüncesi günaha değil Âdem’in ağaca yaklaşma gerekçesi olan sonsuz ya da ölümsüz bir yaşamı elde etme isteğini mercek altına alır. Ölümsüz olmak bedenin isteklerini yerine getirerek değil aşılmasıyla mümkündür, İslam düşüncesine göre (ab-ı hayat). Bir yanımızın sınırsız güç istediği ve ölümsüzlüğü arzuladığı düşünen her insan deneyimlemiştir. Bir de bedene bakıyoruz zayıf güçsüz ve ölmesinin an meselesi olduğu anlaşılıyor. Varlık sancısı yani varla yok arası olmak, berzahta olmak varlığından emin olamamaktır. Machu Picchu, piramitler, Babil Kulesi, Kommaggene kalıntıları, Özgürlük Anıtı, Paris Kulesi insanın varlığını tahkim etme uğraşının, “varım duyun beni” feryadının sonucudur.
Büyük Kiros ve Darius’un Bağıran Ben’leri
Sanberk, Büyük Kiros’un (Cyrus) mezarının üzerinde mermere kazınmış yazının İngilizce tercümesini okudu: “Ben Ahamenis Kralı Kiros. Yoldan geçen yolcu bu mezara bakıp kıskançlık duyma ve bana kinlenme. Bu toprakları imparatorluk yapan benim.” Özellikle Ben’i vurgulayarak okudu. Şifre çözüldü benim açımdan. Evet, “Ben” tanıtımı için “Ey insanlar görün beni bakın bana Kiros kimmiş görün” bütün bunlar. Büyük Kiros üç dilde ne kadar büyük bir “Ben” olduğunu üç bin yıldır cümle âleme duyuruyor. Mükemmel bir prezantasyon gerçekten. Fizik okuyan biri olarak Büyük Kiros’un mezarına bakıyorum: “Dünya bir gün güneş tarafından yutulacak. Geriye ne kalacak ki? Küçücük Kiros’un mezarı küçücük gezegenle birlikte buharlaşarak uzay boşluğunda yitip gidecek.”
Persapolis yerel adıyla Taht-ı Cemşid masalsı bir yer. Yirmi metreyi bulan sütunlar, belki de elli tonu geçen taş bloklar ve tabiatta göremeyeceğimiz hayvan tasvirleri. Taşlarla bir masal anlatımı. Darius, Serhas (Zerkses) çeşitli milletlerden gelen seçkin konuklar bu kentte bahar bayramını şenliklerle kutladı. Nevroz bayramlarını hayal ettik Sanberk’le. İki saati geçen bir süre boyunca konuşa konuşa bu törensel kenti gezdik. Ana giriş kapasını iki yanı kafası sakallı bir insan, bedeni boğa olan heykeller; kartal, aslan karışımı kafalarıyla mermer sütunların üzerinden aşağıyı süzen griffinler konukların kendilerini küçücük görmelerini sağlamıştır sanırım. İnsan varlığıyla ve tabiatla şekil, büyüklük ve azamet açısından bu kadar tezat bir tasviri mitolojik aklın hüküm sürdüğü çağda yapacağı etki kentin hükümdarını ziyaretçilerin gözünde tanrı seviyesine çıkarmak olur.
Hayyam’ın Kesin Algoritması İşliyor
Şehrin ilginç görsellerinden biri de Darius’un Nevroz bayramında yabancı konukları kabulünü tasvir eden duvar kabartması. Etiyopya’dan Avrupa’ya Ürdün’den Mezopotamya’ya, Rusya’dan Lidya’ya Ermenistan’a kadar yirmi üç kavmin törenlere katılışını anlatan kabartma muhayyilemizde canlanan senaryoya mükemmel malzeme oldu. Etraf yemyeşil bahar başlıyor. Koçlar, aslan yavruları, leziz şaraplar, değerli kılıçlar, altın ve mücevherler takdim etmek için gelen yirmi üç farklı delegasyon. Bayram sabahı konuklar nasıl geldi? Nerde kaldılar? Ne ikram edildi? Törenlerde hangi gösteriler yapıldı? Her cevap ayrı bir pencere açıyor, veri tabanımızda ki bilgilerle harmanlanıyor hayali ekranda hoş bir filme bakıyoruz. Gerçeği bilmek imkânsız. Somut delil, iki boyutlu taş kabartma duruyor karşımızda. Basamakların iki yanında binlerce yıldır koruma nöbetinde olan mızraklı, küpeli pers askerleri. Milletler kalpağın şeklinden açıkça ayırt ediliyor. Hediyeler net ve ustaca çizimle anlaşılıyor. Büyük Darius’a, harabeye dönmüş, ışığını kaybetmiş kentin bir fotoğrafını ve bu toprakların kadim bilgesi Hayyam’ın şu dörtlüğünü göndermek isterdim:
“Dünyaya geldiler, coşup taştılar;
Güldüler, eğlendiler, anlaştılar;
Bir kadehte sızıverdiler bir gün
Ölüm uykusunda kucaklaştılar.”
Dilencinin Pos Cihazı Mollanın Sonuna mı İşaret?
Şiraz çarşısında gördüğümüz ilginç karelerden biri de elinde pos cihazı olan bir dilenci oldu. Uluslararası sistemle bağlantı olmadığından dolayı visa/master kart geçmiyor. Kapalı devre mahallî bir kredi kart sistemi var. Hiper enflasyondan dolayı yabancılar hariç kimse nakit taşımıyor. Bir doların değeri bir milyon riyali geçiyor. Bu durumda nakit taşımak imkânsız oluyor. Bu enflasyonla sistemin yürüyemeyeceğini tahmin etmiştik. Nitekim kısa zaman sonra İran sokakları karışmıştı.
Yaşadığımız birçok olumsuzluk oldu lakin biri akışı değiştirdi. Şiraz’dan Tahran’a dönme için erkenden kalktık. Şiraz’ın trafiği İzmir’e benziyor. Bütün yollar tek bir anayola bağlanıyor. Dolayısıyla trafik belli saatlerde epey yoğun oluyor. Bu trafiğe takılmamak için güneş doğmadan yola koyulduk. Yol geniş ve sakin, uzun zaman sessizce yol aldık. Şiraz’ın kuzey tarafları ormanlık ve sulak yerler. İran’ın kendine has köy yerleşimleri gizemli ve silüet halinde görünüyor. Kimler yaşıyor? Neler hissediliyor? Merak ediyoruz. Az olan konuşmaların teması bu minvalde. Şiraz’dan aldığımız hurma ve Türkiye’den kalan cevizlerle alışık olmadığımız bir kahvaltı yapıyoruz seyir halindeyken.
Ne kadar gittik bilmiyorum. “Kahve içsek mi?” diyorum. Sanberk ses vermeden onaylar gibi duruyor. Türkiye gibi modern tesisler yok. Bu tepe o tepe derken yol aldık. Yolun kenarına konulmuş konteyner ve tankerimsi bir aracın olduğu bir yere yanaştık. Benzin de alalım dedik. Benzin parası çıkışmadı adam “Önemli değil. Bu kadar yeter.” dedi. Yani bu kadar ucuz ve değersiz bir madde buralarda petrol. Neyse kahve için derme çatma bir yere daldık. Otoban polisleri vardı. Tezgâhtar olan kişi konuştukça konuştu onlarla. Bizden sonra gelene buyurun deyince Sanberk “Hadi baba, bunlar adam değil” gibisinden söylenerek çıktı. Neyse kahve almadan devam ettik.
“Baba gözlerim kapanıyor. Biraz sen kullanır mısın?” “Tamam, olur” dedim. Arabayı ilk defa ben kullanıyorum. Yol müsait manuel acemiliğinin sonucu olarak vites de değiştirmek istemediğim için biraz bastım. Kameralara belli bir mesafede Sanberk hep yavaşlıyordu. “Oğlum buralarda devlet diye bir şey yok. Kamera olarak gördüklerin sahte sanki. Bir işlevi olmayan şeyler” gibisinde şeyler söylemiştim yol boyunca. Kameraları dikkate almadım ve elinde kırmızı dur levhasını kaldırmış halde polisi gördüm. Elbiseleri farklı iki ekip vardı. Bizimle konuşan tek kelime Türkçe ve İngilizce bilmiyor. Sürekli kızarak Farsça bir şeyler söyledi. Pasaportumu ehliyetimi aldı. Ehliyetimin İran’da geçersiz olduğunu ifade etmeye çalıştığını anladım. Hâlbuki söylediği kesinlikle yanlıştı. Doğru suçlama hız sınırını aşmamızdı. Yaklaşık yüz elli ile radara girmiştik.
Polis, aracımıza binerek bizim de binmemizi işaret etti. Yaklaşık 30 km gittik. Sanberk telefon tercümesiyle konuşmaya çalıştı. “Cezamız neyse yazın ödeyelim. Akşam Tahran’dan uçağımız var” dedim. Nafile Mesut isimli genç polis Nuh dedi peygamber demedi. “Derdiniz reise anlatırsınız” dedi yol boyunca. Rütbeli polise reis diyorlar. Bombalanan nükleer tesislerin olduğu Natanz kentinin dışında dağ başı sayılabilecek otoparkta aracı bağladılar. Reis önce aracı bağlamayacaklarını söylemesine rağmen. Tersi oldu. (Acem’de oyun bitmez) Sırt çantalarıyla adeta hiçliğin ortasında kala kaldık. Tahran’a daha 450 km var. Bir taksi tuttuk. Beraber keyifle içmeyi hayal ettiğimiz kahveyi taksici Muhammed ısmarladı.
Persapolis bir açıdan Krallar kralı Darius’un, kibrinin, gururunun vücut bulmuş hali. Yakın zamanda gerçekleşen Amerika/İsrail saldırısı güncelliğini muhafaza eden bu kibri epey yaralamış. Taksicilerin: “Türkiye ile İsrail müttefik, biz daha fazla İsrailli öldürdük” gibi ukdeli konuşmalardan bunu rahatlıkla anladık. Öz fikirle, İran’ı aşağılamayı hedeflediği açıkça belli olan son savaş, bu toprakların sosyolojisine sinmiş olan “gururu-kibri” epey yaralamış. Öznel yorumumla bu savaşın ucu bize de dokundu. Çaylak polis Mesut ile Büyük Darius arasında bir irtibat, korelasyon var sanki… “Hız sınırını aşarak bizi takmazsınız öyle mi? Sizi çölün ortasında çaresiz bırakayım da aklınız başınıza gelsin.” Oysa biz sadece geçip giden unvansız, itibarsız (mutlak tekilliğe inan) yolculardık.





