Toplumsal Sessizliğin Çok Faktörlü Dinamikleri
Halklar, bireysel ve toplumsal şiddete maruz kalırken, genel kamunun tepkisinin tepkisizlik addedilen “suskunluk sarmalı”nda seyri; bireylerin ve toplumların ideolojik, dinsel ve düşünsel aidiyetlerinin ve hassasiyetlerinin sorgulanmasını, analizini zorunlu kılar. Diğerlerinin, ötekilerin acısına, haksızlığa uğramasına tepkisizlik, hatta aldırmazlık; değerler aksında, skalasında kırılma, vicdani parametrelerde sapmaya, kaymaya işarettir.
Otoriter, diktatoryal rejimlerin ısırıcı, köleleştirici, totaliter düzen anlayışlarının sadece zor kullanmak suretiyle devamlılığı söz konusu değildir. Aslında tebaanın zora rızası, haksızlıklara suskunluğu ile vücuda gelen sessizlik, maruz kalınanlara toplumsal rıza işlevi görür. Despotik, zalim yönetimlerin egemenliklerinde halkın rızası, bu zulmün süreğenleşmesinde hâkim rol oynar. Halkın, haksızlık temelli yönetimlere boyun eğip rıza göstermeleri menfaatlendikleri ölçüde; bazen aktif, çoğunlukla da pasif, yani susmakla gerçekleşir. Muhalif duruşun rizikosu, muhtemel kayıplara karşın, mevcudu koruma eksenli ihtiyatlı bir çekingenlik içerir. Her korku diğerlerini uyarır, harekete geçirir ve korkudan mündemiç bir yaşam örülür. Her suskunluk, korku sopasının daha da güçlenmesine ve şiddetle başa inmesine sebeptir.
“Suskunluk Sarmalı Teorisi” zulmün, normal insan yaşamında nasıllığını ve neliğini sorgulayan önemli bir yaklaşımdır. Teorik mülâhaza, insan tekinin azınlık duruma düştüğünde hâkim söylem karşısında tepkilerden çekincesinin bir sonucu olarak gönülsüz olsa bile, kalabalıklardan biri gibi davranmasına, baskın söylemin tezahürüne katkı sağlamasıdır. Her sessizlik, yoğun bir sessizlik kümesi, sarmalı ve nihayetinde tepkisizlik kesafetli bir topluluğu oluşturur. Teori, insanların azınlık görüşlerine sahip olduklarına inandıklarında fikirlerini dile getirme ihtimallerinin daha düşük olduğunu, fikirlerinin daha az ifade edildiği bir kısır döngü oluştuğunu öne sürmektedir. Noelle-Neumann’ın “sessizlik sarmalı teorisi”, insanların görüşlerinin grubun çoğunluğundan farklı veya uyumsuz olduğunu algıladıklarında, görüş ifade etme veya paylaşma ihtimallerinin daha düşük olduğunu söyler. Daha az insan kişisel görüşünü ifade ettiğinden, fikir daha da azınlıkta görünür ve uyumsuz bakışların artan sessizliği kendi kendine temerküz ederek bir sarmal etkisi oluşturur[1].
Yönetenlerin güçlü olmasından ziyade, kalabalıkların korkudan ve dışlanma endişesinden kaynaklanan sükûtu, genel bir toplumsal karakter ve nitelik arz eder. Sessizlik ve suskunluk ilerleyen zamanla tabiileşir; tepkisizlik de toplumsal bir norma evrilir.
Suskunluk sarmalında evvela, algıda güçlü bir değişim oluşur; sonrasında ise genel kanaatin, hâkim anlayış ve fikriyatın nereden ve nasıl estiğine dikkat kesilir. Gözlemler, bu hassasiyet ve dıştan gelen duyumlara odaklanır; onların üzerine yeni bir anlayış bina edilir ki, buna “yarı istatistiksel algı” denir. Bu algı muvacehesinde hadiselere karşı duruş ve mesafe yeniden belirlenir. Bu algı, düşünce dizgesinde ve fikriyatın oluşunda toplumsal egemen anlayışa ters düşmeme üzerine bir strateji belirlenir. Akabinde yalnızlaşma ve izolasyon korkusunun uyarması, kışkırtmasıyla sökün eden içe kapanma ve geri çekilme evresi meydana gelir. Kendini sindirme, düşüncelerini gizleme, gerçekliğini izhar etmeme üzerine inşa edilen bir suskunluk ve sessizlik dönemi başlar. Haklılığa ve doğruluğa rağmen avazın kısılması, sesin dinmesi ve kuvvetlinin, zorbanın sesinin yükseldiği, tahakküm ettiği safhaya geçilir. Korkanların, pusanların, sinenlerin, suskunlaşanların bu mütehakkim seda karşısındaki sessizliği katmerleşir; aykırılıklar otosansür ile kısıtlanır, engellenir. Kuvvetlinin haksızlıkları bireylerde sessizlik hakimiyeti tesis ederken, devasa toplum, zulmü benimsememesine rağmen destek bulamayacağı zehabına kapılarak suskunluk sarmalına kapılır. Böylece suskunluk girdabı, toplumsal derinliklere, en alt katmanlara doğru kişiyi kuşatır.
Suskunluk Sarmalının İşleyiş Mekanizması
Gramsci; zorba iktidarların devamlılığının sadece baskı ve zor kullanmakla açıklanamayacağını ifade etmiştir. Otokratik egemen sınıf iktidarının devamlılığı ve toplumsal denetim dizgesinin iki ana kulvarda ilerlediğini vurgulamıştır: Güç kullanımı, ve rıza kazanımı. Bu minvalde toplumsal kabullerin ve rızanın, tahakkümü/hegemonyayı meşrulaştırdığını ele almıştır.[2] İdeolojik aygıtlar bu rızanın elde edilmesinde uygun aparatlar işlevini görür. Medya, eğitim kurumları ve kültürel araçlar ideolojinin taşıyıcıları olarak toplumsal algı ve toplum normlarını şekillendirir. Toplum bütün olarak hegemonyaya bakış düzleminde terbiye edici unsurların aracılığında mevcut baskıyı, kurgulanmış sistemin zorunlu ve kaçınılmaz bir sonucu olarak derinden gerçeklik olarak yaşar, buna inanmaya başlar. Toplum, yanılgı payı düşülmeksizin, kaçınılmaz bir kapan, bir çıkmaz sokak ümitsizliğine sürüklenir. Baskılar, kronikleşen rutin dışı anormallikleri doğallığa tahvil ederek, bireylerin yaşamında kalıcılaşıp köklü bir dönüşümü gerçekleştirir.
İdeolojik zorun taşıyıcısı olan araçlarla suskunluk, sessizlik ve haksızlıklar karşısında itaatin bireysel bir seçim olmadığı görülür. Aslında sessizlik, kuvvet faktörünün toplumsal baskılayıcı gücünün oluşturduğu ve doğurduğu ideolojik bir neticedir.
İnsanların “toplumsal yalıtılma korkusu”, sosyal yaşamın çeperinden dışlanıp “aforoz edilme endişesi”, suskunluğun temel nedenlerindendir. Topluluğa ait olma, onların düşüncelerine uyma temayülü, çoğunluktan ihraç edilme endişesinin sonucudur. Ekseriyete uyarak selamette kalma; azınlıklara ve ötekilere uygulanan şiddete körleşmeyi doğurur. Toplumsal ihraç korkusu ve tasası ekseriyete uyumu ve uyuşumu beraberinde getirir. Birey, kendi görüşünün azınlıkta olduğunu algıladığında, dışlanma riskini azaltmak için sessizleşme eğilimine girer; çoğunlukta olduğunu algıladığında ise kendisini daha rahat ifade eder. Bu süreç döngüsel, çevrimseldir. Sessizleşen görüş ve fikir soluklaşır, silikleşir, giderek daha azınlıkta görünür ve suskunluk sarmalı doğmaya başlar. Suskunluğun toplumsal yansıması ise gerçekliğin görünmez kılınması ve asıl meramın gizlenmesi, saklanmasıdır. İçsel kanaatin zahirdeki ile tenakuzuna rağmen görüntünün hakimiyetine binaen kamunun asıl niyetinin saklı kalması ve yanlışlığın çoğunluğun görüşüymüşçesine yanılgı oluşturması meş’um sarmalı doğurur. Kuşatıcı sarmalın dehlizlerinde sıkışan birey, “Çoğunluk ne diyorsa doğrudur” yanılgısına düşer; sessizlik anaforuna kapılarak bireysel konfor alanını koruma derdine düşer.
Sarmalda gözlenen şey, bireylerin bilgi eksikliği değil, ifadelerinin söylemlerinin bastırılmasıdır. Kuramın toplumsal sessizlik bağlamındaki önemi; bilginin değil, ifadenin, anlatışın, söylemin önlendiği ve baskılandığıdır. Bireyler bir hak ihlalinin farkında olabilirler, potansiyel bilgi bazında yanlışlıkları ve haksızlıkları idrak edebilirler; lakin hâkim görüş atmosferini, akımını çoğu zaman konuşmanın tehlikeli olduğu tarzda okurlarsa, kişisel rahatsızlıklarını, tepkiselliklerini kamusal bir tutuma dönüştürmekten kaçınabilirler.
Suskunluk sarmalı süreci üç aşamada işlemektedir: Bireylerde çoğunluk algısı oluşturmak; farklı düşünenleri sessizleştirmek ve sessiz çoğunluk algısını daha da güçlendirmek. Neticede veriler, bireyler dünyasında korkudan örülmüş bir hapishane inşasına zemin hazırlar. Bu dizge, temel bir işleyiş ve fonksiyon üstlenir. Temel mekanizmalar ise meşrûiyet illüzyonu, seyirci etkisi ve ahlâkî çoraklaşma, körleşme düzenekleridir. Diktatoryal sistemler ve zulüm üreten mekanizmalar, korku ve endişe kaynaklı suskunlukları ve sessizlikleri yönetimsel uygulamalarının kabulüne yönelik bir onay ve rıza olarak görmektedirler; bu bir meşrûiyet yanılsamadır. Kitlesel suskunlukları, adaletsiz uygulamalarının haklılığına delil olarak kullanırlar. İtiraz edilmeyen, hürriyeti kısıtlayıcı, hakları daraltıcı her tatbikatı, karşı gelinmeyen zulümlerinin kabulüne, onayına işaret olduğu argümanlarıyla desteklerler. Baskıcı zorba sistemler, korkudan dolayı sindirilmişlik ve tepkisizliği, durumdan hoşnutluğun, memnuniyetin bileşeni olarak takdim ederler; itirazsızlık durumundan vazife çıkararak yönetimsel meşrûiyet devşirirler. Neticede kitlelerin kendi özgür iradelerinin üzerinde ipotek konulmuş ve kısıtlanmış olmasına rağmen, egemenlerin kontrolü dahilinde rızaları varsayılır.
İzleyici/seyirci etkisi fenomeninde, toplumsal olaylarda vakayı izleyen ve tepki vermeyen seyirciler, şiddete tanıklılarında sorumlulukları yekdiğerine yükleme eğilimindedir. Seyirci/izleyici etkisi; haksız fiille müdahale etmeyi başkasından beklerken, ötekilerin varlığında yardım davranışındaki orandaki azalma veya tepkisizlik olarak tanımlanır[3]. Zulme uğrayan kişi sayısı arttıkça, “nasılsa başkası müdahale eder” düşüncesiyle sorumluluk duygusu bölünür ve kimse harekete geçmez. Şiddete kayıtsız yığınların çokluğu; eylemsizliği, zulmün, haksızlıkların sürmesine izin veren bir suç ortaklığına dönüştürür. Haksızlığa karşı sessizlik veya tepkisizlik, adaletsizliği ve zulmü kabullenme anlamına gelir. Dini ve ahlaki doktrinde “zulme rıza, zulümdür”, “zulme sessiz kalan zulmü yapan gibidir” umdeleri, zulme rıza ile zalimin taraftarı olmanın aynı şey olduğunu dile getirir. Toplumsal rıza, zalimin pervasızlığını meşrulaştıran aparatlardan en önemlisidir. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” kelâmı kibarı, dini doktrinin temelinde zulme karşı suskunluğu yeren önemli bir kaidedir.
Ahlakî körleşme/çoraklaşma, ahlaki kopuş/çözülme; zulmün sıradanlaşarak toplum sathında yaygınlaşmasındaki en tehlikeli ve kritik bir aşamadır. Böylece haksızlıkların, gaddarlıkların doğallaşarak normalleşmesi gerçekleşir. Toplumsal kabullerin çeperinden dışlanmamak adına boyun eğişle biçimlenen adaletsizliğe göz yumma hadisesi; toplumsal ahlakî çoraklaşma, kuraklaşma, çölleşme meydana getirir. Halbuki insan tabiatında vicdani tedirginlik, kaçınılmazdır; bu kertede rahatsızlık ve içsel huzursuzluğun teskin edilmesi için psikolojik savunma mekanizmalarından rasyonelleşme hemen devreye sokulur.
Dışlanma korkusu, çıkarlara bağlılıktaki hassasiyet ve akabinde tehlikelerden emin olma duygusu sessizleşemeye, pasifizme sürükler. Zulmün kanıksanıp içselleştirilmesiyle süren baskı ve şiddet, kurbanlarda bu maruz kalınan muameleyi benimsemeyi, sonuçta itaat ve uysallık haletiruhiyesini hâkim kılar. Ahlaki çoraklaşma, bir ahlaki kopuş mekanizmasının da tetikleyicisidir.
Albert Bandura’nın ahlaki kopuş/çözülme kuramı, normalde ahlakî olarak hareket eden bireylerin, belirli şartlarda kendi ahlakî standartlarını nasıl seçici biçimde devre dışı bıraktığını açıklamaktadır.[4],[5] Bu ârafta kalma hali, ahlakı keyfi olarak bazen tatile çıkartarak kötülük faktörlerinin aktive edilmesiyle zuhur eden geçici ama hayati bir durumdur. Aslında insan doğasında ahlakî eylemlilik, insanlık dışı davranmaktan kaçınma, insancıl davranma bir kod olarak gizlidir, içkindir. Ahlaki öz düzenleme, hak ihlalleri karşısında bireyde suçluluk ve özeleştiri üreterek bireyi etik davranışa yönelten içsel/varlıksal bir sistemdir. Ne var ki bu sistem, bir sosyal gerekçelendirme, suçlama atfetme, insanlıktan çıkarma/dehumanizasyon mekanizmaları aracılığıyla kapatılabilir, örtülebilir.[6] Ahlaki kopuş, insanın günlük yaşamında aktif bir rol oynamaktadır. Ahlaki çözülmeyle toplumların değersizleştirilmiş alt gruplarına yönelik kurumsallaşmış ayrımcılık, ötekileştirme ile kurbanları ezerek ağır bir bedel ödetmesi, o ahlakiliğin devre dışı bırakıldığı zamanlardır.
Cohen’in geliştirdiği inkâr tipolojisi ise bu duyarsızlaşma ve ahlakî kopuşa bilişsel bir boyut ekler. Cohen, üç inkâr biçimini tarif eder ki, bunlardan İçerimsel/örtük inkâr; suskunluk sarmalının merkezindeki paradoksu tam olarak isimlendirir. Bilgi mevcut, ahlakî çıkarımlar da yapılabilir; ancak bu çıkarım eyleme bağlanamaz, ilişkilendirilemez. İnkâr edilen veya küçümsenen şey, geleneksel olarak ortaya çıkan psikolojik, politik veya ahlaki sonuçlardır. Örtük inkâr, ahlaki kopuşun/çözülmenin bilişsel ikizidir ve sessizliğin “bilerek susma” biçimini açıklar.[7] Somali’de çocukların açlıktan ölmesi, Bosna’da kadınlara yönelik toplu tecavüzler, Doğu Timor’daki katliam, Filistin’deki soykırım, sokaklarımızdaki evsiz insanlar gibi gerçeklerden biri olarak kabul edilir; ancak bunlar psikolojik olarak kişiyi/kişileri rahatsız edici veya harekete geçme konusunda ahlakî bir zorunluluk olarak görülmez. Sıradanlaşma vardır ve bu da zulüm pratiklerini kanıksatarak içselleştirir ve gündelik yaşamın bir rutini haline getirir.
Toplumsal Atalet, Aymazlık ve Zulüm Paradigması
Kitlelerin suskunluk sebebi, sadece tiranların zulüm kaskadı değildir; makul çoğunluğun gerçek ihmalkârlık ve aklileştirilmiş eylemsizliği olan “aymazlık/gaflet” hali, süren adaletsizliğin gerçek sebebidir. Tebaanın bilişsel kaçış yöntemi “aymazlık” haliyle adaletsizlik ve şiddetin sistematik durumunun devamlılığı doğrudan ilişkilidir. Toplumların maruz kalınan adaletsizliklere tepkisizliği ve rızası, otosansür düzeneğini harekete geçirerek mazlumların kendi eliyle bu garabet yapı inşa edilir. Aymazlık; bilgisizlik ya da cehalet halini değil, bilinçli ve çıkar merkezli özenli bir dikkat sonucu zihnin etkisizleştirilmesi, hakikate bile bile göz yummayı ifade eder.
Kötülüğün sıradanlaşması çoğu zaman aktif zalimlerden çok pasif seyircilerin varlığıyla mümkündür[8]. Zulüm, sessizliği oluşturur; o da meşruiyet algısıyla daha da fazla sessizliği ve sonrasında kurumsallaşmış zulmün tesisine sebep olur.
Aymazlık paradigması içinde “aymaz birey”, masum bir kurban değildir; aksine zulüm sisteminin eylemsiz bir failidir (pasif fail). Toplumsal ataleti besleyen aymazlık mekanizması, öncelikle kişinin gözünün önündeki haksızlığı, kötülüğü görmezden gelmek için gelen bilgi kaynaklarını zihinsel filtrelemesiyle başlar. Bu filtreleme, dünyayı objektif görmeyi engelleyen görünmez bir fanus (filtre balonu) ve yankı odası oluşturur. Algoritmik yankı odaları veya taraflı medya kanalları bu aşamada bireye konforlu bir körlük ve rahatlık alanı sunar. Bu sınırlı ve özgü yapay odacıklarda kişi, yalnızca kendi görüşlerinin yansımalarına maruz kalır ve kendi fikirlerinin tek doğru olduğuna inanmaya başlar. Böylece bu fanus, eleştirel bakış açılarına maruz kalmayı sınırlar.[9] Kurbanı suçlama diğer bir aymazlık şeklidir. Bu zihniyetteki insanlar, dünyanın temelde adil bir yer olduğuna inanmak ister. Bir yerde zulüm varsa aymaz birey, kurbanı itham ederek “itaat etseydi bunlar başına gelmezdi” diyerek adaletsizliği kendi dünyasında meşrulaştırır.[10] Kurban, verili düzeni ihlal ile toplumsal rahatı ve konforu bozma cürmü işlediğinden, suçlanır ve aşağılayıcı muameleyi hakkettiğine hükmedilir.
Toplumsal atalet, kitlelerin haksızlıklara karşı suskunluğu ve tepkisizliğidir. Zulüm mekanizması, toplumsal ataleti oluştururken kitlelerde korku ve gözdağı, vicdanî hassasiyetleri törpüleyip toplumsal uyuşturma, muhtemel tepki potansiyelini bölme, ayrıştırma ve toplumsal öğrenilmiş çaresizlik taktikleriyle sürdürülebilir bir baskı düzeni meydana getirir. Bunu sistemik baskı ve adaletsizliklerin normalleşmesi takip eder. Zulüm kurumsallaştığında, bireyler sorgulamadan kendilerine düşen ufak rolleri kurgulanmış sahnede oynayarak zulüm sistemine entegre olurlar. Toplumdaki egemen yargılara, normlara veya otoriteye eleştirel düşünce olmadan boyun eğer ve çoğunluğa uyum sağlarlar.
Korku duygusu, bireysel tepkilerin ağır bedelleri olacağı algısını, hayatta kalma içgüdüsünü tetikleyerek toplumu sessizliğe iter. Ayrıştırma ve ötekileştirme taktiği, toplumu etnik, dini, mezhebi veya sınıfsal fay hatlarından ayrıştırarak ortak bir dayanışma refleksinin tesisine mâni olur. Toplumsal uyuşturma/anestezi, medya ve popüler kültür araçlarıyla kitlelerin uyutulduğu bir aşamadır. Sürekli suni kriz ortamı tesisi edilerek insanların temel haklar dışındaki gündelik koşuşturmaya odaklanmaları temin edilir. Öğrenilmiş çaresizlik, sürekli tekrarlanan başarısız direniş veya cezalandırma tecrübeleri, toplumda statükonun haricinde hareketin faydasızlığı inancını kökleştirir. Toplum, ne yaparsa yapsın mevcut baskıcı düzeni veya zulmü değiştiremeyeceğine inanmaya başlar. Bu inanç zamanla derin bir kabullenişe ve eylemsizliğe dönüşür. Birey, direnmenin faydasız olduğu düşüncesi arkasına saklanır; öğrenilmiş çaresizlik, ahlaki sorumluluktan kaçmanın en konforlu bahanesi haline gelir.
Aymazlık sarmalı tamamlandığında, toplumsal yapı bu akıma kapılarak bir atalet evresine girer. Bu aşamada toplum, kendisini tehdit eden en bariz tehlikelere veya hak ihlallerine karşı dahi tepki verme yeteneğini artık kaybetmiştir. Zulüm, bu şekilde istisnai bir zorbalık pratiği olmaktan çıkıp normatif bir düzene, yapısal bir paradigmaya dönüşür.
Toplumsal ataletin kurumsallaşıp yerleştiği bu sistemlerde, sivil toplum işlevsizleşerek felç olur, hukukun üstünlüğü yerini “üstünlerin hukukuna” bırakır ve kamusal alan tamamen tek tipleşir. Kitleler despotik statükoya bağımlı ve güdümlü olur; toplumsal reform veya değişim talepleri birbiri ardınca törpülenerek yükselen sesler kısılır/kıstırırlır. Tepkisel duruşun riskleri ve konfordan alıp götüreceği maliyeti nedeniyle halkların gözlerine korku perdesi iner ve nihayetinde rahatından ödün verme rizikosu, korku kanallarını aktive etmesiyle bireysel ve toplumsal sorgulama refleksleri körelir. Sonuca gelindiğinde hareketsizlik, tepkisizlik risklere binaen tercih edilmeye başlanır; kitlelerin ortak bir ideal etrafında kolektif eyleme geçme kapasitesi tamamen erir, yok olur. Toplum, zorbaların şiddet ve tahakküm pratiklerini kanıksar, benimser; alışkanlığa dönüşen rutin dizge, zulüm mekanizmasının, motorunun en güçlü yakıtı olma işlevini üstlenir.
Suskunluk Sarmalı Paradigmasının Kırılması
Aymazlık ve zulüm paradigmasının kurduğu bu karanlık kısırdöngü, ancak sarmalı bozacak yapısal müdahalelerle kırılabilir. Tarihî tecrübeler ve toplumsal hareketler kuramı, toplumsal ataletin ortadan kaldırılması için stratejik kırılma usûllerinin icrasının zorunlu olduğunu göstermektedir. Sarmalın dışlanma tehdidine boyun eğmeyen, izolasyondan korkmayan “sert çekirdek” dirençli yapıların varlığı, öncülerin sesinin kamusallaşması hayati önem taşır. Bu öncü grupların, alternatif ve dijital kamusal alanları kullanarak statükonun yapay çoğunluk algısını parçalaması, sarmalı kıracak darbelerin en etkilisidir. Tarih boyunca peygamberler, dervişler ve manevi liderler, sarmalı kıran en büyük “sert çekirdek” örnekleri olarak var olmuşlardır. Toplumun tamamen yozlaştığı veya sustuğu dönemlerde, sadece manevi motivasyonla ortaya çıkan bu figürler, bireylere “tek başına da kalsan doğruyu haykırabilme” ilhamını verir. Birey, bu manevi mirastan feyz alarak sarmalı çatlatacak o ilk taşı atma cesaretini kendinde böylece bulur.
Suskunluk sarmalı, atılımın ve uyanmanın önündeki önemli bir engel olmasına rağmen, devrilemez, yıkılamaz, yok edilemez değildir. Bu fasit daire, güçlü haykırışa sahip cesur bireyler, alternatif seçenekler inşa ederek bilinçlilik, farkındalık inşası ile kırılır ve işlevsizleştirilir. Öncülerin çığır açıcı hamleleriyle bu bariyerlerin tasfiyesi ve giderilmesi mümkündür. Cesur yüreklerin varlığı, bu atılımcılığı teoriden pratiğe aksettirir; imkânsız gibi görünenleri mümkün kılar. Riskleri ve tehlikeleri göze alan gözü pek, yürekli kişilerin yükselen sesi suskunluk ummanında bir yıldırım etkisi doğurabilir. Uyuyan kitleler, baskıcı zorba rejimlerin otoriter idarelerinde, pasifist bir uyum içerisine girdiklerinden, uyuşukluk kamusallaşır. Uyuşukluk cehaletle de örtüştüğünden direnme sensörlerini köreltir ve görece bir mutluluk resmi oluşturur. Adaletsiz idarelerin uygulamalarına mutabık uyum ve benimseme, uyku moduna benzer bir hal yöntemiyle kitlelere zerk edilir. Bu süreğenliğe karşıt anti reaksiyoner vaziyet sergileyenler ise cesur yürekler, öngörü sahipleri ve öncülerdir. Bunlar, baskıcı otoriteyi sorgulama, statükoya meydan okuma ve hakikatleri izhar için kendi geleceklerini ve güvenliklerini tehlikeye atacak cesareti gösterebilenlerdir. Uyanık olmadığı hâlde uyanık olduğunu sananlar illüzyon veya bilişsel körlük içerisindedirler. Böyle toplulukları ancak, uyanık birisi veya birileri uyandırabilir. Uykudan silkinip gözlerini açmak, bakmaya çalışmak dirilişin ve kalkışın ateşleyici kıvılcımlarıdır. Ancak cesaret sahipleri toplumsal bilinçlenmeye, onları dürtükleyerek, canlanma ümitlerini tetikleyerek uyanışa vesile olurlar.
Tepkisizlik gafletini kırmak için, bireyselleştirilmiş sorumluluk bilinci tesisi edilmelidir. Bu kişi bazında harekete geçme bilinçliğini motive eden önemli bir unsurdur. Bireye “tüm insanlıktan tek başına sorumlu olduğu” bilinci, yani radikal sorumluluk fikri yeniden aşılanması, enjekte edilmesi suskunluk paradigmasının kırılmasına zemin oluşturur.
Zorbaların kontrollerinin dışında bağımsız ve özgür ortamların ve iletişim kanallarının tesisine çalışmak, alternatif seçenekler inşa etmek döngüyü kırmak için gereklidir. Bilinçlilik, farkındalık inşası ile suskunluğun zulmün yaygınlaşmasına, tahakkümüne giden bir yol olduğunun algılaması, yalnızlıkları çoğunluğa dönüştürebilir.
Suskunluk sarmalı ve tepkisizlik gafletinin “bireysel cesaret” ile kırılmasına örnek, Rosa Park hadisesi gösterilebilir. 1950’lerin Amerika’sında siyahi halklar hakarete uğruyor, otobüslerde beyazlara yer vermek zorunda kalıyordu; çünkü Amerika kıtasında şiddetli bir ırk ayrımcılığı vardı; bu ayrımcılık da toplum tarafından adeta kanıksanmıştı. Bu halden herkes rahatsızdı; ancak dışlanma, tutuklanma ve şiddete uğrama korkusuyla sistemik bir suskunluk sarmalı toplumu kuşatmış ve uyuşturmuştu. Kimse ilk adımı atmaya cesaret edemiyordu; tepkisizlik gafleti toplumu adeta felç etmişti. 1 Aralık 1955’te Rosa Parks isimli bir kadın, Montgomery’de bir otobüste yerini bir beyaza vermeyi reddetti. Bu eylem, sarmalı delen o ilk “öncü/sert çekirdek” ses olarak işlev gördü. Parks hemen tutulandı; ne var ki bu tutukluluk “diğerleri karşılık verir” tarzındaki sıyrılma gafletini yıktı; çünkü sorumluluk artık soyut olmaktan çıkıp somutlaşmıştı. Bu hadise, kitlesel eylemlere zemin oluşturarak dalga dalga bütün kıtaya yayıldı. Siyahi halk, otobüslere binmeme kararı aldı ve işlerine yürüyerek, bisikletle veya birbirlerini arabalarıyla taşıyarak gittiler. Tek bir kadının başkaldırısı, en sonunda ABD Yüksek Mahkemesi’nin otobüslerdeki ırk ayrımcılığını yasa dışı ilan etmesini sağlayan devasa bir sivil halk hareketine dönüştü[11].
Yankı odalarının dağıtılması ve çoğunluğun yanılgısı algısının yıkılmasına Lech Walesa’nın öncülüğündeki hareket örnek verilebilir. 1980 öncesi Polonya’da, komünist rejim her türlü muhalefeti sertçe bastırıyordu. İnsanlar kendi evlerinde rejimi eleştiriyor ancak sokakta rejim yanlısı gibi davranıyorlardı. Herkes kendini “yalnız bir azınlık” sanıyordu. Toplum, derin bir çaresizlik ve toplumsal atalet içindeydi. Gdansk’taki Lenin tersanelerinde bir kadın işçinin (Anna Walentynowicz) haksız yere işten atılması üzerine, elektrikçi Lech Walesa önderliğinde küçük bir grev başladı. Bu hareket, tarihin en büyük “çapraz etkileşim alanı” oluşturdu. Normal şartlarda bir araya gelmeyen seküler solcular ile muhafazakâr Katolik işçi sınıfı köprüler kurarak birleştiler. Kendi gettolarından çıkan kitleler, tersanede el ele verip birkaç ay içinde on milyon üyeye ulaştı; sonuçta çoğunluğun yanılgısı tamamen yıkılmış oldu. Bu kolektif güç, Polonya’da komünizmin çöküşünü ve ardından tüm Doğu Bloğunun dağılmasını tetikleyen en büyük unsurlardan biri oldu[12].
İlk kıvılcım olan Rosa Parks, Lech Wałęsa gibi figürler, sarmalın dışlanma korkusunu hiçe sayarak despotik statükoya meydan okudular. Alt yapı ve dayanışma ile kilise toplulukları, yeraltı sendika ağları insanların bir araya gelip korkularını yenmelerini sağlayan güvenli bölgeler oluşturdu. İnsanlar kendileriyle aynı fikirde olan milyonlar olduğunu fark ettiği an, ekseriyetin silkinişi ile suskunluk sarmalı yön değiştirdi ve baskıcı zalim otoriteyi savunanlar, kendilerini azınlıkta hissetmeye başladı ve böylece de sarmal kırıldı.
Suskunluk Sarmalını Manevi, Aşkın Boyutuyla Kırmak
Dini, manevi bilinç; bananeliği, vurdumduymazlığı ve bireyselciliği nahoş gören bir öğretiye sahiptir. Ahlakî cesaret, vicdanî sorumluluk, hesap verme duyarlılığı, ilahi gözetim ve denetimin farkındalığı, sosyal adalet duygusu birikimiyle yoğun bir manevî yapı meydana getirir. İlahî mesajda iletilen ise haksızlıklara karşı toplumsal ve bireysel duyarlılığın üst düzeyde olmasının, ahiretteki ikabtan/cezadan kurtuluş için bir zorunluluk olduğunun uyarısıdır:
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
“Sadece içinizden zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir azaptan/beladan sakının ve bilin ki Allah, azabı çetin olandır”[13]. Bu mesaj; zulmedenlerin eylemlerine rıza göstermenin azaba uğrama riski kapsamında değerlendirileceğini beyan eder.
Gazze katliamında, katilleri engellemek için Müslüman ülkelerin, diğer insan hakları söylemlerini kimseye bırakmayan devletlerin ve uluslararası yetkili organların harekete geçmeyerek sergiledikleri eylemsizlikleri, tepkisizlikleri; insanlık adına “ashabı uhdud fenomeni” bağlamında seyirci etkisinin güncel ve dehşet bir görünümünü resmederek bu ilahi ikaza yeterli bir örnek materyal olma niteliği taşır.
Yaratan, Kitabı Kerim’de zulmü yasaklarken ona rıza göstermeyi şiddetle takbih etmiş, yermiştir:
وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ
“Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.”[14] Acı akibeti haber veren bu ayet; suskunluk, haksızlıklar karşısında rıza olgusunu, can yakıcı cehennem ateşiyle tecziye ve dehşet bir azap tehdidiyle ikaz ederek kullara göndermiştir.
Peygamber de aynı minvalde zulme sessizliği, kabullenişi Kur’an’ın mesajına eşdeğer bir kalıpta ihtar ederek erken vakitte, tez zamanda uyanmanın zaruretine parmak basmıştır:
الظَّالِمَ فَلَمْ يَأْخُذُوا عَلَى يَدَيْهِ أَوْشَكَ أَنْ يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بِعِقَابٍ مِنْ عِنْدِهِ
“İnsanlar bir zalimi görür de onun zulmüne engel olmazlarsa (iki elini tutmazlarsa), Allah’ın hepsine umumî bir azap göndermesi yakındır.”[15]
Yine peygamber:
مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ
“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle (o kötülüğe) buğzetsin; bu ise imanın en zayıf derecesidir.”[16]diyerek ile sarmalın içerisinde bocalamanın itikadi bir sapmayı neticelendirdiğini haber vererek üç seviyeli müdahale modeli sunmuştur: Fiilî müdahale, sözlü müdahale, vicdani reddediş.
Zulme rıza, zulme karşı sessizlik ilahî azaba sebeptir. Dünyada Moğol zulmünden sonra yaşanan adaletsizliklerin, haksızlıkların zirve yaptığı bir zaman diliminden geçerken vicdani körleşmeye maruz olan, insanlıktan feragat etmiş uyuşuk tıynetteki çoğunlukların, küresel fitne ve fesada rızalarının sorgulanması zamanı gelmiştir.
Suskunluk sarmalı, zulmün sürmesinin temel etkeni olması sebebiyle dinî konsept çerçevesinde bunu kırmak üzere aymazlık kozasının bilinç ve uyanıklık balyozuyla yıkılması esastır. Çünkü din ve maneviyat desteği; bireye geçici insan topluluklarının ötesinde, mutlak ve kalıcı bir aidiyet şuuru sunar. Birey, “Eğer yaratıcı benimleyse, tüm dünya karşımda olsa da yalnız değilim” inancına sahip olduğunda, toplumsal dışlanmanın yaratacağı psikolojik yıkım etkisini kaybeder. Bu durum, sarmalı kırmak için gereken ilk adımı, yani korku duvarını yıkar ve aşmaya vesile olur.
“Rızık ve gelecek” kaygısının aşılması manevi mertebenin üst basamağıdır. İnsanlar genellikle işini, statüsünü veya maddi gücünü kaybetme korkusuyla zor karşısında susmayı tercih ederler. Halbuki, evrenin sahibi ve rızkın dağıtıcısı, bahşedeni olan Rabb’e olan iman ve itminan, tevekkül ve itaatin ne kadar kıymettar olduğu bu ayette gösterilmektedir:
وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا
“Yeryüzünde hareket eden bütün canlıların rızkını veren Allah’tır”[17]. Rızkı veren Allah’tır inancı, bireyin dünyevi korkularını minimalize eder. Gelecek kaygısı azalan birey, güce veya çoğunluğa boyun eğmek yerine kendi hakiki doğrularını, inancının sesini daha gür bir sesle ifade edebilir.
Zulme suskunluk döngüsü korku temellidir; halbuki dinî bilinç ise hakiki sorumluluk üzerine inşa edilir. Korku, insanı çoğunluğa yaklaştırırken, iman ise hakikate doğru yönlendirir ve aşama kat ettirir. Dinî şuur; sadece bireysel ibadet yoğunluğu değildir, bireysel ve kamu ahlakının yeniden kurulumu ve inşasıdır. Suskunluk sarmalı toplum bazındaki insanı, yatay satıhta sıkıştırıp yalnızlaştırırken; manevi ve aşkın olan dinî değerler, inançlar kümesi, dikey düzlemde İlâhî olana doğru kökleşme imkânı tanır. Bu dikey iletişim, irtibat, yaratıcıyla müesses olan rabıta ne kadar güçlüyse, yatay düzlemdeki rüzgarlar, hatta fırtınalar bireyi o kadar az sarsar, hatta etkilemez bile. Yani İlâhî olana takarrüp, insan ruhunu rikkatleştirip süblime ederek kolektif dayanışma yardımlaşma ruhunun oluşumuna katkıda bulunur.
KAYNAKÇA
Arendt, H. (1963). Eıchmann İn Jerusalem. New York: The Vıkıng Press.
Bandura, A. (1999). Moral Disengagement in the Perpetration of Inhumanities. Personality and Social Psychology Review, 3(3), 193-209.
Bandura, A. (2002). Selective Moral Disengagement in the Exercise of Moral Agency. Journal of Moral Education, 31(2), 101–119. https://doi.org/10.1080/0305724022014322
Bandura, A. (2002). Selective Moral Disengagement in the Exercise of Moral Agency. Journal of Moral Education, 31(2), 101–119. https://doi.org/10.1080/0305724022014322
Cohen, S. (2013). States of denial: Knowing about atrocities and suffering. John Wiley & Sons.
Dalayli, F. Ü. (2025). Di̇ji̇tal Çağda Hegemonya Ve İdeoloji̇: Yeni̇ Medya, Gramsci Ve Althusser Perspekti̇fi̇nden Devleti̇n İdeoloji̇k Aygitlari. TOBIDER – Uluslararası Toplumsal Bilimler Dergisi, 9(1), 125–136. https://doi.org/10.30830/tobider.sayi.21.7
France, A. (2017). Cass R. Sunstein: # Republic: Divided Democracy in the Age of Social Media. Ethical Theory & Moral Practice, 20(5), 1091–1093. https://doi.org/10.1007/s10677-017-9839-5
Glennon, R. J. (1991). The role of law in the Civil Rights movement: the Montgomery bus boycott, 1955–1957. Law and History Review, 9(1), 59-112.
Hamilton, V. L. (1982). The Belief in a Just World: A Fundamental Delusion. Contemporary Sociology, 11(2), 236–237. https://doi.org/10.2307/2067083
https://kutubusitte.com/onlinereklamlar.html
Kur’an-ı Kerim
Moeller, S.D. (1999). Compassion Fatigue: How the Media Sell Disease, Famine, War and Death (1st ed.). Routledge. https://doi.org/10.4324/9780203900352
Plummer, M., & Cossins, A. (2018). The Cycle of Abuse: When Victims Become Offenders. Trauma, Violence, & Abuse, 19(3), 286-304.
Senser, R. A. (1989). How Poland’s Solidarity won freedom of association. Monthly Labor Review, 112(9), 34-38.
Senser, R. A. (1989). How Poland’s Solidarity won freedom of association. Monthly Labor Review, 112(9), 34-38.
Zhao, D., Yang, D., & S. Bernstein, M. (2026, April). Mapping the spiral of silence: Surveying unspoken opinions in online communities. In Proceedings of the 2026 CHI Conference on Human Factors in Computing Systems (pp. 1-26).
[1] Zhao, D., Yang, D., & S. Bernstein, M. (2026, April). Mapping the spiral of silence: Surveying unspoken opinions in online communities. In Proceedings of the 2026 CHI Conference on Human Factors in Computing Systems (pp. 1-26).
[2] Dalayli, F. Ü. (2025). Di̇ji̇tal Çağda Hegemonya ve İdeoloji̇: Yeni̇ Medya, Gramsci ve Althusser Perspekti̇fi̇nden Devleti̇n İdeoloji̇k Aygitlari. TOBIDER – Uluslararası Toplumsal Bilimler Dergisi, 9(1), 125–136. https://doi.org/10.30830/tobider.sayi.21.7
[3] Hortensius, R., & De Gelder, B. (2018). From empathy to apathy: The bystander effect revisited. Current directions in psychological science, 27(4), 249-256
[4] Bandura, A. (1999). Moral Disengagement in the Perpetration of Inhumanities. Personality and Social Psychology Review, 3(3), 193-209.
[5] Bandura, A. (2002). Selective Moral Disengagement in the Exercise of Moral Agency. Journal of Moral Education, 31(2), 101–119. https://doi.org/10.1080/0305724022014322
[6] Bandura, A. (2002). A.g.m.
[7] Cohen, S. (2013). States of denial: Knowing about atrocities and suffering. John Wiley & Sons.
Arendt, H. (1963). EICHMANN in Jerusalem. NEW YORK: THE VIKING PRESS.
[9] France, A. (2017). Cass R. Sunstein: # Republic: Divided Democracy in the Age of Social Media. Ethical Theory & Moral Practice, 20(5), 1091–1093. https://doi.org/10.1007/s10677-017-9839-5
[10] Hamilton, V. L. (1982). The Belief in a Just World: A Fundamental Delusion. Contemporary Sociology, 11(2), 236–237. https://doi.org/10.2307/2067083
[11] Glennon, R. J. (1991). The role of law in the Civil Rights movement: the Montgomery bus boycott, 1955–1957. Law and History Review, 9(1), 59-112.
[12] Senser, R. A. (1989). How Poland’s Solidarity won freedom of association. Monthly Labor Review, 112(9), 34-38.
[13] el-Enfâl 8/25
[14] Hud suresi(11),113
[15] Ebû Dâvûd, Melâhim 17 (Hadis No: 4338)
[16] Sahihi müslim,iman,49
[17] Hud suresi,11/6






Saygıdeğer üstadım Eline yüregine kalemine sağlık başarılarının devamını diliyorum Allaha emanet