Gündelik dilde “gerçeklik” ve “hakikat” kelimeleri çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmaktadır. “Gerçek nedir?”, “Hakikat nedir?”, “Bu olayın gerçeği nedir?” veya “Hakikati öğrenmek istiyorum” dediğimizde, sanki aynı şeyi farklı kelimelerle ifade ediyormuşuz gibi görünür. Fakat felsefi açıdan bakıldığında iki kavram arasında önemli bir ayrım yapmak mümkündür. Avrupa dillerindeki kullanım bu ayrımı daha görünür hale getirir. İngilizcede reality ile truth, Hollandacada realiteit ile waarheid, Almancada ise Realität/Wirklichkeit ile Wahrheit aynı kavram değildir. Birincisi daha çok var olan dünyaya, ikincisi ise bu dünya hakkında söylediğimiz şeylerin doğru olup olmadığına gönderme yapar.
En yalın biçimiyle söylersek, gerçeklik vardır; hakikat ise gerçeklik hakkında ortaya çıkar. Gerçeklik ontolojik, hakikat ise öncelikle epistemolojik bir kavramdır. Gerçeklik, bizim onu bilip bilmememizden bağımsız olarak var olan şeyi; hakikat ise gerçekliğin düşüncede, bilgide, hükümde veya dilde doğru biçimde kavranmasını ifade eder.
Bu ayrım görünüşte basit olmakla birlikte, insanın dünyayla ilişkisinin en temel sorunlarından birine işaret etmektedir. Çünkü insan doğrudan doğruya gerçekliğin kendisi değildir; gerçekliği algılar, yorumlar, adlandırır, kavramlaştırır ve onun hakkında hükümler verir. İşte gerçeklik ile hakikat arasındaki mesafe tam da burada doğmaktadır.
Gerçeklik: Var Olanın Alanı
“Realite” kelimesinin kökeni Latince res, yani “şey” kelimesine kadar götürülebilir. Realite, şeylerin, olayların, ilişkilerin ve süreçlerin fiilen var olduğu dünyayı ifade eder. Bir dağın varlığı, yağmurun yağması, insanın ölümü, bir savaşın meydana gelmesi, ekonomik bir krizin yaşanması veya toplumda gelir eşitsizliğinin bulunması gerçekliğin parçalarıdır.
Gerçeklik insanın onu nasıl değerlendirdiğinden bağımsız olarak var olabilir. Bir kimse dünyanın yuvarlak olduğuna inanmasa da dünyanın fiziksel biçimi bundan değişmez. Bir hükümet ülkede yoksulluğun bulunmadığını iddia edebilir; fakat milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa toplumsal gerçeklik söylemden bağımsız olarak ortadadır. Bir insan hasta olduğunu bilmiyor olabilir; fakat vücudunda bir hastalık süreci başlamışsa biyolojik gerçeklik mevcuttur.
Bu nedenle gerçekliğin temel sorusu şudur: “Ne vardır?” Bu soru bizi ontolojiye, yani varlık felsefesine götürür.
Bir şeyin gerçek olması ile bizim o şey hakkında doğru bilgi sahibi olmamız birbirinden farklıdır. Amerika kıtası Avrupalılar tarafından bilinmeden önce de vardı. Mikroorganizmalar mikroskop icat edilmeden önce de bulunuyordu. Dünya, insanların onun Güneş etrafında döndüğünü öğrenmesinden çok önce de Güneş etrafında dönüyordu. Dolayısıyla gerçekliğin varlığı, onun bilinmesine bağlı değildir.
Bunu basit bir formülle gösterebiliriz: Gerçeklik = Var olan
Gerçeklik, özneye değil öncelikle nesneye işaret eder. İnsan onu keşfedebilir, yanlış anlayabilir, gizleyebilir veya inkâr edebilir; fakat bu tutumların hiçbirisi tek başına gerçekliği değiştirmez.
Hakikat: Gerçekliğin Bilinmesi ve İfade Edilmesi
Hakikat meselesi ise farklı bir düzlemde ortaya çıkar. İngilizcedeki truth ve Hollandacadaki waarheid kavramları esas itibarıyla bir düşüncenin, önermenin veya iddianın doğru olup olmadığıyla ilgilidir.
Bir taşın yere düşmesi gerçekliktir. “Bırakılan taş yere düşer” cümlesi ise bu gerçeklik hakkında kurulmuş bir önermedir.
Burada artık şu soruyu sorarız: Bu önerme doğru mudur?
Hakikat problemi bu noktada başlamaktadır. Klasik felsefede hakikatin en eski ve güçlü açıklamalarından biri “uygunluk” veya “tekabüliyet” anlayışıdır. Buna göre doğru bir hüküm, gerçeklikte olanla örtüşen hükümdür. Aristoteles’in düşüncesinin özünü serbestçe ifade edersek, var olana “vardır”, var olmayana “yoktur” demek doğrudur; var olana “yoktur”, var olmayana “vardır” demek ise yanlıştır.
Bu durumda: Gerçeklik = olan şey
Hakikat/doğruluk = söylediğimiz şeyin olan şeye uygunluğu
Örneğin dışarıda yağmur yağıyorsa bu bir gerçekliktir. “Dışarıda yağmur yağıyor.” dediğimde ve gerçekten yağmur yağıyorsa, söylediğim söz doğrudur. Fakat “Dışarıda güneşli bir hava var.” dersem ve sağanak yağmur yağıyorsa, gerçeklik değişmemiştir; değişen benim gerçeklik hakkındaki hükmümdür. Gerçeklik vardır, fakat benim hükmüm hakikate uygun değildir.
Burada kritik ayrım şudur: Yanlış olan gerçeklik değil, gerçeklik hakkındaki bilgimiz veya iddiamızdır.
Gerçeklik Ontolojik, Hakikat Epistemolojik midir?
Kavramları ayırmanın yararlı yollarından biri ontoloji ile epistemoloji ayrımından hareket etmektir.
Ontoloji “ne vardır?” sorusunu sorar.
Epistemoloji ise “var olanı nasıl bilebiliriz?” sorusunu sorar.
Gerçeklik birinci soruyla, hakikat ise büyük ölçüde ikinci soruyla ilgilidir.
Bir cinayet işlenmiştir. Bu olayın gerçekleşmiş olması ontolojik bir meseledir. Cinayeti kimin işlediği konusunda gazeteciler, polisler, savcılar, tanıklar ve mahkeme farklı iddialar ileri sürebilir. Bunların hepsi gerçekliğe ilişkin bilgi iddialarıdır.
Olay yalnızca bir kez meydana gelmiştir; fakat olay hakkında onlarca anlatı üretilebilir.
Buradan son derece önemli bir sonuca varırız: Gerçeklik tek olabilir, fakat gerçeklik hakkındaki tasvirler çoğalabilir.
Hakikat arayışı ise bu anlatılardan hangisinin gerçekliğe en fazla uyduğunu belirlemeye çalışır.
Bilimin, felsefenin, tarihçiliğin ve hatta mahkemelerin yaptığı işin önemli bir bölümü tam olarak budur: farklı iddialar arasından gerçekliğe en uygun olanı bulmaya çalışmak.
Gerçeklik Değişmez, Bilgimiz Değişebilir
İnsanlık tarihine bakıldığında, gerçekliğin çoğu zaman aynı kaldığı, fakat insanların gerçeklik hakkındaki bilgilerinin değiştiği görülmektedir.
Gökyüzündeki gezegenlerin hareketleri insanlar onları açıklamaya başlamadan önce de vardı. Fakat insanlar bu hareketlere ilişkin farklı modeller geliştirdiler. Bir dönem Dünya’nın evrenin merkezinde olduğu düşünüldü. Daha sonra farklı astronomik gözlemler ve teorilerle bu anlayış terk edildi.
Burada değişen evren değildir. Değişen, insanın evren hakkındaki bilgisidir.
Bu ayrımı yapmadığımızda şöyle düşünmeye başlayabiliriz: “Eskiden başka bir gerçek vardı, şimdi başka bir gerçek var.” Oysa çoğu durumda değişen gerçeklik değil, gerçekliğe ilişkin bilgi düzeyimizdir. Bu nedenle bilimsel gelişmeyi gerçekliğin değişmesi olarak değil, gerçekliğe ilişkin tasavvurlarımızın düzeltilmesi ve derinleşmesi olarak düşünmek daha yerindedir.
Gerçeklik insan zihninin önünde duran bir dünya; bilgi ise insanın bu dünyayı anlamak için geliştirdiği zihinsel haritadır.
Harita arazi değildir.
Harita yanlış olabilir.
Arazi ise haritadaki yanlış yüzünden değişmez.
Bu metafor, gerçeklik ile hakikat arasındaki ilişkinin anlaşılmasına yardımcı olur. Gerçeklik araziye, bilgi ve teorilerimiz ise haritaya benzer. Hakikat, haritanın araziye ne ölçüde uygun olduğunu ifade eder.
Fakat “Hakikat” Kelimesi Biraz Daha Karmaşıktır
Burada Türkçe bakımından önemli bir sorun ortaya çıkmaktadır. İngilizce truth kelimesini doğrudan “hakikat”, Hollandaca waarheid kelimesini de “hakikat” şeklinde çevirmek mümkündür. Fakat Türkçede “hakikat” kelimesinin anlam alanı İngilizce truth kelimesinden biraz daha geniştir.
Özellikle klasik İslam düşüncesinde Arapça hakīka kelimesi yalnızca bir önermenin doğruluğunu değil, bir şeyin asıl mahiyetini, gerçek tabiatını ve özünü de ifade edebilir.
“İnsanın hakikati nedir?” dediğimizde çoğu zaman: “İnsan hakkında doğru olan önerme nedir?” diye sormayız.
Daha derin bir soru sorarız: “İnsan gerçekte nedir?”
Bu anlamda hakikat tekrar ontolojik bir karakter kazanmaktadır.
İşte Türkçedeki terminolojik karışıklığın önemli bir kaynağı budur.
Batı felsefesinde:
Reality → gerçeklik
truth → doğruluk/hakikat şeklindeki ayrım oldukça kullanışlıdır.
Fakat İslam felsefesi ve tasavvuf terminolojisine geçtiğimizde hakikat, zaman zaman gerçekliğin kendisi veya varlığın derin/asıl mahiyeti anlamına da gelebilir.
Dolayısıyla her metinde “hakikat” kelimesinin hangi anlamda kullanıldığına dikkat etmek gerekir.
“Doğruluk” Kelimesi Aslında Truth İçin Daha Kesin Bir Karşılık mıdır?
Modern felsefi terminolojide birçok durumda truth ve waarheid için “hakikat” yerine doğruluk kelimesi daha teknik ve daha açık bir karşılık olabilir.
Örneğin: “Kar beyazdır.” Bu önerme, kar gerçekten beyazsa doğrudur. Burada “kar beyazdır önermesinin hakikati” demek yerine “kar beyazdır önermesinin doğruluğu” demek kavramsal olarak daha açıktır.
Çünkü doğru veya yanlış olan şey çoğu zaman önerme, hüküm, inanç veya iddiadır.
Gerçeklik ise doğru veya yanlış değildir. Gerçeklik vardır veya yoktur. Bir deprem için “yanlış bir deprem” demeyiz. Deprem olmuştur veya olmamıştır. Fakat “Dün gece deprem oldu.” cümlesi doğru veya yanlış olabilir. Bu nedenle teknik bir terminoloji kurmak istersek şu üçlü ayrım son derece yararlıdır:
Gerçeklik: Var olan.
Doğruluk: Bir önermenin gerçekliğe uygun olması.
Hakikat: Bağlama göre ya doğruluk ya da bir şeyin asıl/derin gerçekliği.
Bu ayrım özellikle sosyal bilimlerde son derece işlevseldir.
Toplumsal Gerçeklik ve Hakikat
Sorun sosyal bilimlere geldiğimizde daha da karmaşıklaşır. Çünkü fiziksel gerçeklik ile toplumsal gerçeklik aynı yapıda değildir.
Bir dağın varlığı insanların o dağa inanmasına bağlı değildir. Fakat para, devlet, hukuk, üniversite, vatandaşlık, evlilik veya mülkiyet gibi toplumsal gerçekliklerin önemli bir bölümü insanların ortak anlamlandırmaları ve kabulleri sayesinde varlığını sürdürmektedir.
Bir kâğıt parçasının fiziksel gerçekliği ile “100 euro” olması aynı şey değildir. Fiziksel olarak elimizde mürekkep basılmış bir kâğıt veya başka bir materyal bulunmaktadır. Fakat onun belirli bir satın alma gücüne sahip para olması toplumsal kurumlara, hukuk düzenine ve ortak kabule bağlıdır. Dolayısıyla sosyal bilimlerde gerçeklik hem maddi hem de anlam yüklü olabilir.
Fakat burada da hakikat sorusu ortadan kalkmaz.
Örneğin:
“Bu ülkede gelir eşitsizliği artmaktadır.”
“Göçmenler suç oranını yükseltmektedir.”
“Toplum giderek sekülerleşmektedir.”
“Gençler önceki kuşaklardan daha bireycidir.”
Bunların her biri sosyal gerçekliğe ilişkin iddialardır. Siyasetçi, gazeteci, akademisyen veya sıradan vatandaş bu tür cümleler kurabilir. Ancak bu cümlelerin çok tekrarlanması onları doğru yapmaz.
Bir toplumun çoğunluğunun bir şeye inanması ile o şeyin doğru olması aynı değildir. Bu ayrım özellikle propaganda, ideoloji ve kitle iletişimi çağında büyük önem taşımaktadır.
Algılanan Gerçeklik ile Fiilî Gerçeklik
İnsanlar çoğu zaman doğrudan gerçekliğe değil, algılanmış gerçekliğe tepki verirler.
Örneğin bir toplumda suç oranları düşüyor olabilir; fakat insanların çoğunluğu suçun arttığına inanabilir. Bu durumda iki ayrı düzlem ortaya çıkar:
Fiilî suç oranı bir toplumsal gerçekliktir.
“Suç artıyor.” şeklindeki yaygın kanaat ise başka bir toplumsal gerçekliktir.
İkinci kanaat yanlış olabilir ama yine de toplumsal sonuçlar doğurabilir. İnsanlar daha fazla güvenlik talep edebilir, belirli siyasi partilere oy verebilir, bazı mahallelerden taşınabilir veya yabancılara karşı güvensizlik geliştirebilir.
Dolayısıyla sosyal bilimlerin ilginç paradokslarından biri şudur: Yanlış bir düşünce, gerçek toplumsal sonuçlar üretebilir.
Burada hakikat ile gerçeklik arasındaki ayrım çok daha önemli hale gelir. Bir inanç epistemolojik olarak yanlış, fakat sosyolojik olarak gerçek olabilir.
“İnsanların çoğunluğu X grubunun tehlikeli olduğuna inanıyor.” cümlesi doğru olabilir.
Fakat buradan: “X grubu tehlikelidir.” sonucu çıkmaz.
Birinci önerme insanların inançları hakkındadır; ikinci önerme ise söz konusu grubun gerçek özellikleri hakkında bir iddiadır.
Hakikat Neden Gerçeklikle Özdeş Değildir?
Buraya kadar yapılan ayrımdan hareketle önemli bir noktayı vurgulamak mümkündür: Hakikat kendi başına gerçekliğin bir başka adı değildir; esasen insan zihni ile gerçeklik arasındaki ilişkinin bir niteliğidir.
Bir tarafta dünya vardır. Diğer tarafta insan vardır.
İnsan dünyaya ilişkin algılar, kavramlar, teoriler ve anlatılar üretir.
Hakikat sorusu, bunların gerçeklikle ilişkisi sorusudur.
Bunu şu şekilde şematize edebiliriz:
GERÇEKLİK → ALGILAMA → KAVRAMLAŞTIRMA → BİLGİ/ÖNERME → DOĞRU veya YANLIŞ.
Gerçekliğin kendisi bu zincirin başında bulunmaktadır. Hakikat veya doğruluk problemi ise gerçeklik hakkındaki bilginin niteliğiyle ilgilidir.
Bu yüzden hakikat insanın varlıkla karşılaşmasında ortaya çıkan epistemolojik bir problemdir.
Hakikat Teorileri Neden Ortaya Çıkmıştır?
Felsefede büyük tartışma, “hakikat nedir?” sorusundan çok, bir düşüncenin hakikate ulaştığını nasıl anlayacağımız üzerinde yoğunlaşmıştır.
Klasik uygunluk teorisi, doğru düşüncenin gerçekliğe uygun olduğunu söyler. Bu yaklaşım gündelik hayat ve bilim açısından oldukça güçlüdür. Fakat başka teoriler de geliştirilmiştir.
Tutarlılık teorisine göre bir düşüncenin doğruluğu, içinde bulunduğu bilgi sistemiyle çelişmemesiyle yakından ilişkilidir.
Pragmatist yaklaşımlar, bir düşüncenin sonuçlarını ve pratikte nasıl işlediğini öne çıkarır.
Bazı çağdaş yaklaşımlar ise hakikat iddialarının dil, iktidar, söylem ve tarihsel bağlamlarla ilişkisini araştırmıştır.
Fakat bu yaklaşımların çeşitlenmesi gerçeklik ile hakikat arasındaki temel ayrımı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, hepsi bir şekilde aynı temel problemle uğraşır: İnsan gerçeklik hakkında ne zaman “doğruyu söylüyorum” deme hakkına sahiptir?
Bir Olay, Çok Sayıda Anlatı
Tarih bunun en açık örneğidir. Bir savaş belirli bir zamanda ve yerde gerçekleşmiştir. Bu savaş tarihsel gerçekliğin bir parçasıdır. Fakat savaş hakkında farklı tarafların farklı anlatıları bulunabilir.
Kazananlar başka türlü anlatır.
Kaybedenler başka türlü anlatır.
Devletin resmî tarihçileri başka noktaları vurgular.
Tanıklar başka ayrıntıları hatırlar.
Sonraki kuşakların tarihçileri yeni belgeler bularak daha farklı yorumlar geliştirebilir.
Buradan “herkesin kendi hakikati vardır” sonucu çıkarmak kolaydır. Fakat bu cümle dikkatle ele alınmalıdır.
İnsanların farklı bakış açıları olabilir. Farklı yorumları olabilir. Farklı deneyimleri olabilir. Ama buradan zorunlu olarak birbiriyle çelişen bütün iddiaların aynı ölçüde doğru olduğu sonucu çıkmaz.
Bir kişinin bir olaya farklı açıdan bakması ile olay hakkında yanlış bilgi vermesi aynı şey değildir. Perspektif çoğulluğu, hakikatin bütünüyle göreli olduğu anlamına gelmez.
“Benim Hakikatim” Sözü Üzerine
Günümüzde sık kullanılan “benim hakikatim” veya İngilizcedeki my truth ifadesi de bu nedenle felsefi açıdan sorunludur.
“Ben bu olayı böyle yaşadım.” demek anlamlıdır.
“Ben bu olaydan korktum.” demek anlamlıdır.
“Ben kendimi dışlanmış hissettim.” demek de anlamlıdır.
Bunlar öznenin deneyimini anlatmaktadır.
Fakat “Benim hakikatim budur.” ifadesi nesnel bir olay hakkındaki her iddiayı eşit derecede doğru hale getiriyorsa kavramsal bir sorun ortaya çıkar.
Çünkü aynı anda: “Ali saat sekizde evdeydi.” ve “Ali saat sekizde evde değildi.” önermelerinin ikisi, aynı anlamda ve aynı şartlar altında doğru olamaz.
İnsanların farklı anlatıları olabilir; fakat gerçekliğin kendisi bu anlatıların keyfî biçimde çoğalmasına tabi değildir.
Bu nedenle belki de şu ifade daha dikkatli olacaktır: Hakikat kişisel olmak zorunda değildir; fakat hakikate ulaşma yollarımız perspektifsel olabilir.
Hakikat Gerçekliğin Aynası mıdır?
Bununla birlikte insanın gerçekliği bütünüyle ve aracısız şekilde kavradığını düşünmek de aşırı iyimser olur.
İnsan gerçekliği duyuları, dili, kavramları, kültürü ve tarihsel birikimi aracılığıyla anlamaktadır.
Bu nedenle insan bilgisi gerçekliğin mekanik bir fotoğrafı değildir.
Aynı toplumsal olaya iktisatçı ekonomik açıdan, sosyolog toplumsal yapılar açısından, psikolog bireysel davranış açısından, tarihçi tarihsel oluşum açısından bakabilir.
Bunlardan biri mutlaka yanlış olmak zorunda değildir. Aynı gerçekliğin farklı boyutlarını açığa çıkarabilirler.
Bir şehir hem ekonomik sistemdir hem kültürel mekândır hem siyasal yönetim alanıdır hem mimari bir çevredir hem de insanların yaşadığı anlam dünyasıdır.
Buradan önemli bir ayrım daha ortaya çıkar: Hakikatin perspektifsel olması ile göreli olması aynı şey değildir. Perspektif, gerçekliğin bir yönünü görmektir. Görecilik ise çoğu zaman bütün görüşlerin aynı değerde olduğunu ileri sürme noktasına kadar götürülebilir. Oysa gerçeklik, yorumlarımız üzerinde belirli sınırlar koymaktadır.
Hakikat Gerçekliğin Derin Boyutu Olarak da Kullanılabilir
Özellikle dinî, metafizik ve tasavvufi düşüncede hakikat kelimesinin farklı bir kullanımına rastlanmaktadır. Burada hakikat yalnızca bir önermenin doğruluğu değildir; görünen şeylerin ardındaki asıl gerçeklik anlamını kazanır.
Bu durumda “gerçeklik” ve “hakikat” arasındaki ilişki farklılaşır.
Görünen dünya bir gerçekliktir; fakat onun anlamı, özü veya nihai temeli “hakikat” olarak adlandırılabilir. Örneğin ölüm biyolojik bir gerçekliktir. Fakat: “Ölümün hakikati nedir?” sorusu ölüm olayının meydana gelip gelmediğini sormaz. Ölümün insan varoluşu açısından ne anlama geldiğini sorar.
Aynı şekilde: “İnsanın hakikati nedir?” sorusu insanın var olup olmadığını değil, insanı insan yapan asli niteliğin ne olduğunu araştırır.
Bu kullanımda hakikat epistemolojiden tekrar ontolojiye doğru yaklaşır. Dolayısıyla “hakikat” kelimesinin iki önemli anlamı bulunduğunu kabul etmek gerekir:
Birincisi, doğruluk anlamında hakikat: Bir düşüncenin veya önermenin gerçekliğe uygunluğu.
İkincisi, mahiyet anlamında hakikat: Bir şeyin asıl niteliği, özü veya derin gerçekliği.
Klasik İslam düşüncesindeki “hakikat” kavramını sadece İngilizce truth üzerinden okumak bu nedenle eksik kalabilir.
Gerçeklik, Doğruluk ve Hakikat: Üçlü Bir Ayrım
Kavramsal karışıklığı önlemek için özellikle Türkçede ikili değil üçlü bir ayrım yapmak daha verimli görünmektedir:
Gerçeklik (reality / realiteit): İnsan düşüncesinden bağımsız veya onunla ilişkili biçimde fiilen var olan şeyler, olaylar, ilişkiler ve süreçler.
Doğruluk (truth / waarheid): Bir önerme, yargı veya bilginin gerçekliğe uygun olma niteliği.
Hakikat (haqīqa): Bağlama göre ya doğruluk anlamında ya da bir varlığın, olayın veya durumun asıl mahiyeti ve derin gerçekliği anlamında kullanılan daha geniş bir kavram.
Böyle bir ayrım yapıldığında pek çok felsefi tartışma daha anlaşılır hale gelir.
Örneğin “hakikat sonrası” (post-truth) ifadesi Türkçede yaygınlaşmıştır. Fakat burada söz konusu olan gerçekliğin ortadan kalkması değildir. Dünya hâlâ vardır; olaylar hâlâ gerçekleşmektedir. Sorun, kamuoyunun kanaat oluştururken olgusal doğruluğu giderek daha az önemsemesidir.
Bu nedenle post-truth çağını “gerçeklik sonrası” diye anlamak yanlış olur. Gerçeklik ortadan kalkmamıştır. Problem, gerçeklikle doğru bilgi arasındaki bağın zayıflamasıdır.
Sonuç: Gerçeklik Vardır, Hakikat Aranır
Gerçeklik ile hakikat arasındaki ayrımı tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse şöyle söyleyebiliriz:
Gerçeklik, insanın karşısında bulunan varlık alanıdır; hakikat ise insanın bu varlık alanını doğru biçimde kavrama çabasında ortaya çıkar.
Gerçeklik keşfedilmeden önce de vardır. Hakikat ise gerçeklikle düşünce arasındaki ilişkide belirginleşir.
Bir olay gerçekleşir; bu gerçekliktir. İnsan olay hakkında bir şey söyler; bu bir iddiadır. İddia gerçekleşen olaya uygunsa doğrudur.
İnsan olayın daha derindeki anlamını ve mahiyetini araştırdığında ise “hakikat” kavramının daha geniş ve felsefi anlamına ulaşır. Bu nedenle kavramların en sistematik kullanımında şu formül önerilebilir:
Gerçeklik, “ne vardır?” sorusuna; doğruluk, “söylediğimiz doğru mudur?” sorusuna; hakikat ise daha geniş anlamıyla “var olanın aslı ve mahiyeti nedir?” sorusuna cevap arar.
Bu üç soru birbirinden farklıdır ama birbirinden kopuk değildir.
İnsan önce bir gerçeklikle karşılaşır. Ardından onu anlamaya çalışır. Onun hakkında bilgiler, teoriler ve anlatılar geliştirir. Sonra bu bilgilerin doğru olup olmadığını sorgular. Daha ileri bir aşamada ise görünen olguların arkasındaki anlamı, özü ve mahiyeti araştırır.
Bu bakımdan gerçeklik bize verilmiş olanı, doğruluk gerçeklik hakkındaki bilgimizin niteliğini, hakikat ise kimi felsefi geleneklerde gerçekliğin asıl ve derin mahiyetini anlatmaktadır.
Belki de insan düşüncesinin bütün serüveni bu üç aşama arasında gerçekleşmektedir:
Gerçeklikle karşılaşmak, doğruyu aramak ve hakikati anlamaya çalışmak.





