Süleymancılar Cemaatinin Doğuşu, Dönüşümleri ve Yeni Müdahale

2
57

Türkiye derin bir kavram kargaşası içerisinde. Cemaat, tarikat, dini grup gibi kavramlar da böyle. Cemaat, sosyolojik araştırmalarda en geniş anlamıyla dayanışma grubunun adıdır. Bu nedenle aile, aşiret, tarikat vs cemaat olarak görülür. Ancak Türkiye’nin sosyolojik realitesinde tarikat uzun tarih içinde oluşan, belli bir silsileye dayanan, zikir gibi çeşitli ritüellerden oluşan dini gruplardır. Cemaat ise Cumhuriyet döneminde tekkelerin ve medreselerin kapatılmasıyla gelişen yeni dini dayanışma gruplarıdır. Süleymancılık da bu kapsamda yer almaktadır. Modern dönemde İhvan-ı Müslimin, Cemaat-i İslami, Nahda Hareketi gibi tarikat dışı yeni dini cemaatler de ortaya çıkar. Cemaat olgusu İslam toplumlarında yaygındır.

1- Süleyman Hilmi Tunahan Dönemi: İrşat, Gizlilik ve Damgalanma

Süleymancılar cemaati, Süleyman Hilmi Tunahan kişiliğinde doğmaktadır. Tunahan, medreselerin kapatılması sonucunda Süleymaniye medreselerinde yaptığı müderrisliği bırakmak zorunda kalır. Fahri Hoca olma talebi de Tevhid-i Tedrisat Kanunu gerekçe gösterilerek reddedilir. Bu arada bazı öğrencilere dersler verir, takiplerden dolayı Çatalca tarafında bir köye yerleşir. Orada çiftçilik yaparken işçilere ve çalışanlara dersler vermeye çalışır. 1938 yılında yeniden Diyanet İşleri Başkanlığına (DİB) vaiz olarak döner. Fakat bu süreçte çeşitli gözaltı ve takibatlardan geçer. 1948’de yeniden görev alması reddedilir. 1958 yılında Mehdi olmak istediği suçlaması ile tutuklanır, işkencelerden geçirilir. Üç gün tabutluklarda bekletilir (Ergün Yıldırım, Türkiye’de Tarikatlar ve Cemaatler, Beyan Yayınları, 2024).

Süleymancılık, tarikattan cemaate geçişi anlatan bir dini topluluktur. Çünkü Süleyman Hilmi Tunahan, Nakşi şeyhinden seyrusülukunutamamlamış ve Nakşi silsilesinin 33. derecesinde konumlanmaktadır. Fakat çalışmalarında bir tekke, silsile, sohbet, ders, zikir gibi konularda tarikat formuyla hareket etmiyor. Fakat öte yandan ilginç bir şekilde rabıtayı yeni format ile uyguluyor. Yine Tunahan’dan sonra da şeyh kavramı yerine emir kavramı kullanılıyor. Bütün bu tutumları düşündüğümüzde aslında tarikattan cemaate geçişi anlatan bir oluşum sergilenmektedir.

Süleymancılık, çoğunlukla talebe yetiştirmeye ve dini eğitimi gerçekleştirmeye kendisini adamış. Özellikle 1950’lerden itibaren birçok vaiz, müftü ve imam yetiştirerek büyük bir boşluğu doldurmuş (Mehmet Emre, Üstadım Süleyman Hilmi Tunahan, Erhan Yayınları, 2000, İstanbul). DİB ile ciddi çatışmalar içinde de yer aldığı görülmektedir. İmam Hatip Lisesi (İHL) programlarının yetersiz olacağı ve bu nedenle alternatif bir eğitim modeli geliştirmeye yöneliyor. DİB, zaman zaman Süleymancılara dini kurumlarda görev almalarının önünü kesiyor. Süleymancıların açtıkları Kuran Kurslarına karşı Kuran Kurslarını kendisi açıyor. Burada rekabet ve çatışma doğuyor.

Süleymancılar, tek parti döneminin CHP siyasetine karşı tamamen mesafe içindedirler. Ancak Demokrat Parti’ye karşı aynı tutum yoktur. Hatta Tunahan ve çevresinin el altında Millet Partisi’ni desteklediği söylenmektedir. Nitekim bu dönemde Süleyman Efendi’nin birçok talebesi vaiz, müftü ve imamlık yapmaktadır. Fakat Süleyman Hilmi Tunahan’ı da tutuklatan ve ona işkence yaptıran da yine DP İçişleri Bakanı Namık Gedik olmuştur. Tunahan’ın ölümünden sonra cemaatten Ali Ak, Adalet Partisi’nden milletvekili olmuştur.

Hem tek parti döneminde hem de daha sonraki yıllarda cemaatlere karşı yoğun bir kara propaganda üretiliyor. Bunlardan sadece iki örnek vermekle yetinelim. Birincisi, Süleymancılar cemaatine yöneliktir. Mehdilik iddiasıyla Eskişehir’de ortaya çıkan bir kimse, Tunahan ile ilişkilendirilir. Hem Nakşilik hem de Süleymancılık beraber damgalanır:

“Türkiye’de 1945 yılında olmak üzere Silistre’den göçmen sıfatıyla gelen Süleyman Hilmi Tunahan ve bazı şahıslar tarafından Nakşibendi tarikatı adı ile gizli bir tarikat kurmuşlar. Bu tarikata, Süleyman Hilmi Tunahan’a izafeten “Süleymancılık” adı verilmiştir. Aslında bu tarikatın esası ve gayesi “Batınilik”tir. Bu batıl tarikata batıl olanlar, S.H. Tunahan’ı “Mehdi-i Resul” olarak kabul etmekte ve onun baba tarafından Peygamber Efendimize, ana tarafından da Sultan Fatih’e mensup olduğuna inanırlar”. (Ahmet Gürkan, Süleymancılık, s.9-10, Ankara, 1969).

Diğer örnek ise bütün dini gruplara yöneliktir. Cemaat veya tarikat fark etmeden bütün dini gruplar “mürteci” kavramı ile tanımlanıyor. Dönemde yaygın bir şekilde irtica, mürteci ve tarikatçı kelimeleriyle ötekileştirme üretiliyor. Fakat bunlarla yetinilmeyerek zaman zaman Rum ve Ermeni soylu kişiler olarak itibarsızlaştırılıyor.

“Her yeniliğin karşısına mutaassıp softa dikilmiş “din elden gidiyor” diye bağırıp, “şeriat istiyoruz” diyerek orduyu ve milleti ayaklandırmış, memlekete yenilik getirmek isteyenleri fetvalarla öldürmekten asla çekinmemişlerdir… Bu sahtekar ve dalkavuk din alimleri, kimi Rum, kimi Sırp, kimi Ermeni anadan doğma, ayyaş sefih ve rezil düşük ruhlu padişahlara Allah’ın gölgesi sıfatını takmaktan utanmamışlar ve haya etmemişlerdir.” (Faruk Güventürk, Nurculuğun İçyüzü, Okat Yayınevi, Ankara, 1964, s.30).

Yine aynı kitapta Said-i Nursi, Nakşibendi tarikatından gelip Nurculuk tarikatı kurduğu ve 1925 yılında Şeyh Said İsyanı ile ilgili olduğu için Isparta’ya zorunlu iskâna tabi olduğunu söylemektedir. Nurcuların Rusya’nın komünist faaliyetlerine destek vermek için kurulan gizli bir cemiyet olduğu, dini siyasete alet ettiği ve gizli para kaynakları olan bir teşkilat olduğu şeklinde tanımlanmaktadır (Faruk Güventürk, Nurculuğun İçyüzü, Okat Yayınevi, Ankara, 1964, s.106-108).

Her iki metinde de cemaatleri ötekileştirmede Nakşilik öne çıkıyor. Oysa her iki cemaat de tarikatlar dışında yeni bir dini gruplaşma olarak ortaya çıkıyorlar. Kendilerini tarikat olarak göstermemek için özel çabalar içine giriyorlar. Darbe sonrasında ortaya çıkan bu laikçi-egemen anlayış, Türkiye’de uzun süre varlığını sürdürür. Bakış açısı değişmez. Oysa hem Nurculuk hem de Süleymancılık önemli değişmeler yaşamıştır.

2- Yeni Siyaseti ve Sosyolojisi: Emirler, İşadamları ve Kapalı Toplum

 1959’da Süleyman Hilmi Tunahan vefat eder, yerine damadı Kemal Kaçar geçer. Tunahan’ın damadının 1950’li yılların ikinci yarısında “Millet Partisi’nin Kütahya ve civarında faal üyeleri” olduğu bilinmektedir. Kaçar, 1965-1973 ve 1977-1980 arası toplam üç defa vekil olmuş. Millet Partisi’nde başlayan vekilliği Adalet Partisi ile devam eder. 2000’li yıllardan itibaren yerine yeğeni ve Tunahan’ın torunu Arif Ahmet Denizolgun geçer.

Denizolgun, Refah Partisi’nden 20. Dönem Antalya milletvekili seçilir.  1995-1999 yılları arasında meclis çatısı altında bulunmuştur. Vekilliği döneminde yaşanan 28 Şubat Süreci’nde partisinden istifa eder ve milletvekilliğini bağımsız olarak devam ettirir. Sonra 28 Şubat darbe hükümetinde 1998-1999 arası Ulaştırma Bakanı olur. Oysa bu dönemde çeşitli cemaatlere, Milli Görüş siyasetine, İslamcılara, başörtülülere ve İHL’lere ciddi müdahaleler yapılmaktadır. Hemen hemen bütün dindar kesimlere müdahale yapan bir siyasetin, bir cemaatin liderini bakan yapması dikkat çekicidir.

Ahmet Arif Denizolgun daha sonra kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi’nde Süleymancılar’ın DİB ile olan çatışmaları nedeniyle, Diyanet İşleri eski Başkanı Tayyar Altıkulaç gibi isimlerin aday olması üzerine Erdoğan’a ve Ak Partiye karşı bir tutuma yönelir. 2007 yılında DYP Antalya milletvekili adayı olur, ancak seçilemez.

Cemaatler, zamanla bir kişiyle bütünleşebiliyor. Ya da ölüm nedeniyle yeni liderlik etrafında ayrışmalar doğuyor. Süleymancılar’da da öyle oldu. Arif Ahmet Denizolgun öldüğünde Alihan Kuriş ve Fatih Denizolgun arasında ayrışma doğdu. Cemaatin ana omurgası ve çoğunluğu Fatih Denizolgun’u tercih etmedi. Ancak bu ayrışma varlığını sürdürdü. Nitekim Fatih Denizolgun, AK Parti’de vekil oldu. Alihan Kuriş’i hep eleştirdi ve son operasyonlarda da bu eleştirilerini sürdürüyor. Süleymancıların önde gelen en önemli isimlerinden ve “yönetici soyundan” gelen birinin AK Parti’de vekil olması da siyaset açısından dikkat çekicidir. Bu da Süleymancılığın Kemal Kaçar ile beraber ciddi anlamda siyasetle içli dışlı hale gelmesidir.

Tunahan sonrası çok köklü bir dönüşüm de “manevi liderlikten” “dünyevi liderliğe” geçişte yaşanmaktadır. Çünkü Tunahan hem müderris hem de çok önemli bir sufi şahsiyettir. Bu vasıflarıyla manevi liderliği temsil eder. Amacı tamamen Kuran öğretimi üzerinden giderek insanları dini yoldan aydınlatmak… Bunu devlet kurumlarında da yapmak için sonuna kadar direniyor. Oysa Kemal Kaçar, tamamen seküler bir eğitimde yetişiyor. Galatasaray Lisesi mezunu. Ticaretle uğraşıyor. Onun yerine geçen Arif Ahmet Denizolgun da seküler bir eğitimden geçiyor. Denizolgun da onun yeğeni ve Tunahan’ın torunu. İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu, sonra Columbia Üniversitesi’nde ekonomi okuyor. Hayatı ekonomik çalışmalarla geçiyor. 2000 yılından sonra cemaatin emiri oluyor. Tunahan için emir ifadesi kullanılmaz. O cemaatin manevi lideridir. Ama Kaçar ve sonrasında artık manevi liderlikten “dünyevi liderliğe” geçiş vardır. Bundan dolayı “emir” ifadesi kullanılır. Emir, İslam tarihinde ve siyasetinde siyasi otorite için kullanılmaktadır. Şeyh gibi manevi liderlere emir denmez. Cemaatteki bu otoritenin niteliksel değişimi de çok önemli sonuçlara yol açıyor. Emirler, ticaret ve sanayi ile uğraşıyorlar. Cemaat de zamanla bu ticaret, şirket ve ekonomi konseptine doğru dönüşecektir.

Süleymancılar, Kemal Kaçar sonrası ile beraber daha ekonomik yoğun ilişkilere yönelir. Cemaatin grupsal aidiyeti belli renkler, giyim biçimi ve yaşama biçimi ile farklılaşır. Kısa kesilen bıyıklar, mavi takkeler, mavi takım elbiseler, boyun altı bağlanan eşarplar, ayağa kadar uzanmayan pardösü ve etekler.

Büyük marketler ve farklı esnaf yapıları ile öncelikle kendi içlerinde kapalı bir topluma dönüşüyorlar. Yurtlar, talebe kursları ve eğitim faaliyetleri yanında bu şirketler yükseliyor. Tunahan döneminde tamamen Kuran eğitimi vermeye ve talebe okulu inşaya yönelik faaliyetlerde bulunan cemaat farklılaşır. Cemaat kendi içine kapalı bir “paralel topluma” dönüşür. Sadece kendi marketlerinde alışveriş yaparlar, sadece kendi camiasının kitaplarını okurlar, sadece cemaatin iç dünyasında zamanlarını geçirirler.

Toplumdan yardımlar toplanmakta ve bu yardımlarla da yurtlar yapılarak öğrenciler yetiştirilmekte. Elbette bu öğrenciler de Süleymancılığın kapalı grup sosyolojisinden geçmektedir.  14-15 ve belki de daha erken yaşlarda yurtlara alınan çocuklar genel toplumdan ayrı ve tamamen “gözetim” ortamında yetiştirilir. Benliği, burada inşa olur. Sıkı, kontrollü ve tartışılmaz hiyerarşi içinden geçerler.  Genel toplumdan yalıtık ve kopuk bir şekilde yaşamaktadırlar. Süleymancılık, burada komünalist yapıya dönüşür. Elbette bu erken gençler, çoğunlukla yoksun ve yoksul aile çevrelerinden, kırsal kesimden gelenlerden oluşmakta ve şehir hayatıyla bu grup üzerinden sosyalleşmektedirler. Gelecekleri, iş hayatı vs de belli vaatlerle garantiye alınmaktadır. Cemaatin komünalist yapısı, Foucault’nun kavramlaştırmasıyla gözetim toplumuna döner. Gözetim cemaati doğar. Özne ölür.

Süleyman Hilmi Tunahan, faaliyetlerini sürdürürken büyük baskılar ve dışlamalar yaşıyordu. Bu nedenle o zaman kapalı yapıya dönüşme olgusu anlaşılacak bir durum. Ama dini özgürlüklerin genişleyip arttığı dönemlerde, bu kapalılığın daha da gelişerek devam etmesi ciddi sorunlara ve kuşkulara yol açmaktadır. AK Parti iktidarının iki döneminde ve daha sonra da genişleyen dini özgürlükler artık dini gruplar için gizlenme, kapalılık ve paralel yapı olarak örgütlenmeyi anlamsız hale getirmektedir.

Yükselen market ekonomisiyle ve küresel ilişkilerle daha da içli dışlı hale gelen Süleymancılar cemaati, bugün dünyada yüzden fazla ülkede çalışmalarını sürdürmekte. Örneğin Endonezya’da etkili bir konuma sahipler. Genel kamuoyuna kendilerini anlatma ve kamusal meşruiyet edinme arayışları da yoktur. Bu nedenle diğer cemaatlerden farklı olarak yayın, televizyon, sosyal medya faaliyetlerine etkili bir şekilde girmiyorlar. Yine cemaat, hiçbir siyasete doğrudan katılma görüntüsü vermemektedir. Kamuoyu bildirilerinde yer almamaktadır. Örneğin 15 Temmuz öncesi ve sonrasında çeşitli cemaatler ve tarikatlar merkezi siyasete katılma ve onun yanında yer alma yönünde çeşitli tutumlar ortaya koydu. Ya da Yeni Asya ve FETÖ (15 Temmuz öncesi) hükümete muhalif bildiriler yayınladılar. Ama Süleymancılar, bunların hiçbirinde yer almadı. Belli bir siyasi partiyle de özdeşleşme yoluna gitmedi. Ancak el altında AK Parti’ye karşı seçim öncesi “mahrem muhalefet” yollarına başvurdu. Bir açıdan “fısıltı gazetesi” yöntemini kullandılar.

3- Şimdi Neler Oluyor?

Muhafazakâr kesim Süleymancılara karşı epeydir bir hoşnutsuzluk içinde. Çünkü kapalı iç yapıları onları muhafazakarlara karşı mesafeli hale getirmektedir. Muhafazakarların ortak mitinglerinde, buluşmalarında, mekanlarında vs etkileşim içinde yer almıyorlar. Muhafazakârlar da onlara aşina olmayınca sonuçta onlarla ilgili çeşitli şüphelere, komplolara ve yorumlara gidiyorlar.

FETÖ’nün de kapalı olan yapısı ve bıraktığı etkiler nedeniyle bu kuşkular ve algılar daha da artış gösterdi. Söylentiler ve suçlamalar sosyal medyada yürümeye başladı. Siyasal iktidarın FETÖ’den gelen tehdit ile beraber içine girdiği refleksle beraber bu kuşkular derinleşti.

Alihan Kuriş, Süleymancıların son emiri. Üzerinde birçok mal varlığı var. 33 şirkete operasyon yapılıyor. Gözaltılar ve tutuklamalar gerçekleşiyor. 12 Eylül tecrübesiyle cemaatler ve tarikatlar, mülkiyeti kişileştirme yoluna gitti. Çünkü devlet kamu malı diye el koyuyordu. Ancak görünen o ki malların şahıslara tapulanması da çözüm olmayacak.

Devlet makamları, operasyonu bir din anlayışına değil de “Alihan Kuriş Suç Örgütü”ne karşı yaptıklarını açıklıyorlar.  Cemaati topyekûn reddetmek, imha etmek veya yok saymak yerine onun yöneticisi ve ana kadrosu ile bir hesaplaşmaya gidiliyor. Alihan Kuriş, Ankara’da tutuklanarak gözaltına alındığında ise Süleymancılar cemaatinden insanlar toplanarak ve toplu halde namaz kılarak tepkilerini ortaya koydular, koymaya devam ediyorlar. Elbette cemaatlerde lider kültü var. Bu da devletin operasyonu bütün cemaate karşı yapılmadığı uyarısına rağmen cemaatin bunu böyle algılamadığını gösteriyor.

Türkiye’de devlet ve cemaat ilişkileri çoğunlukla sağ siyaset üzerinde yürümektedir. Devlet, cemaatleri yasal olarak tanımaz. Zaten tekkelerin ve medreselerin kapatılmasıyla ortaya çıkan din eğitimi boşluğunu cemaatler doldurmayı üstlendi. Süleymancılık tam da bu şartlarda doğdu. Ancak zamanla İHL, İlahiyat Fakülteleri çoğaldı ve DİB de birçok Kuran Kursu açtı. Din eğitimi de yeniden devletleşti. Bunu sadece devlet değil, geniş muhafazakar kitleler de talep etti.  Burada da DİB-İHL ile Süleymancılar arasında çatışmalar doğdu.

Süleymancılar, paradoksal bir şekilde siyasetle ilişki kurdular. Bir yandan siyasete doğrudan angaje olmaktan uzak dururken öte yandan doğrudan cemaatin liderleri (emirleri) milletvekili oldu. Kemal Kaçar ve Arif Ahmet Denizolgun bunun örneğini ortaya koyuyorlar. Oysa Tunahan, doğrudan siyasetle hiçbir ilişki ortaya koymamıştır. Hayatı vaizlik, imamlık ve talebe yetiştirmekle geçmiştir.

Liberal ekonominin Türkiye’de yükselmesi ve küresel bağlama yerleşmesi ile beraber cemaatin de bu trendle birleşen bir yönelim içinde olduğu görülmekte. Onlarca şirket (33 deniyor), marketler ve emlaklar ile birlikte holding ortaya çıkıyor. “Holding cemaat” olgusuyla karşılaşıyoruz. Böyle olunca da emir de bir imamdan öte holding patronuna dönüşüyor. Elbette cemaatin önde gelen şahısları da kendi içinde çekirdek ekonomik dayanışma ile “beyaz yakalı cemaat” sınıfı haline geliyorlar.

Neredeyse yüzyıla varan bir cemaatin geldiği son durumu görüyoruz. Cumhuriyetle beraber doğan, yine Türkiye’nin siyasi ve dini gelişmeleri ile beraber ciddi dönüşümler yaşayan ve çeşitli ritüel ve örgütlenmesi ile farklılaşan bir dini grup. Bugün bu grubun lideri suç örgütü lideri ve önde gelen kimileri de bu örgütün üyeleri olarak gözaltında tutuluyorlar. Ne olursa olsun, artık Süleymancılar cemaati tamamen eski konumlarını kaybedecek ve yeni bir konuma geçecekler. Bu konum nedir diye sorarsak, bunun cevabını kestirmek henüz zor.

Türkiye, bir cemaat örneğinde yüzleşmeyi daha fazla hukuk ve sivil eleştiri üzerinden yürütmelidir. Siyasal operasyon ve ona eşlik eden kara propaganda tarzı tutumlar, “eski Türkiye” alışkanlıklarını yansıtır. Bu nedenle, söz konusu yüzleşmeyi sivil aydınların, akademisyenlerin ve bağımsız cumhuriyet savcılarının yürütmeleri önem taşımaktadır.

2 YORUMLAR

  1. Ba’de edâ-i ma vecebe aleyna;

    Sözüm ahirete iman eden mümin kardeşlerimedir.

    İnsan için tahammülü en zor ve tiksinti verici şeylerden biri de hakikat(lerin ) çarpıtılmasıdır.

    İman babında hakikati bilerek çarpıtmaya ve kamüfle etmeye “küfr-i inadi”, bilmeden çarpıtmaya ise “küfr-i cehli” denir.

    Sosyal medyada ve tv ekranlarında arz-ı endam eden, bir kısmı cahil bir kısmı plakalı yalakaların kahir ekseriyetinin bu sıfata yüzde yüz sahip olduğu görülmektedir.

    Unutma, dinleyip itibar ettiğin her sözden, ağzından ve kaleminden çıkan her kelimeden ve kalbinde oluşturduğun her kanaatten hesaba çekileceksin.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz