Şiir, biçim-içerik ikilemi üstünde inşa edilmiş lirik türdür. Biçim ile maddenin mükemmelliği klasisizmle başlamış orada bitmiştir. Şiir, tamamlamadır. Şiir, ideal tinleri, duygu mitlerini bulmaktır. Diyalektik anlayışlarla kendi tarihini tamamlamaz ve tanımlamaz. Şiirin ontolojik bağı, farklıdır, tanımsızdır, sonsuzdur. Şiir, kendi özerk ve evrensel özüyle vardır. Şiir, daha çok var olanla varoluş arasında yeni bir “lirik oluş” mecrasıdır. Var olanla var olabilecek arasında duyusal bir özdür, sözdür, tindir, tamamlanmış duygu özüdür. Kendi tinselliğinin kurgusuyla büyür.
Şiirin tarihsel tini, yani onun çağlar boyunca taşıdığı ruh ve anlam çekirdeği, insan bilincinin gelişimiyle ve toplumsal yapıların dönüşümüyle birlikte evrilen kadim bir ritim arayışının estetik ifadesidir. Şiir, insanın, doğayla, kutsalla ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin söze dönüşmüş en yoğun biçimlerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. Şiiri birçok dinamiğe yaslayabiliriz. Teolojik olarak Yaradan’ın özünden bir özdür. İlham, doğuştan verilen şairanelik genomları, yazma zekâsı, sezgiler, duygulanış gibi teolojik alanıyla Yaradan’dan bir özdür. Şair ve toplum ile kurulan bilinç akışlarıyla sosyo-psikolojiyi ve diğer toplumsal katmanların kronolojisiyle bağlantısı var.
Tarih öncesi dönemlerden yazının icadına kadar uzanan ilk büyük evrede şiir, ritüel ve mitosun ayrılmaz bir parçasıydı. Büyülerde, dualarda, ağıtlarda ve destanlarda kendini gösteren şiir, bireysel bir sanat faaliyetinden çok toplumsal belleği koruyan ve aktaran işlevsel bir güç olarak varlık buldu. Saf bilinç ve temiz bilincin olduğu süreçte ağırlıklı olarak toplumsal şiir vardır. Bu demek değildir bireysel şiir yoktu. Toplumsal bilincin metinleri ön plandaydı. Şairler de bu toplumsal bilincin lirik öznesi ve temsilcisiydi. Bu dönemde şiirin temel amacı estetik haz üretmekten ziyade, toplumun tarihini, inançlarını, korkularını, umutlarını ve ortak hafızasını canlı tutmaktı. İnsan, doğayla henüz kesin sınırlarla ayrışmamış bir bilinç düzeyinde yaşarken şiir de bu bütünlüğün ritmik ve sözlü tezahürü olarak işlev gördü. Şiirin sesi, bireyin değil, topluluğun sesi; sözü ise kişisel deneyimin değil, ortak kaderin ifadesiydi.
Yazılı kültürün yerleşmesiyle birlikte şiir yeni bir evreye geçti ve metafizik düşüncenin, aşkın, inancın ve estetik kuralcılığın merkezi alanlarından biri hâline geldi. Yeni temalar, imgeler, simgelerle alanı genişledi.
Antik Yunan’da lir eşliğinde gelişen lirik şiir, insan duygularını daha incelikli bir biçimde işlerken; Doğu medeniyetlerinde, özellikle tasavvuf ve Divan şiiri geleneklerinde, şiir metafizik arayışların ve ilahî aşkın estetik dili oldu. Ölçü, uyak ve biçimsel disiplin şiirin temel belirleyicileri hâline gelirken, moderniteyle birlikte bu yapı köklü biçimde sarsıldı. Sanayi Devrimi, Aydınlanma düşüncesi ve dünya savaşlarının yarattığı kırılmalar sonucunda şiir, geleneksel kalıplarını büyük ölçüde terk ederek insanın yalnızlığını, yabancılaşmasını, bilinçaltını ve varoluşsal sancılarını sorgulayan özerk bir dile yöneldi.
Biçimsel özgürlük arttıkça şiir, yalnızca dünyayı anlatan değil, kendi varoluşunu da sorgulayan bağımsız bir sanat alanına dönüştü. Günümüzde şiir, gelenek ile yenilik, bireysel deneyim ile kolektif hafıza, anlam ile dil arasındaki gerilimlerden beslenerek ontolojik sınırlarını sürekli genişletmekte; böylece insan zihninin anlam arayışının estetik kronolojisini oluşturan en canlı ve en dönüşken ifade biçimlerinden biri olmayı sürdürmektedir.
Lirik kurgu; lirik öz, anlam, imge, ilham, zaman, uzam, arketip, metafor, duygu ve düşünüşün birbirini besleyerek kendi poetik mecrasını oluşturduğu yaratıcı bir oluş alanıdır. Şiir burada yalnızca bir anlatım biçimi değildir; varlığın, bilincin ve benliğin kendisini açığa çıkardığı estetik bir ontoloji hâline gelir. Şiirsellik öyle sıradan bir şey değildir. Poetik-estetik-tematik olgunlaşmasını tamamlamış şiirde bütün bunlar görülür.
Lirik öz, şiirin merkezindeki duyarlık çekirdeğidir. Şairin gördüğü, yaşadığı, sezdiği, hatırladığı, özlediği ve düşündüğü her şey bu çekirdeğin çevresinde yeniden biçimlenir. Şair, günlük veriler alır. Şair, zamanla birçok dinamikten, yerden verilerle kişisel tarihi olan bilinç ve bilinçaltını besler. İşte, bu beslenişler zamanla şiirleşir. Keza, şairin bireysel dünyası da yaşadığı toplumla, çağla; inancı, medeniyet, kültür gibi diğer güçlü dinamiklerle iç içedir.
Ancak lirik öz, yaşantının olduğu gibi aktarılması değildir. Yaşanmış olanın poetik dönüşümden geçirilmiş hâlidir. Şair dış dünyadan aldığı verileri iç dünyasında yeniden kurar; böylece hayat, şiirde ikinci kez varlık kazanır. Biriken, bilince dönüşen olgular, edimler; zamanla şiirsel metne dönüşür. Dönüşü tetikleyen herhangi bir olay yani ilhamı başlatan anlar sözcüklere, kamusal alana aktarımı olur.
Bu nedenle şiirde gerçeklik ile hayal arasında kesin bir sınır yoktur. Bir hatıra; imgeye, bir duygu; metafora, bir düşünce; ritme, bir korku; arketipe dönüşebilir. Şairin bilinci ile bilinçdışı arasında sürekli bir geçiş vardır. İlham da çoğu zaman bu geçiş alanında belirir. Bir anda ortaya çıkan dize, aslında geçmişte birikmiş sayısız deneyimin, duyumun, düşüncenin ve çağrışımın yoğunlaşmış biçimi olabilir. Merak, tutku, duygulanım-etkilenim –sebeplerin hücreleri harekete geçirmesiyle kalple-akıl arasındaki idrak-duygu kesişmesi başlar. Şiirleşme süreci başlar.
İmge, lirik kurgunun dönüşüm merkezidir. Estetik-semantik-tematik alanının dirilişi ve dirimidir. Şiirde imge, yalnızca bir süsleme unsuru değildir. İmge, görünmeyeni görünür kılan poetik bir aracıdır. Şair bir şeyi doğrudan söylemek yerine onu başka bir şeyin görüntüsünde açığa çıkarır. Keza, normal dil ve söylem dışına şair imge ile çıkar.
Bir yağmur yalnızca yağmur değildir; bir kapı yalnızca kapı değildir;
bir yol yalnızca yol değildir; bir ay yalnızca gökyüzündeki cisim değildir. Bir gül bir gül değildir. Anlam içinde anlama akar. Bunların her biri şairin şahsi tarihiyle birleştiğinde yeni bir ontolojik anlam kazanabilir. Her şair, yetiştiği çağ ve toplumun özetiyle farklılık sunar. Bu nedenle imge, nesne ile anlam arasındaki üçüncü alandır. Nesnenin görünen yüzü ile onun şairde uyandırdığı görünmeyen anlam arasında bir köprü kurar. Şiirdeki metinleşmeyi besleyen, etkileyen, dönüştüren onlarca edimi de es geçemeyiz.
“bağrımdaki serçelerin ölüm yıldönümüydü son damlaların
çağrımdaki bülbülün gül dönümüydü, gülüşündeki kokuların
ağrımdaki taşın kırılma mecrasıydı dilinin ucunda kalanların
ağyarımdaki volkanın lav düğünüydü görmezden gelişin
hicrana çiftçi, hasrete toprak, sabra selamet, gönlüne aşktım “
Lirik kurgu yalnızca bireysel hafızadan beslenmez. İnsanlığın uzun tarih boyunca biriktirdiği ortak semboller de şiirin derin katmanlarına sızar. Anne, çocuk, yol, su, gece, ay, güneş, ölüm, doğum, kapı, ağaç, kuş, deniz, ateş ve gölge gibi arketipsel unsurlar, bireysel deneyimi evrensel deneyime bağlayabilir. Metafor ise bu bağın dilsel hareketidir.
Şair bir duyguyu doğrudan anlatmak yerine ona başka bir varlığın elbisesini giydirir. Böylece soyut olan somutlaşır; görünmeyen görünür hâle gelir. Anlam derinleşir, his-idrak arasında bir çizgi oluşur. Şiirdeki düş ile düşünce birleşmiş olur. Bir çırpıda değil, daha sonraya bırakılan derinlikler gözükür.
Hüzün gece olur.
Hasret yol olur.
Aşk ateş olur.
Umut ışık olur.
Ölüm kapı olur.
Diriliş bahar olur.
Şiirin büyük gücü biraz da buradadır: duyguyu nesneleştirir, nesneyi anlamlandırır, anlamı yeniden duyguya dönüştürür.
“başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilk önce damarlarımızda duyuyor çağıltısını
uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz
bize ait olan ne kadar uzakta!”
İsmet Özel
Lirik şiirde zaman kronolojik değildir. Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı dizede karşılaşabilir. Çocukluk bir anda bugüne dönebilir; yıllar önce yaşanmış bir ayrılık, şiirin yazıldığı anda yeniden gerçekleşebilir. Bu nedenle şiirin zamanı psikolojik ve ontolojik zamandır. Uzam da yalnızca coğrafi bir yer değildir. Bir ev, bir sokak, bir şehir, bir mezar, bir bahçe veya bir deniz; şairin iç dünyasında başka bir uzama dönüşür.
Bu noktada şiiri tamamlanmış, donmuş bir nesne olarak görmek yerine sürekli oluş hâlindeki bir varlık olarak değerlendirmek gerekir. Şiir yazıldığı anda bitmez; okurla karşılaştığında yeni anlamlar üretmeye devam eder. Daha sonra şair yeniden şiirine dokunabilir. Şiirsel değişim ve etki hep iç içe farklı bir şekilde devam edebilir.
Şair şiirin ilk anlam alanını kurar. Okur ise kendi şahsi tarihi, bilinç dünyası, kültürü ve duygusal birikimiyle şiire yeni katmanlar ekler.
Şair → deneyim → bilinç → bilinçdışı → ilham → imge → dil → şiir → okur → yeniden anlam gibi kavramsal haritayla yoluna devam eder. Bu döngüde şiir, yalnızca söylenmiş olan değildir; aynı zamanda söylenebilecek olanın imkânıdır.
Lirik şiirin paradoksu; şair ne kadar kendisine yaklaşırsa, bazen o kadar evrensele yaklaşır. Çünkü insanın özü temizdir, sağlamdır.
Çünkü gerçek aşk, yalnızca şairin aşkı olmaktan çıkar.
Gerçek hüzün, yalnızca şairin hüznü olmaktan çıkar.
Gerçek ölüm, yalnızca şairin ölüm düşüncesi olmaktan çıkar. Her duygu şairdeki öz gibidir. Şahsi olan, poetik dönüşüm sayesinde müşterek olana dönüşür. Bu nedenle lirik şiirin en güçlü tarafı, bireysel deneyimi evrensel bir duygu alanına dönüştürmesidir.
Sonuçta lirik kurgu, hayatın doğrudan kopyası değildir. Hayatın şairin bilincinden, bilinçdışından, benliğinden, kültüründen, hafızasından ve sezgisinden geçerek yeniden varlık kazanmasıdır.
Şiir; duygunun dili, düşüncenin ritmi, bilincin aynası, bilinçdışının sızıntısı, benliğin haritası, hafızanın arşivi, ilhamın ifşası, imgenin ontolojisi, bireysel ve toplumsal etkilenimin doğuşu ve varlığın kendisini dile getirme biçimlerinden biridir. Şiir, insanın kendisine doğru akarken dünyayı yeniden anlamlandırmasıdır. Lirik kurgu ise bu akışın dile, imgeye, ritme ve mânâya dönüşmüş hâlidir.
Bu dönüş ve gidişatın gücü insanı her zaman etkilemiştir. Politik-retorik –tematik bağla insanları etkilemiştir.
Mutlak olanı düşünebiliriz, ama şiir olmaz. Şiir, mutlak değildir. Şiir, olabilecek düş, his, duygunun sezdirilişidir. Mutlak olanın düşünme diyalektiği vardır. Şiir, buradan ayrılır. Düşe, lirizme, anlama, sese, simgeye, çağrışıma kanal açar. Şiir ile gerçeklik arasında özerk ve evrensellik var. Şiir gerçek dışıdır. Şiirdeki gerçek, lirik kurgudur. Şiir, lirik kurguyla kendi gerçekliğini sezdirir. Şiir, sözcüklerle, çağrışımlarla, simgelerle, derin anlamlarla lirik kurgular sergiler. Bu yanıyla gerçekliğin kapısını aralar.
Gerçeklikten uzak oluşu, eksiklik değildir. Nesnel değildir şiir. Öznellik kendi nitelleriyle tamamlanır. Şiiri kapsayan onlarca nitel edim vardır. Şiir, bu nitel edimleri mana, ses, imge, simge, metaforla bir bedene dönüştürür. Şiir, birbirine bağlı yıllara, çağa göre farklı aktarılışlarla verilen özler ve formlarla yolunu çizer.
Kuramsal ilişkilerle şiiri gerçekliğe taşımak çabası da yersizdir. Şiir; lirik özerkliği, evrensel duyguları sunar. Şiir, lirik kurguyla başka bir gerçeklik sunar. Daha derin, daha içsel, daha çeşitli. Gerçeklik soğuk ve nettir. Şiirdeki lirik kurgu bize ayrı bir gerçeklik yaratır. Çağrışımlı, felsefi, derin, yeni anlamlara açık, yeni duygu bağları verir.
“ sazı kırılmış yağmur hep aynı şarkıyı sızdırıyor
gönlü çalınmış orman hep aynı kuşları uçuruyor
yüreği delinmiş taş hep aynı yarayı kanatıyor”
Kurgusal lirizm, yeni sembol ve semantik derinlikle bizi bir yerlere götürür. Estetik biçimle gerçek, kurgusal gerçeğe dönüşür. Şiir, estetik biçimle sanatsal gerçekliği tamamlar. Şiir, bu lirik kurguyla kendi gerçeğini tamamlar. Dünyayı kavrayışı, ele alışı gerçeğin dışındadır. Gerçeklik ve gerçek dünyanın bittiği yerde şiir başlar. Şiir, başladığı yerde tamamlar başladığını. Tamamlandığı yerden yeniden başlar.
“kimsenin konuşmadığı bir dilin ucundaki kelam selamıyım
kimsenin inanmadığı yalancının yalan dünyasının sefiriyim
kimsenin okuyamadığı kitabın açıklanmayanın kaçağıyım
kimsenin çalamadığı şarkının melal bestesiyim
kimsenin yaşayamadığı ülkenin tek mecnun’uyum
kimsenin cevaplayamadığı sorunun cevabıyım”
Var olan dünyadan farklı var olacak dünyanın sözcük dünyası kurulur. Olabileceğin diyalektik serüveni şiirin temel edimleriyle şekillenir. Olabileceğin lirik kurgusunda, anlam, ses, çağrışım kendi lirik gerçeğiyle oluşur. Öznelliğe, estetiğe, retoriğe, etiğe açılmış öznel doğruları algılamak için şiirin tüm tinlerini irdelemeliyiz. Estetik biçim ile içerik arasında dönüştürülmüş, birbirine bağlanmış olgusallık var. İkisi arasında tarih boyunca değişmez bir bağ vardır.
Estetik biçimle, tematik öz, içerik arasında çağ, kültürel dokular, şiir anlayışı değişse de bu doku değişmez. Şiir, aslında bastırılmış, saklanmış, gün yüzüne çıkmak isteyen alt bilincin yolculuğudur. Şiir, şahsi tarihini toplumsal tarihten ve diğer temel dinamiklerden alan ve kendini bulan anlardan alır. Şiir, şairin şahsi tarihindeki lirik olguların, duyguların, çağrışımların sosyolojik tiniyle oluşur. Her çağ kendi şiirini kurar. Her şair, kendisinin ve çağının poetik tarihidir. Dolayısıyla şiir, hem bireysel hem toplumsal bir belleğin izdüşümüdür; şair, kendi iç dünyasının ötesinde çağının ruhunu, kültürel kodlarını ve toplumsal dinamiklerini taşır. Lirik edim, öznellik ile evrensellik arasında bir köprü kurar; anlam, imge, ses ve çağrışımlar bu köprüde sürekli olarak titreşir. Şiir, yalnızca ifade edilen duyguların toplamı değildir; bastırılmış bilinçlerin, arzu ve tahayyüllerin gün yüzüne çıkma alanıdır. Bu bağlamda her dize, hem şairin kendi tarihine hem de toplumsal ve kültürel tarih akışına bir yankıdır. Her şiir, bir varoluş deneyiminin, bir çağrının ve bir lirik keşfin kaydıdır; şair ve çağ, birbirine paralel bir ritimde, bir şiirsel mekânda buluşur.
Şiire ve şiirselliğe yönelik yaklaşımlar tarih boyunca farklı söylem ve kuramlarla devam etmiştir. Her kuramcı, her ekol, her edebi anlayış, her kültürel doku şiire farklı bakmış. Bakış açıları şiirin özerkliğine ve evrenselliğine aykırıydı. Şiir, biçim-içerik ikilemini korumuştur. Her çağ, kendi kültürel dokusunu yaratır. Her çağ buna paralel kendi şiir dokusunu da yaratır. Çağın sosyo-ekonomisi, inanç ve diğer büyük dinamiklerine bağlı bir şiir oluşur. Şiirin tinselliği, diyalektik bir bağlamda farklı olsa da şiir öz ve nesne olarak varlığını devam ettirmiştir. Lirizm, dize, ses, imge, ilham, simge gibi birbirine bağlı ve değişmeyen şiirsel edimler tarih boyunca konumunu korumuştur. Şiirin temel özü budur.

