Türkiye’nin Kültürel Krizi
Türkiye, modernleşmeyle beraber “kültür krizlerini” yaşayan bir ülke. Bir açıdan modernleşme tarihimiz, bu kültürel krizle baş etme tarihi. Fikir akımları, maarif ıslahatları, mimari teşebbüsler ve inkılap hareketleri… Hepsi de kültürle ilgili. Çünkü kültür, bir anlamın varlığıdır. Varlığın anlam dünyasıdır. Toplumlar ve insanlar da anlamlar olmadan yaşayamazlar. Büyülenerek anlam kazanırız. Bunu müzik, raks, dil, mimari, şiir ile yaparız. Yani bizi büyüleyerek kemik ve etten çıkararak insan yapan ameliyeler bunlardır. Anlam kazanmak, insan olmaktır. Bu da kültürle olur.
Tanpınar’ın hep söylediği gibi medeniyetimizin kendine göre bir yaşama üslubu, zaman algılayışı, mimarisi ve mahallesi vardı. Tipleri de öyleydi. “Huzur”daki Mümtaz ve Nuran bizim kültür tiplerimizdir. Musiki, aktar dükkanları, Üsküdar ve Koca Mustafa Paşa Mahalleleri kültürümüzün varlıklarıydı. Buraya doğan insan anlam kazanarak varlık haline gelir. Kültürel dünyadan geçmeyen insan ise ucube kalır. Tanpınar, modernleşmeyle gelen Batı kültürünün ürettiği yabancılaşma ve burada doğan kültürel krizi anlatır. Anlam krizidir bu. Suat budur. Serseri, nihilist, züppe, ne modern ne de geleneksel. Ne İstanbul ne de Paris.
Mümtaz Turhan, “Kültür Değişmeleri”ni yazdı. Hâlâ ona itibar edip duruyoruz. Fukara bir metin. Ama kültür dış zorlama ile olmaz, kendi doğallığıyla gelişir diye bir vaazda bulunduğu için hoşumuza gider. Çünkü Batı kültürü bize zorla, yukarıdan dayatıldı. Buna sünepe bir itiraz duyunca kendimizden geçiyoruz.
Cemil Meriç, çağlayandır. Cedlerimizin Viyana kapılarına kadar giden ellerindeki kılıç misali sözcükleri konuşur. Üstat hiç alttan almaz. Sallar kılıcını modernleşme ile gelen Batıcı kültüre karşı. “Kültürden İrfana” der. Kültür, Batı mamulü ve sentetik bir varlık. İrfan ruhtur. İrfan medeniyetimizin, coğrafyamızın, asırlarımızı içinde taşıyan anlam dünyamızdır. Kültürün 150’den fazla tanımı var der üstat. Çünkü derinliğinde tevhit değil, politeizm var. Politeizmden irfan çıkar mı?
Sonuçta kültür de desek irfan da desek anlam önemli. Ferdi ve kolektif benliğimizin anlam dünyası olmadan yaşayamayız. Bocalarız, krizler içinde dolaşırız, tevhit olmayan bir yamalı bohça içinde salınıp dururuz. Bugünkü halimiz budur. Kapitalizmin popüler ve kitle kültürü ile artık daha vahim bir durumdayız. Kültürel emperyalizm damarlarımızda geziyor.
Kültür Yolu Çıkışı
Kültür yolu. Ne güzel bir terkip. Yol, kültür. Yani anlam taşıyan bir yol. Bizi anlamı olan yol menzile götürür. Yoksa eşkıyaların, kurtların, tuzakların ve şeytanların saldırılarında yok olup gideriz. Yolu, kültür olan bir güzergahta fert de millet de menzile vardığında “olur”. Yol bizi yapandır. Yol, bizi dönüştürendir. Tarikat da bu anlama gelmez mi? Seyr ü süluk nedir? Seyahatte yürünen yolda inşa olmaktır, ihya olmaktır. Kültür yolu da insanı musikiyle, şiirle, sanatla, kitapla, kelamla bizi kuran bir ruhsal ve entelektüel seyahattir. Bundan dolayı anlamlıdır.
Muhafazakâr iktidarın 25 yıllık iktidarında büyük kalkınma hamleleri gerçekleşti. Otobanlar, barajlar, büyük hastaneler, üniversiteler, havalimanları… Bu kalkınma, her kalkınma gibi toplumları sarsar da. Onların alışkanlıklarını çözer. Yani anlam dünyalarına depremler yaşatır. Hele ki konforu ve zenginliği getiriyorsa… Bu nedenle sosyologlar, “kültürel boşluktan” bahsederler. Biz kültürel kriz diyelim yine de. Bu kalkınma sürecine bir de post-modern kültürün kapitalist dünyadan gelen taarruzları eşlik ediyor. Yeni medya ve iletişim teknolojileri, kapitalizmin arzuları kışkırtmaya dayanan kültür endüstrisi kültürel krizi daha da derinleştiriyor.
Türkiye kültürel krizi çok cepheli yaşıyor. Modernleşmenin iki yüzyıllık Batıcı anlam dünyası, post-modern popüler kültür taarruzu ve hızlı kalkınma… Bu üç ana cephe kültürel krizi derinleştiriyor. Patolojik sekülerleşme biçimleri ortaya çıkıyor. Patolojik dinsel pratikler doğuyor. Tatil ve plaj kültürünün çıplaklık ve konforuna dahil olan Müslümanlık, laiklik adına dine diş bileyen beyaz ve kara Türkler… Dinin en kutsalıyla alay geçme, Tanrıyı sorgulayan İslamcı çevre, münevver ve gençliği… Dini sadece bilgi üretimi ve iktidar tekeli olarak algılayan ilahiyatçılar… Bütün bunlar kültürel krizin yansımaları. Her kesimde yansıyor.
Kültür Yolundan Festival Menziline
Kültürü yeniden tahkim etme, anlamı yeniden inşa etme arzusu ile muhafazakar iktidar çeşitli teşebbüslere yöneliyor. Aile Yılı, Kültür Yolu ve Belediyeler ile Valiliklerin kitap fuarları gibi. Sorunu algılayan bir bilinç var, ama sorunu çözme yöntemleri doğru mu? Çoğu kez sorunun farkında olmak ve hemen arkasında faaliyetlere girmek sorunu daha da derinleştirebilir. Burada faaliyetlerin niteliği ve uygulama yöntemleri önem taşımaktadır.
Kültür Yolu, maalesef festival menziline varıyor. Yol, kültür olmaktan başka bir şeye dönüşüyor. Kalabalıkların eğlenceleri ve zevklerinin merkeze yerleşmesiyle yol, kültür olmaktan çıkarak kültürsüzleşmeye dönüşüyor. Çünkü kültür, dediğimiz gibi bir anlamdır. Bu anlam arzuyu, kalabalıkları ve eğlenceyi merkeze koymaz. Oysa pop müziği, eğlence merkezli faaliyetler, kalabalıkların içgüdülerinden taşan arzuların yayılımı anlam ihyası yerine, salt doyuma yol verir. Müzik, eğlence, kalabalık bağlamına yerleşen Kültür Yolu projesi başka bir yola dönüyor.
Kültürün müziği, bu ülkenin irfanında halk müziği ve sanat müziğidir. Onun edebi, adabı ve ruhu vardır. Estetiği öndedir. Salt içgüdüye dayanmaz. Kalbe, ruha ve estetik bilince dokunur. Türkler, Müslüman medeniyetleriyle yüzyıllarca bu müziklerin anlam dünyasında yıkandılar, ihya oldular, yol buldular.
Kültür Yolu, ciddi bir anlamsızlığa yol veriyor artık. Kalabalıkların eğlenmelerini şehirlerin sokaklarına taşıyor. Eğlence mekanlarının sınırlarını bütün kenti kucaklayacak kadar genişletiyor. Pavyonların, dans yerlerinin, diskoteklerin ve konserlerin mekan sınırları delik deşik oluyor. Toplum ve şehir bir bütün olarak bu sınırların içine dahil oluyor. Kültür için çıkılan yol, tamamen kalabalıkların eğlencelerinin kendinden geçen hallerine dönüyor. Bedensel eğlence kültüre hakim oluyor. Kültür iktidarı oluyor.
Üstelik bütün bunlar muhafazakar iktidarın kültürel politikaları ile gerçekleşiyor. Milli ve yerli kültür arayışını dile getiren, milli ve yerel “kültürel iktidar” talebinde bulunan siyaset zamanında oluyor. Ellerimizle gençliğimizi, kentlerimizi, meydanlarımızı kalabalıkların dans ettiği, pop müzikleri eşliğinde her çeşit mahrem sınırları aşarak kendinden geçtiği varlıklara çeviriyoruz. Kültürün yolunda şeytanlar, eşkıyalar, kurtlar, seller doğuyor. Kitap ve düşünce içe dönük ezik, mahzun, yalnızlık ve soğuk hallere bürünüyor. Kültürün anlamsal muhtevası çölleşiyor. Arzu, beden, kalabalık ve eğlence iktidarın tadını çıkarıyor.
Medet, ya kültür!..





