Anne Beyaz’dı. Bembeyazdı hem. Tepeden tırnağa şevkat, tepeden tırnağa dikkat ve merhametti. Beş çocuğu hiç canından ayırmayan, hayatın bütün ritmini bu beş ciddi, sert erkek çocuğa göre ayarlayan bembeyaz bir yürekti anne.
Her tarafından onlarca sorumluluk ve görevle çevrelenmiş, ağır bir hayattı yaşadığı. Peş peşe avuçlarına sıralanan bu oğlanlar, bu zaten ağır hayatı biraz daha ağırlaştırsa da, geleceğe daha bir kararlılıkla bakmasına, içinde yeni ve yabanıl umutlar yeşermesine sebep olmuşlardı. Hepsi de çok ciddi, afacanlıkları bile bir ağırbaşlılık taşıyan oğlanlar anneye yeni yüklerin yanısıra yepyeni hülyalar da bağışladılar.
Upuzun boyu ile Beyaz köyün sıradışı kadınıydı şüphesiz. Sağdığı süt, sabah kaymağı, bastığı peynir, saldığı davarları bile bir başkaydı. Babanın kurbanlık İsmail misali müslim ve halim selim, iddiasız, bazen insanı rahatsız eden sükunetine karşın Beyaz ışıl ışıldı. Etrafa ışıyan sadece kendi değil, elinin işleyip eyledikleri, dokuyup eğirdikleri de ışıl ışıldı şüphesiz. Beyaz bir anneydi, her anneden biraz daha fazlaca, biraz daha derince, biraz daha dokunaklıca bir anne idi.
Her çocuğuna bir kralmış gibi davranan, her istediklerini bir emir gibi alıp ve ama derin bir içtenlikle yerine getiren bir eski zaman annesi idi Beyaz.
‘Böyle olduğu içindir kimden ne isteyecek olsam utanırım. İçtenlikle bağlanmanın insanı köle kılacağını bilmezdim, ama annenin bu herşeyi emirmiş gibi alıp büyük bir mutlulukla yerine getirmesi, hepimizi birer köle haline getirdi. Kendi arzularımı ifşa etmekte, isteklerimi dile getirmekte gittikçe daha tutuk oldum. Çünkü ne zaman bir şey isteyecek gibi olsam, anne etrafımızda pervane oluyor ve bu aşırı hassasiyet ve içten memnuniyet o istekleri adeta kursağıma diziyordu. Artık anladım ki her istek anneye yorgunluk olarak dönecek, O bunu saklasa da, hatta his bile etmese, bu böyle. Bu yüzden anne, artık kimseden bir şey isteyemez oldum, hepimiz zamanla sert bir gurura dönen bu tutuk hal ile sana yeniden bağlandık. Bu gurur, hayat ile arama sağlam duvaralar ördü zamanla. Ve yaşarken nerde ise insanlara değmeden, insanlarla karşılaşmadan yaşamanın yolu oldu hepimiz için.’
Bir sonbahar sabahı, İsmail’in kalabalık evinden feryadlar yükseldi. Ağlayanlar kadınlardı. Bir süre sonra Beyaz’ın öldüğü haberi, meşum ve yapışkan bir sis gibi yayıldı köye. Gece boyunca süren, vücudunu ateşler içinde kavuran ağrılar sabaha varmadan Beyaz’ı tüketmişti. Beyhude bir çaba ile sabaha kadar çırpınan Pakê, Fodê ve diğerlerinin gayretleri mukadder sonu etkilememiş ve Beyaz, Pakê’nin deyimi ile ‘ağrılar içinde, gözleri çok fazla arkada kalarak’ ölmüştü. Sürekli çocuklarını anmış, sürekli onlarla ilgili endişelerini dile getirmiş ve adeta son sözünde şehadet yerine çocuklarını haykırarak teslim etmişti ruhunu. Nasıl etmesindi, en büyüğü henüz bıyıkları terlemiş, en küçüğü henüz göğsünde 5 çocuk…
Gerisi merasim ve törendi. Ortanca ve büyükler saklanacak yerler buldu kendilerine, köşelerine büzülüp, kendi içlerine çekip ruhlarını, bütün bedenlerini dağlayan bu sert acı ile yüzleşmenin huzuruna çekildiler. Yaşlar aktı uzun uzun, kimsenin duymaması için içe bastırılan hıçkırıklar günler boyu devam etti kesik kesik, insan içine fazla çıkılmadı, halalar, teyzeler ve diğerleri derin bir hüzünle haleli, ateşli şevkat gösterisinde bulundular, ama hayır, bu kesik kol, bu eksik göz, bu yaralı diz misali varlıklarının bir parçası olan öksüzlük gelip oturmuştu ruhlarının başköşesine ve bir yere gideceği de yoktu artık.
Altmış yıl sonra, Beyaz’ın torunlarından birinin düğün töreninde Hüseyin’in anneyi anarken onca insan içinde çocuk gibi ağlaması ve o beş yaşlı, sert oğlan çocuğunu hüngür hüngür ağlatması bütün aleme gösterdi ki, evet Beyaz’ın açtığı derin yara asla sağalmamıştı, bıraktığı boşluk asla dolmamıştı, ne kadınlarla, ne çocuklarla ne de torunlarla…
Düğündü, dernekti, büyük küçük bütün aile bir arada, mutlu günümüzdü, ama hüzün her zaman olduğu gibi her anlarının, sadece onların mı, elbette hayır, bir ırsi uzuv gibi herbirimize musallat, içeri girdim, Memedali’den başlayarak sıra ile ellerini öptüm, sarıldık uzun uzun mutad olduğu üzere, sonra gözleri doldu Hüseyinin, hiç yeri değilken, hiç nedensiz gözleri doldu ve ‘senin gidecek bir anan/baban var ya biz kime gidelim’ dedi ve yürekleri zaten kor kıvamında beş yaşlı ama küçük, kocaman çocuğu ağlattı uzun uzun, teskin edecek bir tek cümle bulamadım, odadaki herkesin bir cenaze merasimindekinden daha içli ağladığını, hepimizin ağladığını görünce yeniden ve yeniden anladım Beyazın bıraktığı boşluğun, yokluğu ile koyduğu yaranın nasıl süreğen, kanayan bir yara olduğunu.
Küçükler aldırmamış görünmeyi tercih etti. Herkes ağlayınca onlar da ağladı, susunca etraf onlar da sustu. Hergünkünden farklı olarak artan ikramları utana sıkıla kabul ettiler, biraz suskunlaştılar ama insanlara sığınmaktan çekinmediler. Ninenin dizine uzanıp, yer altına kaçan ve orada yolunu yitirip uzun yıllar, nice ürkünç maceralar yaşayan Bığök İnsan masalı dinlediler, sarımsak sürülmüş sıcak ekmek yediler sık sık, arasıra ağlayıp yer yer güldüler ve sonra onlar da suskunlaştı zamanla.
‘Muhittin’in başını kolumun altına altına alıp okşardım uzun uzun. İkimiz de birbirimizden kaçırarak bakışlarımızı, hıçkırıklarımızı sertçe, boğulasıya bastırarak ağlardık. Ağa böyle idi, Hüseyin en serbestimizdi, en rahat o ağlar, duygularını olduğu gibi orta yere koyuverirdi. Ramazan ketumdu, sert görünür ve işin doğrusu kendine zarar verecek denli sert de olurdu kendine karşı. Hülasa belki bu ağlamak krizlerine tutuluruz korkusundan gittikçe daha sert oldum hepsine, daha çok disiplin koydum, hepimizi yaşlarımıza göre epeyce abartılı bir şekilde sorumlu davranmaya zorladım. Hiç tavizssiz uyguladığım bu zorlamalar zamanla karakterim oldu ve bir daha hiç insan içinde ağlamadım.’
Tabi ki öyle olmadı. Memedali evet uzun yıllar ağlamadı, ancak 60’lı yaşlarının sonunda daha yakından gözleme fırsatı bulduğum bu sert yüzlü ve ama şaşırtıcı derecede derin bir bilgeliğe sahip adamın, bu içli Kadiri sofisinin hemen her ruhuna dokunulduğunda nasıl çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağladığının şahidiyim.
İçi sonsuz bir labirente benzeyen bu çok büyük evin sakinleri olarak;
Baba, bir yalnızlık burcu gibi evin içine dikilen Baba,
Zaten az konuşan, Beyaz’dan sonra büsbütün suskunlaşan Baba, Şeyhlerin ayaklanması zamanı askerlerin, altınları var sandıklarından, sol kulağına odun kıymığı çakarak öldürdükleri ağabeyi masum Seyyid’in hanımı, hepimizin ninesi, köyün en bilgesi Seyrê, çocukları ve. Bu kadar evet, yalnızlık, hüzün, ve yoksunluk, evin her tarafından siyah, sonsuz kıvrımlı yılanlar gibi çıkıp etrafımızı saran bunlardı. Bir kaç davar, bir kaç koyun, Memedali’nin hasta olduğu beyaz akıtmalı at ve Ramazan’nın siyah çekirdeksiz üzümle beslediği beyaz akıtmalı at, hayır iki değil, bir at ama iki kişilik sevgi ile sevilen, Beyaz gibi sevilen, sakınılan bir at.
İsmail, belki evde iyice anlamsızlaşan varlığından, belki Beyaz’ın yokluğunun verdiği acıdan, belki de evdeki yaşça kendinden epeyce büyük olsa da, masum Seyyid’in çocukları ve hanımına dair köyde çıkması muhtemel dedikodulara mahal vermemek için, daha kırkı çıkmadan Beyaz’ın, sırra kadem bastı.
Akşam davarı ahıra koydu, gece koyuna gidecek Ağa’yı iyice tembihleyip dua etti ardından uzun uzun. Ramazan’ı ve diğerlerini de çağırıp, beş büyük erkek, koca adam gibi otudular sofraya, halbuki İsmail hariç hepsi henüz çocuk bile değilerdi.
Hepsi çok ciddi, yemeği bile çok önemli, ciddi bir iş olarak yediler 6 büyük erkek, adam. Yemekten sonra, duvarda asılı ve en az üçgünden beri küllerle sıvazlanıp sabunlu sularda bekletilmemiş olan şuşelüle gaz lambasının kirli, soluk, sarımtrak ışığında bir süre oturdular. İsmail’in kırk günlük sakalı, iyice zayıflayan yüzünde garip ve tehlilkeli bir ihtişam var etmişti. Soluk ve olur olmaz her yerden uzun gölgeler yaratan lambanın ışığında bu ihtişam daha bir belirginleşiyor, aslında küçük bir çocuk yüreği taşıyan, içli ve suskun Kadiri sofisi İsmail’i ürkünç bir adam haline sokuyordu.
İnsanın çıplaklığı sanıldığının aksine dünün dünyasına ait bir şey değildir. Çıplak olan modern insandır aslında. Işıkları, renkleri, kumaşları, ahlak ve ilişkileri ile insan bedeninin üzerinde serpilip geliştiği algı denizi, hiç şüphesiz bu günün çıplak, zayıf ve güçsüz-korkak bedenlerinden, bu bedenlerin üzerinde kararsız ve korkakça geliştiği yapay algılardan fersah fersah daha giyinik, daha ihtişamlı ve daha güçlü idi.
‘Akşam olunca en çok Memedali’nin gölgesini beklerim, büyük odada, akşamın geç saatlerinde, ince-titrek, sonra parlak ışığı ile lamba asıldığında başka bir aleme geçeriz hepimiz. Her şey soluk meşin rengine, bütün yüzler melekuti bir belirsizliğe bürünür. Eşyalar, yastıklar, zil dolu sedirler, duvar halılarının her biri derin ve uzun bir masal anlatan resimleri, Muhittin’nin minyon, sevimli yüzü, tatlı burnu, Baba’nın sert yüzü ve hülyalı, üzgün, sürekli üzgün, üzgünlükten başka bir şekilde varolurmuydu o gözler, ondan asla emin olamadığım gözleri daha da derinleşir, bu soluk ışıkların gölgesinde her şey olduğundan bir kaç kat daha varlık ile dolar, yokluğun, ötenin, burnumun dibinde cilveleşip duran sonsuz derinlikteki alemin içinden, bu sefil dünyaya varlık boca edilir biteviye. Bütün gölgeler içinde Memedali’nin gölgesi bir başka gölgedir. Daha koyu ve geniştir. İnsanın üstüne tutlan şemsiye gibidir. Bir tür barınak gibi, tedirgin edici ama koruyucu bir gölge gibi, kapsamlı bir iktidar gibi, kıskandığımız, çoğun kızdığımız ama içtenlikle teslim olduğumuz bir güçlü baba gibi, Baba’nın da babası, hemen her zaman bütün odayı dolduran Memedali’nin gölgesi.’
Böyle büyüdü 5 oğlan çocuk. Öksüzlüğün ruhlarını kasıp kavuran acısını dindirmeyi asla başaramadılar. 80’lerini devirdiklerinde bile hala o uzak, meşin gölgeler içindeki derin uzamlı odanın içinde, hıçkırıklarını birbirlerinden saklayan çocuklar olarak kala kaldılar.




2004 yılında Babil Yayınları’ndan basılmış “Edebiyat Nedir?” başlıklı bir kitap satın aldım. Kitabın çevirdiği metinlerden birisi Nietzsche’ye ait “Biz Filologlar” metni. Bu metin beni yıllarca sürekli bir şekilde etkileyip durdu. Bu metinden iki cümleyi alıntılamak istiyorum.
“Sadece üç varoluş biçiminde insan birey olarak kalır; filozof, aziz ve sanatçı olarak.”
“Bilgin kendini bilmekten, kendini aşağılamaktan ortaya çıkmalı, kendini daha sonra gelecek olan bir büyüğün hizmetçisi olarak bilmeli. Yoksa o bir budaladır.”
Şimdi bu yazıyı yazmadan önce, “Beyaz Bir Hüzne Dair”,”Bese Birêmın” ve “Öksüzlük Üzerine” hikayelerinizi tekrar okudum. Beyaz Bir Hüzne Dair hikayenizi ilk okuduğumda da şimdi okuduğumda da epey bir zorlandığımı belirtmeliyim. Bu tarz bir hikâye, bu şekilde sonlanan bir hikâye; hangi havzadan/kültür ikliminden yazılırsa yazılsın kuşkusuz zorlayıcı bir hikâye olacaktı ama sizin hikayeniz benimde ait olduğum bir atmosferin hikayesi olduğunda benim gerçekliğimin içine yerleşip orada kendisine ait, başka bir gerçeklik üretmeye başlıyor. Sakine, Mehmet, Meho, Beyaz, Memedali (Mexemeâli), İsmail (Smail) anam, bacım, ablam, babam, abim, kardeşim olmaya başlıyorlar. Komşum, köylüm, çocukluk arkadaşım artık onlar. ”Bese Birêmın” sözü hikayenizi okumadan önce de bende çok yüce anlamlara/fragmanlara sahipti. Çocukken köye gittiğimde dayımın gelinlerinden bu sözü duyardım. Her duyduğumda bir ferahlık hissettiğimi bilirim. Sizin hikâyeyi okuduğumda olayın nasıl bir ontolojik seviye kazandığını anlatamam. Şimdi bu sözün başka bir dilde karşılığı mümkün mü? “Yeter kardeşim/Enough, brother” gibi sözler, çok çok düşük bir seviyede kalmıyor mu? Burada dilleri karşılaştırıp, bir cümle üzerinden bir tanesine yükseklik payesi biçiyor değilim. Bir dilin, insanları nasıl şekillendirdiğini, büyüttüğünü, ona nasıl bir ontolojik hiza verdiğini söylemek niyetim. Yine aynı insanların bir dili nasıl da emzirdiklerini, büyüttüklerini göstermek niyetim. Kuşkusuz siz bu yazdıklarımı zaten çok iyi biliyorsunuz.
Hikayelerinizde daha arkalarda kalan bir noktayı öne çekip, bende oluşturdukları yakınlığı yazmak isterim; “Öksüzlük Üzerine” hikayenizde “Kadiri sofisi İsmail”den bahsediyorsunuz. Bir sürü olumsuz karaktere sahip din adamı, dindar görmenize rağmen kalbinizde din adamlarına, dindar insanlara karşı olumsuz duygulara sahip değilsinizdir kanaatimce. Hatta epistemolojik olarak çok farklı bir yerde olsanız bile, dine, din adamına, dindar insana karşı olabilecek en iyi mesafede durduğunuzu hesap ederim. Ben felsefe metinleri okumalarımda farklı alanları teneffüs ettiğimde, “Ateist ya da Agnostik’de olsam yine de bir Müslüman gibi yaşamaya devam ederdim.” Derim kendime. Sanırım bu çocukken ve gençken tanıdığım din adamları ve dindar insanlardan ötürü böyledir. Onların dindarlığı, onlara hayran olunası bir derinlik bahşediyordu. Bu durumu öne çekmemin şöyle bir amacı var; Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında, din adamı, dindar insan olayı bir olumsuzlama, bir hor görülme olarak ortaya çıkıyor. Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatının ürünlerini meydana getirenler, bütün olumsuzluklarına rağmen, “İmam, Seyyid, Hoca” gibi nüfuz alanlarında yüceliği göreceklerine, süfli alanları görmeyi tercih etmişlerdir. Bu alanların ontolojik yüksekliklerini idrak etmekten çok çok uzaklardır. O çok benzemeye, öykünmeye çalıştıkları Batı edebiyatı/Batı literatürü çok daha özel ve güzel örnekler vermiştir. Victor Hügo’nun Sefiller’inde din adamı olabilecek en yüksek mertebede temsil edilmiştir. Bu durumda, Yeni Türk Edebiyatı’nın Kürtlerden öğreneceği çok şey olduğunu düşünüyorum.
Yazıyı yazmadan önce daha başka şeyler yazmayı kafamdan geçirmiştim. Şimdiye kadar yazdıklarım, yazmak istediklerime engel olsun istemiyorum. Yazılarınız ile ilgili daha başka yazmak istediklerim olmasına rağmen, en başta yazmak istediklerimi yazmak istiyorum.
Sanırım yaşınız 60’a yakın bir yaş. Benden bir on beş ya da daha fazla bir yaşınız var. Bunu yazmamın sebebi şöyle; “Beyaz Bir Hüzne Dair” yazınızı okuduğumda kafamda şöyle bir şey netleşmişti; “Bu adamın benden daha iyi görmesinin sebepleri nelerdir?” Günlük konuşmalarınızın ötesinde, hikayelerinizde ince durumlarınızı sergiliyorsunuz. Bizim insanlarımıza bakan bir çok göz iyiyi, güzeli, inceliği, harkuladeliği, haysiyeti görmekten çok uzaktır. Herkes alabildiğince çirkini, rezilliği, kabalığı, düşüklüğü görmeyi marifet sanıyor. Halbuki çirkin olanı, düşük olanı görmeye bile gerek yoktur. Gözünüzü kaçırmanıza bile fırsat vermez bu durumlar. İyiyi, güzeli, inceliği, haysiyeti görmek öyle mi? Görmek için ne kadar büyük işçilik istiyor, ne kadar emek harcamanız, ne kadar bedel ödemeniz gerekiyor…
-Ki ben haysiyetin tanımını; “Yüce olana yakınlık” olarak yapıyorum. Yüce olana yaklaştığınızda nefesiniz ne biçim kesilmeye başlıyor. Hadi yüce olanın bir fotoğrafını çekinde görelim. Sizde yücelmeden yüce olanın fotoğrafını çekemiyorsunuz.
Ben sizleri ilk tanıdığım zamanlarda, “İnsan yücedir!” diyordunuz.
İnsana dair prizmanız (aynı anda birden fazla görme biçimini sağladığı için prizma) en başından beri hoşuma gidiyor. Bizim insanlarımıza dair prizmanız, onları görme biçimleriniz, gördüklerinizi aktarmanız çok çok daha fazla hoşuma gidiyor. Ben buraları daha fazla işlemenizden, yazmanızdan yüksek memnuniyet duyarım. Daha sonra yazacak birçok insan için ise, Gogol vazifesi görecektir.
Teşekkür ederim.
Güzel sözleriniz ve ufuk açan kritiğiniz için teşekkür ederim Mehmet kardeşim.