Düşünmek, Cioran’ın dediği gibi çoğu zaman bir yıkıma hazırlanmaktır; eski olanı, yerleşik olanı, konforlu olanı bozmak pahasına, zihinde yeni ihtimallere yer açmaktır. Türkiye’de kapitalizm üzerine düşündüğümüzde de benzer bir zihinsel yıkım sürecinden geçmek zorunda kalırız. Çünkü bu tartışma bizi hemen her seferinde Cumhuriyet öncesi döneme, Osmanlı’nın son yüzyıllarına, hatta zihniyet dünyamıza kadar geri götürür. “Nerede hata yaptık?”, “Osmanlı neden kapitalist olamadı?”, “Bu topraklarda kapitalizme imkân veren ya da engel olan dinî ve ahlâkî unsurlar nelerdi?” gibi sorular, sosyal bilimler geleneğimizde defalarca sorulmuş, fakat her seferinde yeni bağlamlarda yeniden anlam kazanan sorulardır. Bu soruların kesiştiği yerde, benim zihnimde daima bir isim belirir: Sabri F. Ülgener.
Ülgener’e olan ilgimde elbette son dönem Osmanlı düşünürlerine duyduğum merakın payı var; ama meseleyi bundan ibaret görmek haksızlık olur. Ülgener, Türkiye’de sosyal bilimler geleneğine hem iktisat hem sosyoloji hem de tarih-disiplinler arası ilişkiler açısından özgün bir damga vurmuş bir düşünürdür. Erol Güngör’ün onu “memleketimizde bir elin parmaklarını geçmeyen gerçek ilim adamlarından biri” diye nitelemesi boşuna değildir. Bu nedenle bu satırlar, hem bir vefa borcunu ödemek hem de bu coğrafyada kapitalizm üzerine kendi kavramlarımızla konuşma imkânı ararken, Ülgener’i yeniden dinlemek ve dinletmek niyetiyle kaleme alınmıştır.
1911 yılında dünyaya gelen Sabri F. Ülgener, İstanbul’da, bir imparatorluğun çözülüşüne tanıklık eden bir çocukluk ve gençlik dönemi yaşar. Devlet çözülürken, toplumun derinliklerinde beliren sesler, zihniyet değişimleri, kırılmalar, onun düşünce dünyasında kalıcı izler bırakır. Ailesi hem ilmî hem tasavvufî bir atmosfere sahiptir. Dedesi İsmail Necati Efendi Nakşibendi şeyhlerindendir; babası Mehmet Fehmi Efendi hem şer’i ilimlere hem hüsnü hata vâkıf bir zattır. Bu muhitte Ülgener, bir yandan tasavvufa meyleden yönünü güçlendirir, diğer yandan geleneksel ilimlerin disipline edici dünyasıyla tanışır. Evde Arapça ve Farsça ile kurulan ilişki, İstanbul Erkek Lisesi’ndeki Almanca eğitimiyle birleştiğinde, onun Doğu ve Batı dillerine aynı anda açılan bir entelektüel ufuk kazanmasını sağlar.
Lise eğitiminden sonra İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi’ne girer; 1935’te mezun olur ve aynı kurumun İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü’nde asistan olarak akademik hayata adım atar. Almanya’da Hitler rejiminden kaçıp Türkiye’ye sığınan Alman bilim insanları, sadece üniversite ortamını zenginleştirmekle kalmaz, Ülgener’in zihninde de derin izler bırakır. Bir yandan Türkiye’de iktisat biliminin kurumsallaşmasına katkıda bulunur, diğer yandan bu bilim insanları vasıtasıyla Avrupa’nın düşünce mirasına, özellikle de Max Weber ve Alman tarih okulu çizgisine daha yakından temas eder. Üniversitedeki akademik gelişimini çeşitli yurtdışı tecrübeleriyle birleştirir; alanının yetkin isimlerinden etkilenerek, iktisat, tarih, sosyoloji ve felsefeyi aynı potada eriten özgün bir bakış kazanmaya başlar. İlerleyen yıllarda geçirdiği kalp rahatsızlıkları, bedenini zayıflatsa da zihnindeki dinamizmi törpülemez. 1983 yılının Haziran ayında, uykusunda geçirdiği kalp kriziyle hayata veda eder; fakat ardında, Türkiye’de sosyal bilimler ve iktisat düşüncesini hâlâ besleyen bir miras bırakır.
Ülgener, Türk düşünce dünyasında “1910 kuşağı” diye anılan ve Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra gelen ilk eleştirel kuşağın önemli figürlerinden biridir. Cumhuriyet’i 1880 kuşağı ilan etmiş, 1900 kuşağı kurmuş, 1910 kuşağı ise eleştirmiştir denir. Bu kuşağın sosyal bilimler sahasındaki temsilcileri arasında Niyazi Berkes, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu, Behice Boran ve Kemal Tahir gibi isimler vardır. Ülgener, bu isimlerle aynı tarihsel bağlamı paylaşmakla birlikte, zaman içinde hem düşünsel hem metodolojik bakımdan hocalarından ve çağdaşlarından farklı bir çizgi inşa eder. Onu özgün kılan, sadece ele aldığı konu başlıkları değil, bu konuları ele alış biçimi, yani yöntemi, soruları ve kavramlarıdır.
İktisat alanında, özellikle Keynesçi düşüncenin ve makroekonominin Türkiye’de sistematik bir şekilde öğretilmesinin öncülerindendir. John Maynard Keynes’in ortaya koyduğu, özel sektörle birlikte devletin de etkin bir rol oynadığı karma ekonomi anlayışının, iktisat politikaları üzerinden Türkiye’ye tercüme edilmesinde önemli katkılar sunar. Keynesyen teoriye göre, piyasanın kendi haline bırakıldığı durumlarda ortaya çıkan dalgalanmalar ve krizler, ancak para ve maliye politikalarıyla dengelenebilecektir. Ülgener, bu teorik çerçeveyi Türkiye’de talebelerine anlatırken, bir yandan da kapitalizmin sadece teknik bir iktisat sistemi değil, aynı zamanda bir zihniyet, ahlâk ve dünya tasavvuru meselesi olduğunu kavramsallaştırmaya çalışır.
Bu noktada onun düşünce dünyasında belirleyici olan isim, Max Weber’dir. Weber’in Protestan ahlakı ile kapitalizmin ruhu arasında kurduğu ilişki, Ülgener’e, din–ahlâk–ekonomi üçgenini Müslüman coğrafyalar açısından yeniden düşünme imkânı sunar. Weber, Batı Avrupa’da Protestan ahlakının disiplin, dakiklik, çalışma ahlakı ve rasyonelleşme üzerinden kapitalizme uygun bir zihniyet iklimi doğurduğunu savunurken, İslam’ın bu tür tetikleyici faktörlerden yoksun olduğunu iddia eder. O’na göre İslâm dünyası, özellikle de Osmanlı, bu rasyonel kapitalist birikimi üretememiş, dolayısıyla geri kalmıştır. İşte Ülgener, tam da bu noktada devreye girer; Weber’in teşhislerini ciddiye alır ama onları sorgulamaktan da geri durmaz.
Ülgener’in ilk bilimsel makalelerinden itibaren yoğunlaştığı temel mesele, iktisadî hayatla zihniyet dünyası arasındaki ilişkidir. “İktisadi Hayatta Zihniyetin Rolü ve Tezahürleri” başlıklı makalesi, daha ilk metinlerinde bile onun zihninde “zihniyet” kavramının merkezi yerini gösterir. Bu kavram, ilerleyen yıllarda kaleme alacağı “İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası”, “Zihniyet ve Din”, “Zihniyetler, Aydınlar ve İzm’ler”, “Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti” gibi eserlerin adeta anahtar kelimesi hâline gelir. “Milli Gelir, İstihdam ve Ekonomik Büyüme” ise daha çok bir ders kitabı niteliği taşır ve onun iktisatçı kimliğinin klasik yönünü temsil eder; fakat Ülgener’i Ülgener yapan asıl damar, zihniyet çözümlemeleridir.
1951’de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne sunduğu “Tarihte Darlık Buhranları ve İktisadi Muvazenesizlik Meselesi” başlıklı profesörlük tezi, Osmanlı tarihindeki darlık buhranlarını ve bu buhranların sebeplerini ele alması bakımından dikkat çekicidir. Ülgener burada sadece fiyat dalgalanmaları, nüfus artışı, uzun savaşlar, kıtlık ve karaborsacılık gibi iktisadi unsurları sıralamakla yetinmez; bu olayların arka planındaki zihniyet dünyasına da nüfuz etmeye çalışır. Ona göre bir toplumun iktisadi bunalımlara sürüklenmesi, sadece dışsal koşulların değil, aynı zamanda o toplumun “iktisadi ahlakı”nın ve “zihniyet örgüsünün” sonucudur. Eğer bir toplum, iktisadi hayatla ilgili doğru karar verebilecek bir zihniyete sahip değilse, krizler ve darlıklar, sadece gelip geçici hadiseler değil, yapısal bir kader hâline gelir.
Ülgener’in düşüncesinin en yoğunlaştığı metinlerden biri, “İktisadi Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası”dır. Bu eser, Osmanlı’nın ve genel olarak Yakın Şark medeniyetinin geri kalış sebeplerini anlamaya çalışan bir zihniyet arkeolojisi gibidir. Ülgener’e göre burada söz konusu olan, sadece iktisadî kurumların eksikliği değil, daha kökten bir zihniyet problemidir. “Yakın Şark” medeniyeti kapitalizme geçememiştir; çünkü feodalizmden kapitalizme geçiş için gereken zihniyet dönüşümünü tam anlamıyla gerçekleştirememiştir. Kapitalizmi doğuracak olan “zihniyet ihtilali” batıda Protestan ahlakı ekseninde meydana gelirken, Osmanlı dünyasında aynı çapta ve aynı yönelimde bir zihni dönüşüm yaşanmamıştır. Esnaflaşma, içe kapanma, geleneklere sıkı sıkıya bağlılık, yeniliğe direnç; bütün bunlar, Ülgener’in “ortaçağ zihniyeti” dediği prekapitalist ahlâkî atmosferin bileşenleridir.
Bu noktada o, Osmanlı ile Batı arasındaki farkı çarpıcı bir şekilde ortaya koyar: Kazanma hırsı, macera hevesi, kâr arayışı aslında insan doğasına yabancı şeyler değildir; prekapitalist dünyada da her yerde mevcuttur. Mesele, bu enerjinin hangi kurumsal ve ahlâkî kanallara yönlendirildiğidir. Batı’da kapitalist organizasyon ve hukuk formları, bu enerjiyi şeffaf, hukuki ve rasyonel yollara yönlendirirken; Osmanlı’da aynı enerji, dar ve eğri yollara, rant arayışına, kayırmacılığa, kapalı ilişki ağlarına yönelmiştir. Birinde kapitalist girişimcinin önü açılırken, diğerinde ortaçağ esnaf ahlakı ve tarikat yapıları, ekonomiyi içe kapalı bir düzen içinde tutmuştur.
Metodolojik açıdan bakıldığında Ülgener, Türkiye’de o dönem hakim olan Gökalp–Durkheim çizgisinin pozitivist ve yapısalcı yöntemine karşı, Weber ve Sombart’ın temsil ettiği anlamacı–yorumlayıcı yöntemi tercih eder. Gökalp ve Durkheim’in toplumu daha çok dışsal yapılar, kurumlar ve istatistiki olgular üzerinden okuyan yaklaşımı karşısında, Ülgener, “anlama”yı, yani insanların dünyayı nasıl kavradıklarını, neye inanıp neyi hedeflediklerini merkeze alır. Zihniyet kavramı da bu anlamacı yöntemin en temel kavramıdır. Onun için iktisat sadece rakamlardan, tablolar ve grafiklerden ibaret değildir; bir toplumun eşyaya, zamana, çevreye, kazanca, tüketime, tasarrufa ve emeğe nasıl baktığının bir toplu ifadesidir.
Weber’le ilişkisi bu bağlamda hem bir ilham hem bir hesaplaşma ilişkisi gibidir. Weber’in Protestan toplumu kapitalizmin öncüsü olarak tasvir etmesine, disiplinli çalışma, dakiklik, dünyevi meslek ahlakı ve rasyonel yaşam tarzı üzerinden biçtiği role kayıtsız kalmaz; fakat İslâm’ı “savaşçılar dini” olarak görmesi, onu kapalı bir askerî kastın inanç sistemiymiş gibi sunması, Müslümanların zenginleşmesini daha çok ganimet ve vurgun mantığına bağlaması, Ülgener’e göre eksik ve taraflıdır. Weber Marksistleri, ilk Hıristiyanlığı bir “proleter hareket”e indirgedikleri için eleştirirken; kendisinin de ilk Müslümanları neredeyse bir “ganimet avcıları topluluğu”na indirgemesi, Ülgener’e göre ilginç bir tutarsızlıktır.
Ülgener, İslâm’ın doğuş şartlarına bakmanın daha sağlıklı bir yorum imkânı sunduğunu düşünür. İslam, yoğun bir ticaret ortamında ortaya çıkmış; Peygamber, tüccar kimliğiyle tanınan, güvenilirliğiyle temayüz etmiş bir şahsiyettir. Pazarı, alışverişi, sözleşmeyi, tartıda adaleti, borç ve alacak ilişkilerini düzenleyen bir din olarak İslâm, özünde çalışmaya, akla, ticarete ve pazara önem verir. O hâlde Müslüman toplumların geri kalış sebebini doğrudan İslam’ın özünde aramak yerine, tarih boyunca İslami değerlerin hangi yorumlarla, hangi zihniyet kalıpları içinde yaşandığına bakmak gerekir. Ülgener bu noktada tasavvufa yönelir.
Tasavvuf, ona göre İslâm’ın ilk saf ve orijinal hâlinden kısmen farklılaşan, içe ve derine dönük uzun bir yolculuğun adıdır. İslam’ın yayıldığı coğrafyalardaki yerel inançlarla karışmış, bazen onları dönüştürmüş, bazen de onlardan etkilenmiştir. 12. ve 13. yüzyıllardan itibaren kitlelerin hem dini anlayışını hem gündelik yaşantısını derinden etkileyen bir “büyük akım” hâline gelmiştir. Ülgener burada tasavvufu toptan mahkûm etmez; bilakis, onun içindeki farklı kanatları ayırt eder. “Melami” bir çizgi ile “Batıni” bir çizgi arasında önemli bir ayrım yapar.
Melamilik, Ülgener’e göre, bir taraftan dünyanın cazibesiyle Müslüman’ın iç dünyası arasında bir denge kurmaya çalışır; diğer taraftan da dünya ile meşguliyetin gerekliliğini vurgular. Melami için dünya, zevk ve hazların sonu gelmeyen bir sahası değildir; fakat tamamıyla terk edilmesi gereken, kaçılması gereken bir “ölümlü dünya” da değildir. Tam aksine, işlenmek, şekil verilmek, düzenlenmek üzere önüne serilmiş bir “malzeme”dir. Bu bakımdan dünya, hem Allah’ın yaratışının tezahür ettiği bir alan, hem de beşerî ihtirasların odak noktasıdır. Melami, Allah’a yakınlığını özel kıyafetler, gösterişli ritüellerle sergilemez; halkın içinde, herkes gibi iş gücünün peşinde koşar, kulluğunu ise sessizce yaşar. Bir bakıma “görünürde halkla, gönülde Hak’la beraberdir.” Çalışmayı ve üretmeyi insani bir zaaf değil, vazife olarak kabul eder. Bu yönüyle Melami çizgi, Weber’in Kalvinizm için söylediği “dünya içinde disiplinli çalışma ahlakı”na hiç de uzak değildir.
Fakat mesele şudur: Bu Melami çizgi, tarihsel olarak geniş halk tabakalarında ve esnaf içinde yeterince yaygınlık kazanamamıştır. Tasavvuf, toplumsal taban üzerinde daha çok içe dönük, dünyadan el etek çekmeyi, kabuğun içine çekilmeyi teşvik eden “Batıni” yorumlar vasıtasıyla etkili olmuştur. Batıni tasavvuf, dünya ile mesafeyi, yeniliğe, değişime ve teknik ilerlemeye de mesafe olarak kodlamıştır. Zaman algısı daha çok “an”a sıkışmış, geçmiş ve gelecek arasında üretken bir süreklilik kurulamamıştır. Eşyaya, çevreye ve zamana bakışta dış dünya ile mesafeli, içe kapanık, küçük cemaat ve tarikat çevrelerine sığınan, dışa güvensiz, içe güven arayan bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Ülgener, bu insan tipinin Osmanlı toplumunda kapitalist bir rasyonaliteye geçişi engelleyen temel zihniyetlerden biri olduğunu savunur.
Ahilik ve esnaf teşkilatları, bir yandan Osmanlı toplumunun bir arada durmasına, iş ahlakının belli ölçüde korunmasına katkıda bulunmuş; dayanışma, yardımlaşma, ahilik yeminleri ve meslek içi denetim mekanizmaları ile toplumsal çözülmeyi yavaşlatmıştır. Ancak diğer yandan göreneğe, rutine, alışkanlığa yaptığı vurguyla, yenilikçi, risk almaya açık, sınır tanımayan bir girişimci tipinin ortaya çıkmasını zorlaştırmıştır. Ülgener, Osmanlı’da kapitalizmin gelişmeyişini “eşraf ve esnafın zihniyet dünyalarındaki muhafazakârlık” ile açıklar. Bu prekapitalist ahlâkî görüşler toplamını da “ortaçağ zihniyeti” olarak adlandırır.
Ülgener’e göre geleneksel toplumlarda, özellikle de Yakın Şark dünyasında, değişim fikri çoğu zaman ürkütücüdür. Teknik ilerlemeye, yer değiştirmeye, meslek değiştirmeye karşı bir isteksizlik hâkimdir. Oysa iktisadî bakımdan geleneksel bir toplumdan modern bir topluma geçebilmenin temel şartı, insana ve eşyaya bakışı belirleyen değer anlayışını dönüştürebilmektir. Bu dönüşüm ise üç noktada düğümlenir: Birincisi, serveti ve parayı şahsa bağlı, onunla neredeyse içli dışlı bir varlık gibi görmekten vazgeçip, gönül rahatlığıyla piyasa ekonomisine çıkabilmek; yani her türlü karanlık, eğri büğrü kazanç şeklini bir kenara bırakıp, açık, şeffaf, hukuki yollarla kazanç sağlamayı üstün görmek. İkincisi, kazancını statü gösterisine, gösterişli tüketime veya verimsiz yatırımlara değil; üretken, profesyonel ve uzun vadeli işlere yönlendirebilmek. Üçüncüsü ise bütün bu faaliyetlerde disiplinli bir hesap ve muhasebe bilincini yerleştirebilmek. Ülgener’in zihniyet çözümlemesi, bu üç maddeyi kapitalist ahlâkın olmazsa olmaz unsurları olarak karşımıza çıkarır.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Osmanlı geçmişiyle köklü bir kopuş yaşanırken, geleneksel ve tepkisel muhafazakârlık da yeni rejimin karşısına “irtica” diye kodlanmış bir öteki olarak çıkar. Ülgener, bu ötekinin köklerini halk İslamı, tasavvuf ve esnaf zihniyetiyle iç içe geçen bir “ortaçağlaşma süreci”nde arar. Türk muhafazakârlığındaki “Osmanlı güzellemesi”ne mesafeli durması da buradan kaynaklanır. Ona göre Osmanlı’nın yükseliş döneminde bile tasavvuf ve esnaflaşma, belirli açılardan bu ortaçağlaşmanın temellerini atmıştır. Öte yandan, Kemalizmin modernleşme projesi, yeni bir rasyonel insan tipi ve piyasa ilişkileri kadar, bu düzeni ayakta tutabilecek bir ahlâk zemini de gerektirmektedir. Ülgener, bu ahlâk zemininin İslâm’ın ilk ve öz hâlinde zaten mevcut olduğunu; fakat tarih içinde tasavvufun Batıni yorumlarıyla gölgede kaldığını düşünür. Ona göre yapılması gereken, tasavvufun bu içe kapalı, ataleti besleyen yorumlarından arınarak, İslâm’ın “kapitalistleşmeye açık” olan yönünü çağın şartları içinde yeniden yorumlamaktır.
Ülgener, böylece iman ile aklı, ahlâk ile rasyonel iktisat anlayışını uzlaştırmaya çalışan bir düşünür profili çizerek Türk düşünce hayatında özgün bir yere yerleşir. Onun ideal insan tasavvuru, sadece tevekkülle yaşayan, dünyadan el etek çekmiş bir dindar değil; hayatı metodik ve hesaplı bir iş ve vazife ahlakıyla yaşayan, üretken, disiplinli ve sorumluluk sahibi bir “insan-ı kâmil”dir. Bu insan tipi, hem kapitalizmin gerektirdiği rasyonelliği hem de dinin gerektirdiği ahlâkı bünyesinde birleştiren bir figürdür.
Sabri Ülgener’i benzerlerinden ayıran bir başka önemli özellik de disiplinler arası düşünme becerisidir. O sadece iktisatçı değildir; sosyolojiyi bilir, tarihi bilir, felsefeye vâkıftır ve bütün bunların üzerine bir de güçlü bir edebiyat birikimi koyar. Goethe’nin Divan’ını ezberleyecek kadar Batı edebiyatına hâkim, aynı zamanda Divan edebiyatına derinlemesine vâkıftır. Bu birikim ona, Doğu ve Batı’yı karşılaştırmalı okumalarla birlikte düşünebilme imkânı sunar. Karşılaştırmalı okumaların, sosyal bilimlerde sağlıklı veri üretmede ne kadar önemli olduğunun farkındadır. Doğu’yu da Batı’yı da içeriden anlamaya çalışan bir zihinle, hiçbirini kutsamadan, hiçbirini toptan mahkûm etmeden analiz eder.
Eserlerine baktığımızda, temel derdinin şu olduğunu söyleyebiliriz: Bir toplum, belirli bir refah seviyesine ulaştıktan sonra nasıl dengesiz ve bozulmuş bir yapıya dönüşebilir? Hangi zihniyet kalıpları, hangi ahlâkî tercihler bu çözülmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır? Osmanlı toplumunun ve genel olarak Yakın Şark medeniyetinin iktisadî çözülüşünü açıklamaya çalışırken, bir yandan da bu topraklarda yeniden nasıl bir zihniyet dönüşümü gerçekleştirilebileceğini düşünür. Kapitalizmin sadece ekonomik bir sistem değil, bir ruh ve ahlâk meselesi olduğu fikrini, kendi kültürel mirasımıza bakarak yeniden yorumlar.
Bugün Türkiye’de kapitalizm, muhafazakârlık, din, tasavvuf, modernleşme ve geri kalmışlık gibi başlıkları tartışırken, Sabri F. Ülgener’in metinleri hâlâ diri, hâlâ kışkırtıcı ve hâlâ ufuk açıcıdır. Onun eserlerini okumak, sadece bir iktisat tarihçisini tanımak değil; aynı zamanda kendi zihniyet dünyamıza tutulmuş derin bir aynanın karşısına geçmek demektir. Bu yazı, özellikle genç sosyal bilimcilere, Ülgener’i yeniden hatırlatma ve onu daha dikkatli, daha sabırlı okumaya davet niteliğinde küçük bir katkı olarak görülebilir. Çünkü Ülgener, hak ettiği ölçüde okunup tartışıldıkça, belki biz de “Nerede hata yaptık?” sorusunu daha sahici bir şekilde sorabilir ve belki de daha sağlıklı cevaplar arayabiliriz.





