Zulüm Sessizlik Kadar Yaralıyor Mu?

0
382

Her gün yeni bir yıkımla sarsılan Gazze karşısında sessiz kalmak, psikolojimizi ve iç dünyamızı gerçekten koruyabilir mi?

Gazze’de hastaneler bombalanıyor, okullar yıkılıyor, ibadethaneler hedef alınıyor. Masum çocuklar oyun oynamayı değil, bombalardan saklanmayı öğreniyor. Anneler ciğerpareleri olan evlatlarını gömemeden yeni saldırılara sığınacak yer arıyor. İnsanların en güvenli olması gereken mekânlar ölüm tuzaklarına dönüşürken, tarafsız kalmak yalnızca bir tercih değil, insan ruhunu derinden yaralayan bir suskunluğa dönüşüyor.

Ruh sağlığı sadece bireysel huzur değildir; adalet, merhamet ve vicdanla doğrudan bağlantılıdır. Başkasının acısını görmezden gelen kişi, yalnızca mazluma değil, kendi benliğine de zarar verir. Suskun kalan, bunun bedelini kaygı, suçluluk ve yabancılaşma duygularıyla öder. Bu nedenle Gazze meselesi, yalnızca Filistin halkının değil, bütün insanlığın ruhsal ve ahlaki bir imtihanıdır.

İslam düşüncesinde ‘emanet’ kavramı, sadece maddi sorumlulukları değil, zulüm karşısında tavır almayı da kapsar. İnsan, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak haksızlık karşısında susamaz. Bu yükümlülük yalnızca inananlara değil, vicdan sahibi herkese aittir. Çünkü zulmün normalleşmesine göz yuman, kendi insanlığından da bir şeyler kaybeder.

Dolayısıyla Gazze, yalnızca bir coğrafyanın değil, tüm insanlığın vicdan sınavıdır. Kim olursa olsun, insan olan herkesin zulme karşı tavır alma sorumluluğu vardır. Suskunluk zulmü besler; ses çıkarmak ise hem mazluma hem de insanlığın ortak ruhuna şifa olur.

Tarafsızlık mı Sessizlik mi?

Gazze’deki yıkım, psikolojik tabirle ‘duygusal yalıtım’ savunma mekanizmasına denk gelen politik anlamdaki ‘tarafsızlık’ ilkesini sorgulatmaktadır. Tarafsızlık tarafların zarar almadığı ya da birbirlerine eşit oranda zarar verdiği durumlarda mümkündür. Birinin diğerini yuttuğu sıfır-toplamlı çatışmada tarafsızlık olamaz, bu yutulanı göz göre göre ölüme göndermek olur ki insanlık suçudur. Gazze’nin yaşadığı gerçekliği gözünüzün önüne getirin ve düşünün: tarafsız kalamayacağınızı görürsünüz. Bugün sessizlik tarafsızlık iddiasıyla gündeme geliyor. Sessizlik ve tarafsızlık aynı anlama gelip zulme görünmez ortak olmaktır.

Travma literatürü, zulüm karşısında sessizliğin yalnızca ahlaki değil, bilimsel açıdan da savunulamaz olduğunu gösteriyor. Summerfield (1999), savaş bölgelerinde mağdurların yaşadığı zulmün politik bağlamdan koparılarak ‘doğal bir afet’ gibi sunulmasını eleştirir. Wessells (1999) ise tarafsızlık söyleminin statükoyu güçlendirdiğini ve mağdurları görünmez hale getirdiğini belirtir. Zulmü ‘doğal afet’ gibi göstermek ya da mağduriyeti arka plana itmek zulme taraf olmanın daniskasıdır.

İnancımıza göre de sessizlik/tarafsızlık iddiası sert bir şekilde kınanır. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” (Tirmizî, Fiten, 9) buyururken; Kur’an-ı Kerim’de de “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur” (Hud, 113) denilerek suskunluğun suç ortaklığı olduğu vurgulanmıştır. Bu ölçü yalnızca Müslümanlara değil, insan kalma iddiasındaki herkese hitap eder.

Sonuç açıktır: Zulüm karşısında tarafsızlık yoktur; ya zalimin safında olursun ya da mazlumun yanında.

Sessizliğin İnsana Bedeli

‘Duygusal yalıtım’, ‘tarafsızlık’ ya da ‘sessizlik’ ne derseniz deyin, yalnızca mazlumu değil, tepkisiz kalanları da yaralar. Psikolojide ‘ahlaki yaralanma’ (moral injury) kavramı, kişinin değerleriyle çeliştiği anlarda yaşadığı derin ruhsal sarsıntıyı tanımlar (Litz ve diğerleri, 2009). Zulme tanıklık edip susmak da böyledir; insan, vicdanını susturdukça suçluluk ve yabancılaşmayla yüzleşir.

Araştırmalar, haksızlık karşısında pasif kalmanın uzun vadede depresif duygudurum, kaygı bozuklukları ve sosyal izolasyona yol açtığını göstermektedir (Held ve diğerleri, 2018). Sessizlik, bireyin vicdanıyla bağını koparır; psikolojik bütünlüğünü bozar. Dahası, sessizlik toplumların psikolojik dayanıklılığını da kemirir. Adalet ve merhamet duygularıyla ayakta duran toplumsal bağ, suskunlukla çözülür. İnsanların omuz omuza durma iradesi kırıldığında sadece mazlum değil, bütün insanlık kaybeder. Çünkü zulüm ruhları yıkmaya çalışsa da adalet arayışı insanı dimdik ayakta tutar.

Kolektif Ruh ve İnsanlığın Yaralanması

Gazze’de yaşanan zulüm, yalnızca oradakilerin değil, bütün bir toplumun ve insanlığın ruhunu yaralamaktadır. Sosyolog Kai Erikson’un (1976) ‘kolektif travma’ kavramıyla anlattığı gibi, bazı felaketler yalnızca bireylerin değil, bir halkın hafızasında ve kimliğinde de iz bırakır.

Hedef alınan hastaneler, okullar ve ibadethaneler yalnızca binalar değildir; yaşam hakkının, sağlık hakkının, eğitim hakkının ve inanç özgürlüğünün simgeleridir. Bu kurumların yok edilmesi, insan haklarının en temel maddelerinin çiğnenmesidir. Dünya Sağlık Örgütü de hatırlatır: Sağlık, ruh sağlığı dahil, bir lüks değil, temel bir insan hakkıdır.

Kolektif travma sadece mağdurları değil, tanıklık edenleri de etkiler. İnsanlığın ortak vicdanı, her patlayan bomba ile biraz daha yaralanır. Sessizlik bu yarayı derinleştirir; çünkü suskun kalan her toplum, zulmün sıradanlaşmasına katkı sunar.

Kur’an-ı Kerim’de “Kim bir canı haksız yere öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş gibidir” (Maide, 32) buyrularak, tek bir hayatın bile bütün insanlıkla bağlantılı olduğu hatırlatılır. Gazze’de dökülen kan, yalnızca Filistinlilerin değil, tüm insanlığın ruhunu kirletmektedir. Batı’da yükselen protestolar ve dayanışma eylemleri de aslında bu kolektif yaraya verilen psikolojik bir tepkidir: İnsanlık, kendi ruhunu savunmak için sesini yükseltmektedir.

Sorumluluk: Her İnsan İçin Psikolojik ve Ahlaki Bir Yükümlülük

Gazze’deki zulüm, devletlerin ya da kurumların ötesinde, her bireyin sorumluluğunu hatırlatmaktadır. İnsan olmak, başkasının acısına duyarsız kalmamayı gerektirir. Suskunluk, mazlumu yalnız bırakmanın ötesinde, insanın kendi vicdanına ihanetidir.

Psikolojik açıdan bu, insanın kendi bütünlüğünü koruması için de zorunludur. Adalet ve merhamet duygularıyla uyumlu davranışlar ruhsal iyilik halini güçlendirir; buna karşılık vicdani değerlerle çelişen pasiflik uzun vadede ruhsal yaralar açar (Litz ve diğerleri, 2009). Mazlumun yanında durmak hem onun hakkını savunmak hem de insanın kendi ruhunu korumak anlamına gelir. Üstelik mesele yalnızca bireysel vicdan değil, etik bir yükümlülüktür. Psikolojide ‘zarar vermeme’ ilkesi ve ‘etik tanıklık’ kavramı, meslek insanlarının ötesinde tüm insanlığa seslenir. Zulme karşı susmak, bu temel etik sorumluluğun ihlalidir.

İslami gelenekte bahsettiğimiz ‘emanet’ kavramıyla, Allah insana yalnızca yeryüzünü değil, adaleti tesis etme görevini de emanet etmiştir. Sessiz kalmak bu emaneti zayi etmektir; zulme karşı çıkmak ise hem imanî hem de insani bir görevdir.

Bu nedenle Gazze, yalnızca siyasi bir mesele değil, her insanın ruhsal ve ahlaki sınavıdır. Her birey, kendi imkânları ölçüsünde bir şey yapabilir: Kamuoyu oluşturmak, sosyal medyada gündem oluşturmak, yardım kuruluşlarına destek olmak, akademik ya da sanatsal üretimle mazlumun sesini duyurmak… Ortak vicdanın sesi yükseldikçe zalimlerin meşruiyet zemini daralır ve kaçacak delik arar.

Bugünlerde Gazze’ye insani yardım ulaştırmak için organize edilen Sumud Filosu gibi girişimler, yalnızca yardım hareketi değil, aynı zamanda direncin ve küresel vicdanın sembolüdür. Bu direnişe destek vermek, zulme karşı insanlığın tarafını seçmektir. Her bireyin küçük de olsa atacağı adımlar, sessizliği bozan büyük bir yankıya dönüşebilir. Çünkü zulüm karşısında atılacak en küçük adım bile, insanlığın geleceğini savunmak için atılmış büyük bir adımdır.

İyiliğini düşün, insanlığını savun ve Gazze için bir ses de sen ol!

Bu yazının İngilizce versiyonu Medium’da yayımlanmıştır:
Does Silence Wound as Deeply as Violence?
Click here to read the English version.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz