Yeni Büyük Yarılma: Çevrimiçi-Çevrimdışı

0
18

Modern toplum, yalnızca fabrikalar, kentler, bürokrasiler ve ulus-devletler üretmedi; aynı zamanda insan hayatını yeni mekânsal ve zihinsel bölmelere ayırdı. Bu bölmelerin en önemlilerinden biri “özel alan” ile “kamusal alan” arasındaki ayrımdı. Modern insan, bir yandan evinde, ailesinde, mahrem ilişkilerinde, kişisel inanç ve duygularında “özel” bir varlık olarak tanımlandı; diğer yandan meydanda, okulda, işyerinde, parlamentoda, medyada ve sivil toplumda “kamusal” bir özneye dönüştü. Başka bir ifadeyle modernlik, insanı hem içeriye hem dışarıya yerleştirdi: İçeride mahremiyet, dışarıda görünürlük; içeride duygu, dışarıda akıl; içeride aidiyet, dışarıda yurttaşlık; içeride şahıs, dışarıda birey.

Özel alan-kamusal alan ayrımı ilk bakışta insan özgürlüğünü genişleten bir gelişme olarak görülebilir. Çünkü bu ayrım, devletin, cemaatin, kilisenin, mahallenin ya da geleneksel otoritenin insan hayatının her köşesine müdahale etmesini sınırlamıştır. Modern insan, “bana ait bir dünya” fikrini bu ayrım sayesinde kurmuştur. Ev, aile, beden, duygu, inanç, tercih ve vicdan, kamusal müdahaleden korunması gereken alanlar olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan özel alan, modern özgürlüğün sığınağıdır. İnsan orada toplumun bakışından, devletin disiplininden, piyasanın hesapçılığından ve ideolojilerin yüksek sesinden bir ölçüde uzaklaşır.

Kamusal alan ise modern toplumun ortak tartışma, görünürlük ve karar alma mekânıdır. İnsanlar burada yalnızca ailelerinin, dinlerinin, soylarının ya da cemaatlerinin temsilcileri olarak değil; yurttaş, okuyucu, seçmen, çalışan, öğrenci, aydın, sanatçı veya aktivist olarak ortaya çıkarlar. Kamusal alan, ortak meselelerin konuşulduğu ve toplumun kendisi hakkında düşündüğü yerdir. Basın, kahvehane, dernek, üniversite, meclis, meydan ve mahkeme bu alanın klasik kurumlarıdır. Bu anlamda kamusal alan, modern toplumun aklıdır; toplum burada kendisine bakar, kendisini eleştirir, kendi geleceği üzerine tartışır.

Fakat bu ayrımın masum olmadığı da açıktır. Özel alan çoğu zaman kadınların, çocukların, yaşlıların ve görünmeyen emek biçimlerinin içine kapatıldığı bir alan olmuştur. Kamusal alan ise erkeklerin, mülk sahiplerinin, eğitimli sınıfların ve egemen kültürün sesiyle kurulmuştur. Modernlik, “herkes için kamusal alan” iddiasında bulunmuş; fakat bu alanın kapısından herkes aynı kolaylıkla içeri girememiştir. Kadınların, işçilerin, azınlıkların, göçmenlerin, sömürge halklarının ve yoksulların kamusal alanda görünür hale gelmeleri uzun mücadeleler gerektirmiştir. Demek ki özel-kamusal ayrımı hem özgürleştirici hem de dışlayıcı bir karakter taşımıştır. Bir yandan bireyi korumuş, diğer yandan bazı grupları görünmez kılmıştır.

Bugün bu modern ayrımın üzerine yeni bir ayrım daha eklenmiştir: çevrimiçi ve çevrimdışı dünya ayrımı. Artık insan yalnızca özel ve kamusal alanlar arasında değil, aynı zamanda dijital ve fiziksel alanlar arasında yaşamaktadır. Evdeyken kamusal olabilir, kalabalığın içindeyken özel mesajlaşmalarla kendi içine çekilebilir. Bir insan odasında yalnız otururken binlerce kişiye seslenebilir; kalabalık bir meydanda yürürken aslında hiçbir toplumsal ilişkiye girmeden ekranına kapanabilir. Bu nedenle çağımızın büyük yarılması artık sadece “ev ile meydan” arasında değil, “ekran ile dünya” arasındadır.

Çevrimiçi alan, başlangıçta kamusal alanın genişlemesi gibi görüldü. İnternet, bilgiyi demokratikleştirecek, insanları birbirine bağlayacak, iktidar tekellerini kıracak, herkesin sesini duyurabileceği yeni bir meydan kuracaktı. Gerçekten de dijital dünya, klasik kamusal alanın dışladığı pek çok kişiye konuşma, örgütlenme ve görünür olma imkânı verdi. Geleneksel medyada yer bulamayanlar sosyal medyada söz aldı. Uzak coğrafyalardaki insanlar birbirinin acısını ve mücadelesini görebildi. Bilgiye erişim kolaylaştı. Devletlerin, şirketlerin ve otoritelerin saklamak istediği birçok şey görünür hale geldi. Bu yönüyle çevrimiçi dünya, modern kamusal alanın yeni bir uzantısı olarak işledi.

Fakat zamanla anlaşıldı ki çevrimiçi alan yalnızca yeni bir kamusal alan değildir; aynı zamanda yeni bir iktidar, yeni bir gözetim ve yeni bir yanılsama alanıdır. Klasik kamusal alanda insan görünür olmak için meydana çıkar, kürsüye gelir, gazeteye yazar, toplantıya katılırdı. Çevrimiçi dünyada ise görünürlük süreklidir. İnsan sadece konuştuğunda değil, sustuğunda da veri üretir. Sadece yazdıklarıyla değil, baktıklarıyla, beğendikleriyle, durduğu süreyle, alışverişleriyle, konumuyla, arama geçmişiyle ve hatta tereddütleriyle iz bırakır. Böylece çevrimiçi alan, modern gözetimin en rafine biçimini üretir: İnsan kendisini özgürce ifade ettiğini sanırken aynı anda ölçülür, sınıflandırılır, yönlendirilir ve pazarlanır.

Bu noktada çevrimiçi-çevrimdışı ayrımı, özel-kamusal ayrımını derinden sarsar. Çünkü dijital dünyada özel alan ile kamusal alan arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Eskiden ev, mahremiyetin mekânıydı; bugün ev, görüntülü toplantıların, sosyal medya paylaşımlarının, çevrimiçi derslerin ve dijital performansların sahnesi haline gelmiştir. Eskiden aile albümü özel bir hafıza alanıydı; bugün fotoğraflar kamusal beğeni ekonomisinin nesnesidir. Eskiden insanın düşüncesi olgunlaşmadan dışarı çıkmazdı; bugün anlık duygular, öfkeler, sevinçler ve kırılmalar saniyeler içinde kamusal dolaşıma girer. Mahremiyet artık kapının arkasında değil, platformların kullanım şartları arasında kaybolmaktadır.

Çevrimiçi dünya aynı zamanda yeni bir benlik biçimi üretmektedir. Çevrimdışı hayatta insan bedeniyle, sesiyle, bakışıyla, suskunluğuyla ve sınırlılıklarıyla vardır. Orada insanın varlığı daha ağır, daha yavaş ve daha somuttur. Çevrimiçi dünyada ise insan çoğu zaman seçilmiş görüntüler, düzenlenmiş cümleler, filtrelenmiş yüzler ve stratejik suskunluklarla kendini sunar. Benlik bir varoluş olmaktan çok bir vitrine dönüşür. İnsan “kim olduğu”ndan ziyade “nasıl göründüğü” üzerinden değer kazanır. Böylece hayat, yaşanan bir süreç olmaktan çıkar; sergilenen bir içerik haline gelir.

Bu durumun en önemli sonuçlarından biri gerçeklik duygusunun zayıflamasıdır. Çevrimdışı dünya dirençlidir; insan orada bedenin, mekânın, zamanın, emeğin ve ölümün sınırlarıyla karşılaşır. Çevrimiçi dünya ise daha akışkan, daha hızlı ve daha manipüle edilebilir bir gerçeklik üretir. Bir görüntü gerçeğin yerine geçebilir, bir söylenti bilgiden daha hızlı yayılabilir, bir duygu hakikatin önüne geçebilir. Dijital alanda önemli olan çoğu zaman doğru olmak değil, dolaşıma girmektir. Hakikat, görünürlük karşısında güç kaybeder. Beğeni, paylaşım ve etkileşim, düşüncenin derinliğinden daha etkili hale gelir.

Çevrimiçi-çevrimdışı yarılmasının bir başka sonucu toplumsal ilişkilerin dönüşmesidir. İnsanlar birbirine her zamankinden daha bağlı görünürken, derin ilişkiler kurmakta zorlanmaktadır. Bağlantı artarken temas azalmakta, iletişim çoğalırken karşılaşma zayıflamaktadır. Dijital dünya, insanı sürekli erişilebilir kılar; fakat bu erişilebilirlik çoğu zaman gerçek yakınlık üretmez. Bir mesaj göndermek kolaydır, ama bir insanın yüzüne bakarak onu dinlemek daha zor hale gelmiştir. İlişkiler hızlanmış, fakat kırılganlaşmıştır. Arkadaşlık, takipçiliğe; sohbet, yorumlara; dayanışma, sembolik tepkilere indirgenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Bu yeni yarılma, eşitsizlikleri de yeniden üretmektedir. Çevrimiçi dünyaya erişimi olanlarla olmayanlar arasında dijital uçurum oluşur. Fakat mesele sadece internete bağlanmak değildir. Dijital okuryazarlık, algoritmaları anlama, bilgiyi ayırt etme, kendini koruma, veri güvenliği, dijital itibar ve çevrimiçi fırsatlara erişim de yeni eşitsizlik alanlarıdır. Bazıları dijital dünyayı üretim, eğitim, örgütlenme ve ifade alanı olarak kullanırken; bazıları bu dünyanın yalnızca tüketicisi, izleyicisi ya da verisi haline gelir. Böylece çevrimiçi dünya, yeni imkânlar kadar yeni sınıfsal ve kültürel ayrımlar da üretir.

Daha da önemlisi çevrimiçi alan, insan dikkatini yeni bir sömürü nesnesine dönüştürür. Sanayi toplumunda emek sömürülüyordu; tüketim toplumunda arzu yönetiliyordu; dijital toplumda ise dikkat kuşatılıyor. İnsan neye bakacağını, ne kadar bakacağını, neye öfkeleneceğini, neye güleceğini, neyi arzulayacağını çoğu zaman kendi özgür iradesiyle belirlediğini düşünür. Oysa algoritmalar dikkatimizi yakalamak, tutmak ve yeniden yönlendirmek üzere çalışır. Böylece dijital dünya, insanın yalnız zamanını değil, zihinsel enerjisini de ele geçirir. Modern insanın trajedisi artık sadece çalışırken yabancılaşması değildir; dinlenirken, eğlenirken ve iletişim kurarken de yönlendirilmesidir.

Bütün bunlar çevrimdışı dünyanın önemini yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Çevrimdışı olmak, artık teknik bir kopukluk değil, varoluşsal bir ihtiyaç haline gelmiştir. İnsan bazen bildirimlerden, akışlardan, ekranlardan ve görünürlük baskısından uzaklaşarak kendi iç sesini duymak zorundadır. Yavaşlık, yüz yüze karşılaşma, sessizlik, yürüyüş, kitap, sohbet, ibadet, sanat, doğa ve bedensel emek; dijital çağda yalnızca nostaljik değerler değil, insan kalmanın temel şartlarıdır. Çevrimdışı dünya, insanın tekrar ağırlık kazandığı dünyadır. Orada beden geri gelir, mekân geri gelir, zaman derinleşir, ilişki somutlaşır.

Ancak çözüm basit bir dijital karşıtlığı değildir. Çevrimiçi dünya artık hayatın dışına atılamaz. Eğitim, ekonomi, siyaset, kültür, bilim, dostluk ve hafıza bu alanla iç içe geçmiştir. Sorun çevrimiçi dünyanın varlığı değil, onun hayatın tamamını işgal etmesidir. Asıl mesele, dijital alanı insanın hizmetinde tutmak yerine insanı dijital alanın hizmetine sokan mantıktır. Bu nedenle yeniçağın temel sorusu şudur: İnsan çevrimiçi dünyayı kullanacak mı, yoksa çevrimiçi dünya insanı mı kullanacak?

Özel alan-kamusal alan ayrımı modernliğin büyük sosyolojik ayrımıydı. Bu ayrım, insanın mahremiyetini ve kamusal özne oluşunu birlikte şekillendirdi. Bugün ise çevrimiçi-çevrimdışı ayrımı, bu eski ayrımın üzerine yerleşerek hayatı yeniden düzenliyor. Artık özel alan da kamusal alan da dijitalleşiyor; mahremiyet de görünürlük de ekran üzerinden kuruluyor. Bu nedenle “yeni büyük yarılma” yalnızca teknolojik değil, antropolojik bir yarılmadır. İnsan, iki dünya arasında bölünmüş durumdadır: Bir yanda bedeniyle yaşadığı somut dünya, diğer yanda verileriyle dolaştığı dijital dünya.

Belki de çağımızın en büyük meselesi, bu iki dünya arasında sağlıklı bir denge kurabilmektir. Çevrimiçi dünya bize hız, erişim, bağlantı ve görünürlük veriyor; çevrimdışı dünya ise derinlik, temas, mahremiyet ve gerçeklik duygusu sunuyor. Birincisi imkânlarımızı genişletiyor, ikincisi insanlığımızı koruyor. Eğer çevrimiçi olan çevrimdışı olanı tamamen yutarsa, insan sadece yaşayan bir varlık olmaktan çıkıp sürekli veri üreten, sürekli performans sergileyen, sürekli izlenen ve sürekli yönlendirilen bir varlığa dönüşecektir.

Bu yüzden bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, teknolojiden kaçmak değil; teknoloji karşısında yeni bir insanlık bilinci geliştirmektir. Modern çağ özel alanı devlete ve topluma karşı korumaya çalışmıştı. Dijital çağ ise insanın dikkatini, mahremiyetini, bedenini ve hakikat duygusunu platformlara, algoritmalara ve görünürlük ekonomisine karşı korumak zorundadır. Yeni özgürlük mücadelesi belki de burada başlamaktadır: Ekranın içinde kaybolmadan, dünyanın içinde kalabilmek; bağlantıyı koparmadan teması koruyabilmek; görünür olmaya mahkûm olmadan var olabilmek.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz