Doğu ile Batı Arasında Aliya

0
18

“Çağdaş dünya uzun yıllardır süren, sonu meçhul ve sert ideolojik çatışmaların gölgesinde. Çatışmaya hepimiz ya taraf ya da kurban olarak bir şekilde dahil olmuş durumdayız. Bu dev hesaplaşmada İslam nerede duruyor? Günümüz dünyasının şekillenmesinde İslam’ın rolü var mıdır? Bu kitap, kısmen de olsa bu soruya cevap vermeye çalışmaktadır.”[1] (s.11)

Aliya “Doğu ile Batı Arasında İslam” adlı eserini, bahsi geçen bu amaç ve hedef ile uzun bir zamana yayarak tamamlar. Zaten “Doğu ile Batı Arasında İslam” kısa sürede yazılabilecek bir eser de değildir haddizatında. Aliya’nın sonu meçhul ve sert ideolojik çatışmalar ile ilgili öngörüsü geçen zaman içinde level atlayarak sonu evvelkilerden daha meçhul ve daha karanlık ekonomik ve hegemonik çatışmalara evrilmiş durumdadır bugün maalesef. İslam ülkelerinin bu acımasız hesaplaşma ve paylaşım savaşlarında inanç eksenli ve müstakil bir yerlerde durabilme güç ve kapasiteleri çoğun ideal bir mahiyet arz etmese bile İslam’ın ve Müslümanların teorik olarak bu vahşi paylaşım düzenine söyleyebileceği çokça özgün söz ve beyan edebileceği nice bağımsız ve ahlaki duruş olmalıdır esasen. “Doğu ile Batı Arasında İslam” bu ideal ve hakikatin peşinde teorik ve akademik bir mücadelenin yol haritasıdır bir anlamda.

Batı düşünce ve sanatına vakıf müktesebatına Doğu kültür ve birikimini ekleyen Aliya, bu hazineye İslam’ın aydınlık ufkunu ölçü alarak modern dünyanın düşünsel çıkmazlarını geniş bir zaviyeden ele alıp üçüncü bir yol ve farklı bir pencere açma çabasıyla bu kıymetli eseri vücuda getirir. Eserin asıl yazılış amacı yazarına göre “İslam’ın günümüz neslinin konuştuğu ve anladığı dile ‘tercüme edilmesi’ çabasıdır.” (s.25) Aliya, bir teoloji kitabı yazmak niyetinde değildir, ki zaten kendisi de bir teolog değildir. O, bu kitapta ortaya koyduğu istikamet ile meselelere teoloji zaviyesinden değil ama teolojiyi de ıskalamayan inanç ve medeniyet ve en önemlisi de ahlak ekseninden bakar. Aliya’ya göre Doğu ile Batı’yı birleştiren ortak noktalar vardır ve bu ortak noktalar tepkisel bir karşıtlık veya sorgusuz bir kabulleniş temelli değil karşılıklı bir kavrayış ve anlayış ile ortak bir düzlemde yepyeni bir kabul ve istikamet üzere ‘üçüncü yol’ tercihi ile mümkündür. O, düalist bir düzlemde seyreden yaşam ve tarih pratiğine, evrensel insanlık mirasını ve hakikati arayış mücadelesini ıskalamayan bir alternatif ile apaydınlık bir pencere açmaktadır bu kitabı ile.

“Doğu ile Batı Arasında İslam” önce Amerika’da, sonrasında ise Türkiye’de yayımlanır. Bir fikir kitabının öncelikle yazıldığı dilde ve kendi ülkesinde yayınlanmaması/yayınlanamaması vaziyet hakkında yeterince açık ve somut bir kanaat oluşturmaktadır zihnimizde. Yarım asırlık Yugoslavya pratiğinde baskılanan ve yok edilmeye çalışılan inanç ve kültürel farklılıklar Balkanların bu eşsiz coğrafyasında en çok Müslüman Boşnakların bedel ödediği bir sürece dönüştü. Toplum hayatından inanç ve teolojiyi devlet gücü ile çıkarmaya çalışan, ütopik bir toplum kurgusu saplantılı sosyal mühendislik çabaları, asırlardır iyi kötü bir arada yaşayan etnik ve dini yapıları var gücüyle ezmeye ve yok etmeye çalıştı ise de başarılı olamadı. Balkanların Kudüs’ü sayılan bu coğrafyada Müslümanlar bütün çabalara karşın bir Endülüs trajedisi yaşamadı. Görünürlüğüne ket vurulan İslam inancı küllerin altında kor bir ateş olarak varlığını devam ettirdi her daim. ‘Hiçbir beldenin uzun süre zulüm ile abat olamayacağı’ prensibi mucibince baskıcı ve totaliter yönetimlerin eninde sonunda dağılacağı gerçeğini bilen Aliya, üzerine inançsızlık külü serpilmiş kendi halkının gerçek kimliğini ve inanç hakikatini ortaya çıkarmak için bir ömür harcadı. Onun yaşam serüveni bu hakikat mücadelesinin mücessem bir numunesi oldu adeta.

Marksizm’i ve inançsızlığı ‘bilimsel bir ütopya’ olarak değerlendiren Aliya, esasen toplumlar için inançsızlığın mümkün olamadığını ifade ettikten sonra Yunanlı tarihçi Plutarkhos’tan şu alıntıyı yapar: “Surları, hükümdarı, medeniyeti, edebiyatı, tiyatrosu olmayan bir şehir bulabiliriz ancak ibadethanesi olmayan ve sakinlerinin Tanrı’ya hizmet etmekle uğraşmadığı bir şehri insan hiçbir zaman görmemiştir.” Ayrıca aynı tespiti H. Bergson’un da yaptığını belirterek ondan şu cümleyi nakleder: “Bilim ve felsefeden yoksun insan toplulukları olmuştur, hâlâ da vardır fakat dini olmayan bir insan topluluğu henüz bulunmamıştır.” (s. 55)

“Doğu ile Batı Arasında İslam”ın Türkçede ilk baskısı 1987’de Nehir Yayınlarından çıktı. Üniversitedeki ilk yıllarımızın ve dönemin çeviri öncelikli, Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı odaklı okumaları içerisinde okuyup ne anlattığını ve geride ne bıraktığını zaman zaman merak ettiğim bu müstesna kitabı yeniden okuduğumda aslında tek yönlü veya belli bir müktesebata ulaşmamış bir Aliya okumasının epeyce yetersiz ve verimsiz olduğu gerçeğini apaçık görmeme vesile oldu. “Ne varsa eskilerde var” demesek de eskilerde de güzel şeyler olduğu gerçeğini göz ardı etmeden bazı bazı geriye dönüp bakmak gerekir kanaatindeyim. İsmet Özel’in dizeleriyle bazen “ben aştım onları dediğiniz ne varsa /verin onları bana” diyesi geliyor insanın. “Doğu ile Batı Arasında İslam” her zaman ve her zeminde Müslüman bireylere ve topluluklara söyleyecek özgün sözü olan ve özü İslam’ın temel kaynaklarından damıtılmış ahlak, medeniyet ve hikmet deryalarında yıkanmış kıymetli bir hazinedir. Aliya, toplum ve topluluk kavramlarını birbirinden ayırmakta ve farklı çıkış noktalarını esas almaktadır bu hususta. O’na göre : “Toplum; maddi ihtiyaca, menfaate dayanır. Topluluk; manevi ihtiyaca, gayeye dayanır.” (s.285)

Bizde Aliya için çoğunlukla “bilge kral” tanımlaması yapılmakta olup bu tanımlama Aliya’yı ve onun yaşam felsefesini, liderlik pratiğini hiç anlamamak ve bilmemekle eşdeğerdir. Bilge kişiliği elbette tartışmadan varestedir lakin krallık mevzuu çok su kaldıracak bir husustur. Çünkü Aliya, bütün eksiklik ve yetersizliklerine rağmen demokrasinin insanlığın geliştirdiği ve olgunlaştırmaya çabaladığı en iyi yönetim biçimi olduğu kanaatini taşımış ve buna uygun bir liderlik performansı ortaya koymuştur. Onun , Morica Han’ın birinci katındaki mütevazi Mladi Muslimani derneğinin merkezinde başlayan aydınlanma ve direniş yolculuğu, uzun tutsaklık süreçlerinde bir inanç ve kararlılık abidesine dönüşmüş, iç savaş sırasında yeri gelmiş cephe hatlarında yeri gelmiş diplomasi masalarında yaşanan bütün acılara rağmen omuzundaki ağır tarihi sorumluluğun altından kalkmayı ve halkının onurlu bir barış içinde bir arada yaşamasını sağlamayı bir varoluş gayesi bilmiştir. Ateş çemberinden geçtikten sonra sevgili halkına söylediği şudur: “Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

Paylaşımı en zor olan şey iktidardır. Lakin Aliya, otoriterliği reddeden, paylaşım ve ortaklaşmayı esas alan yönetim pratiği, tevazuu, gösteriş ve şaşaadan azade lider kişiliği ile farklı etnisite ve inançların cerbezeli ortamından, yaralanmış da olsa halkını selamet sahiline taşımayı bilmiş örnek bir Müslüman şahsiyettir. Bugün Kovaçi Şehitliğindeki mütevazi kabri, Sarajevo’ya adım atan her Müslümanın vakit kaybetmeden uğrayıp bir Fatiha ile ruhuna selam göndermek istediği bir ziyaretgah haline gelmişse onun bu örnek liderlik pratiğinin, inancına ve halkına bağlılığının bütün İslam âlemince teslim edilmesinin apaçık bir göstergesidir. Ziya Paşa: “Âsâf’ın mikdârını bilmez Süleyman olmayan/Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan.” der bir beytinde. Aliya, değerini ârif ve âdil olanların bilebileceği kıymette bir mücadele insanı, inandığından ve doğru bildiğinden asla geri adım atmayan bir savaşçı, bilge bir siyasetçi, çağdaş bir düşünürdü aynı zamanda.

Aliya, etnisite ve inanç farkı gözetmeksizin insan olanın kadrini bilmek ve yüceltmek mecburiyetinde olduğu müstesna bir lider, mütevazi bir Müslüman, hakkaniyetli bir dava ve fikir adamı idi. Bu örnek kişiliğini şekillendiren düşünsel serüveninin müktesebatı olan külliyatlı eseri “Doğu ile Batı Arasında İslam” bu anlamda insanı maddiyat ekseninde bir sıradan mahluka dönüştüren Batı’nın ruhsuz bilimselliğine veya Doğu’nun bilimsellikten uzak köhne maneviyatçılığına esaslı bir reddiyedir. Aliya, her iki medeniyet aksının kat ettikleri yolu ve vardıkları menzili bütün durakları ve müktesebatlarıyla takip etmiş ve ortaya çıkan neticeyi yeterli ve tercih edilebilir görmemiştir asla. Doğu’nun ve Batı’nın insanlığa söyleyebilecekleri tükenmiştir ona göre. Modern insanın aradığı ve modern insanın düşünsel açlığına çare olabilecek söylem bu iki aksın dışında ilerleyen bağımsız ve nevi şahsına münhasır bir yüceliğin zirvesi olan İslam kültürüdür. Aliya’ya göre: “İslam yüzünü uhrevi olandan dünyevi olana dönebilen bir dindir.” (s.317) Bu hakikat, İslam’ı diğer dinlerden ayıran temel noktadır.

Balkanlarda İslam , ‘Doğu ile Batı’ arasında sıkışıp kalmış cılız bir inanç tercihi değil ,‘Doğu ile Batı’ arasında kendine yer beğenmiş sağlam bir irade beyanıdır. Balkan coğrafyasını bütünüyle teslim almaya çalışan Slav Ortodoksisine yine o toprakların asıl sahiplerinin inanç merkezli karşı çıkışları engel olmuştur. Aliya, bu anlamda coğrafyanın kırılgan yapısının tamamen farkında olarak farklılıkları derinleştirme değil, ortadan kaldırmanın çabasında olmuştur hep. Ne yazık ki bu hoşgörü ve alicenaplık bir zayıflık olarak değerlendirilmiş ve Müslümanları top yekûn imha politikasıyla kuralsız ve vahşi bir kuşatma ve iç savaş süreci yaşatılmıştır Müslüman Boşnak halkına. Ama o bu vahşet ve kuralsızlıklara, savaş ahlakından fersah fersah uzak saldırılara Müslüman ahlak ve ferasetiyle, haklı olmanın gururu ile direnmiş ve Bosnalı Müslümanların onurlu direnişlerine en ufak bir gölgenin düşmesine müsaade etmemiştir. Bu aziz ve asil duruş İslam’ın ona ve savaşçılarına ve onurlu Bosna halkına kazandırdığı erdemli bir duruştur. İslam’ın ve Müslümanların onurlu duruşları.

Doğu ile Batı Arasında İslam, ‘Öncüllerin İncelenmesi’ ve ‘İslam: İki Kutuplu Birlik’ şeklinde iki kısımdan ve toplam on bölümden müteşekkildir. Her bölüm farklı bir mevzuya hasredilmiş ve bölümler alt başlıklarla ayrıntılı olarak irdelenmiş konuları muhtevidir. Öncüllerin İncelenmesi başlıklı ilk kısım Batı kültür ve medeniyetinin tarihi seyirde analizi üzerine kurulmuştur. Sanat, ahlak, kültür ve medeniyet gibi kavramların Batı kültüründe neye karşılık geldikleri üzerine zihinsel temrinler ile ayrıntılı tahliller yapmaktadır Aliya. Bu tahliller de çoğunlukla düalist bir bakış açısıyla karşılaştırmalar üzerinden ortaya konulmaktadır. Örneğin bilim ve sanat arasındaki bakış ve duruş farklılığına Darwin ve Michelangelo ve bunların kendi zihin dünyasında neye karşılık geldikleri ile açıklık getirmektedir. Ona göre: “Darwin ve Michelangelo, birbirini hiçbir zaman çürütemeyecek, birbirinden tamamen ayrı iki anlayışı, insanın kökenine dair iki çelişik gerçeği temsil ediyorlar. İlki, muazzam sayıda reddedilemez gerçeğe dayanmaktadır, ikincisi ise bütün insanların kalbinde yazılıdır. (s.52) Çünkü: “Bilim Darwin’e ve onun devasa sentezine; sanat, Michelangelo ve onun Sistina Şapeli tavanındaki muazzam tarihine atıfta bulunur.” (s.40)

Aliya’ya göre dinde, sanatta ve yaradılışta fark edilmemesi imkânsız olan bir gizem ve olağanüstülük mevcuttur. Yaşamın mucizevi döngüsü, tabiatın harikuladeliği Tanrı’nın sonsuz güç ve iradesinin bir yansımasıdır. Din bunu böyle açıklar. Oysa bilimin bu hususta yaptığı bütün açıklamalar, “son tahlilde tek bir kapıya çıkmaktadır; o da her şeyin kendi kendine oluştuğudur. İnsan ruhuna bundan daha büyük bir hurafe dayatmak mümkün değildir.” (s.75) Ona göre gizemi görmemek, yaradılışın fevkaladeliğinden bihaber olmak tefekkürden kaçmak sonucunu doğurur. Tefekkürden kaçmak ise; “uygulamalı ateizmin” sınırlarında gezinmektir. “Tefekkürden kaçan insan tipi hiçbir yerde esrarı, muammayı fark etmez. Şaşırmaz, hayranlık duymaz, korku hissetmez. Kısaca ruhsuz yaşar.” (s.79) Bilime bu eleştirileri getirmekle birlikte bilim karşıtlığı yapmaz Aliya. Ona göre bilimin yapması gereken dinin alanına müdahale etmek, dinin anlam dünyasını işgal etmek değil, tam tersine “sürekli yeni ufuklar açarak veya tabii olarak dinin etrafını yabani ot gibi saran hurafeleri bertaraf ederek dini destekleyebilir.” (s.416)

Din ve bilim düalizminden sonra medeniyet ve kültür karşılaştırmaları yapar Aliya. Eleştiri oklarını yönelttiği öncelikli olgu Batı medeniyetidir. Ona göre ‘medeniyet sürekli yeni ihtiyaçlar yaratır, gereksiz ve fazlalık olan şeylere ihtiyaç geliştirerek insan ile doğa arasındaki dengeyi olumsuz anlamda değiştirir. “Kültürün amacı eğitim yoluyla kendi kendine hakim olmak; medeniyetin amacı bilim yoluyla doğaya hükmetmektir.” Bu yüzden kültürün kazanımları ile medeniyetin kazanımları birbirini tamamlasa da öz itibariyle farklıdırlar. “İnsan, felsefe, sanat, şiir, ahlak ve inanç kültüre aittir. Devlet, bilim, şehirler ve teknoloji medeniyete aittir.” (s.99) Aliya’ya göre, “teknik ferdin özgürlüğünü tehdit etmektedir.” (s.117) İnsanlık bugün kültürü kaybetmiş sadece medeniyetin peşinden sürüklenmektedir. Ters istikamete doğru seyreden bu uzun ve ıstıraplı maraton nerede soluklanır meçhul. Korkunç bir silahlanma yarışındaki insanlık bu hırs ve ruh yitimini nerede sağaltır bilinmez. Ancak adım adım kendi felaketine doğru yol aldığının ayırdındadır insanlık. Ve buna dur diyememenin sancısıdır yaşanan bütün alt üst oluşlar.

Özgürlüğü elinden alınan insanlık, şehirlere yoğunlaşır ve gittikçe büyür şehirler. Büyüdükçe ruhunu yitirir, yalnızca ihtiyaçlar bağlamında varlık ifade eden ruhsuz yığıntılar ve o ruhsuz yığıntıları işgal ve iştigal eden ruhsuz kitleler meydana gelir ki o zaman da halkı yönetmek için artık kaba güç kullanmaya gerek kalmaz. Çünkü şehrin kalabalığını ucuz ve basit eğlencelerle yönetmek artık çok daha kolaydır. İradelerine ket vurulmuş, düşünme güçleri ve zamanları ellerinden alınmış yorgun halk kitleleri hazır gerçekler ve yönlendirilebilir meşguliyetler ile arzulanan istikamete çok daha rahat sevk edilebilirler. Ancak bu distopik işleyişin beraberinde getirdiği başka sıkıntılar ortaya çıkar. Bu sıkıntıların en büyüğü dindarlığın azalması ve suç oranlarının artmasıdır. Dünya genelinde büyük kentlerin, metropollerin en büyük handikabı budur doğrusu. Suç oranlarının ve çeşitliliğinin artması. Aliya’ya göre: “Şehir ne kadar büyükse suç oranı da o kadar büyüktür. Dindarlık, şehrin büyüklüğü ile ters orantılı; suç, doğru orantılı bir yol izler.” (s.119) İnsanlık bedel ödemeden merhaleler kat edemez. Modern dünyanın ödemesi gereken bedel de kriminal enflasyondur maalesef . İnsanlığın bir yüzyıl içinde yaşadığı iki dünya savaşı ve süregelen savaşlar bu suç ve vahşet döngüsünün icra sahaları olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Bu amaçsız serüven dini de beraberinde yok oluşa doğru sürüklemektedir. Çünkü Aliya “dinin de devrimin de acı ve ızdırap içinde doğduğunu , refah ve konfor içinde öldüğünü” (s.126) söyler. Bu uğursuz çember eğitimle bozguna uğratıla bilir mi emin değildir yazar. Elhak yaşanılan trajediler eğitimin bu vahşete dur diyebilecek bir kudrete sahip olmadığını göstermektedir. “Tarihsel tecrübe eğitimli insanların, eğitimli toplumların geri kalmış toplumlardan çok daha etkili bir şekilde manipüle edilerek kötülüğe hizmet etmelerinin sağlandığı” (s.106) hakikatini yüzümüze çarpmaktadır. Çünkü: “Bilimsel ilerlemenin ana motor gücünün savaş olduğu” (s.158) ortadadır.

Aliya’nın üzerinde önemle durduğu bir diğer kavram da ahlaktır. Ahlak, Aliya’ya göre “mütemadiyen ve yalnızca dine istinat edebilir. Fakat ahlak ve din aynı şey değildir.” (s.225) Ahlak, yararlılık ölçütüne tabi tutulamayacak ve Tanrı var olduğu için anlamlı bir olgudur. Ahlakın temelini dine yani teolojiye ve ilk yaradılışa dayandırır Aliya. Ona göre: “İnsan, tarih sahnesine çıktığı anda başlangıç için devasa bir ahlak sermayesine sahipti.” (s.253) Bu, dinin ortaya koyduğu yaradılış felsefesidir. Yüce Allah Âdem’i isimlerle mücehhez kılarak yarattı. İsimler, şüphesiz ahlak dediğimiz ulvî nitelikleri de kapsamına almaktadır. Bu yüzden inanç insanlık tarihini asla sıfırdan başlatmaz ve düz bir çizgide devam ettirmez. İyilik de kötülük de insanın içindedir. Esasen insanoğlu fıtraten kötülüğe daha meyyaldir. İyilik bir tercih ve bir fedakarlıktır neticede. Ve insanı insan yapan da bu tercih edebilme, seçim yapabilme ve irade beyanı hakkına ve gücüne sahip oluşudur. Aliya, gerçek ahlak hakkında da şu değerlendirmeyi yapar: “Gerçek ahlak sonuçlarla ilgilenmez ve bu tutum çoğu defa davranışın harici ifadesi olan eylemin inkarına kadar gider. Son tahlilde gerçek ahlak yalnızca niyete , gayrete bakar. İnsanın yapması gereken istemek ve göstermektir, olayın ahlaki boyutu burada sona erer. Netice ise Allah’ın takdirindedir.” (s.240)

Aliya, dini bir temayül ve sorumluluk olarak değerlendirir. Ona göre: “yeni nesil, din hakkında bilgisiz değil, onunla polemik içindedir”. Şüphesiz bunda tarih içerisinde kurtarılmış uhrevi alanlar olarak işlev görmüş olan kilise gerçekliğinin hatırı sayılır bir payı vardır. Din, hayat ile karşılaştığında ve uygulama pratiğinde yüceliğini ve saflığını yitirir. Bu husustaki analizleri daha çok Hristiyanlık üzerinden yapmakta ve Nietzche’den “Son Hristiyan çarmıhta ölmüştür.” (s.393) sözünü naklederek şu çıkarımda bulunmaktadır Aliya: “Din de ütopya da hayata dahil edildiğinde, bir hayat pratiği olduğunda deforme olur. Onların saf ve tutarlı şekilleri ancak kitaplarda mevcuttur.” Ancak bütün bunlar Hristiyanlık ve diğer inanç sistemleri ile ve din gibi telakki edilen ideolojiler söz konusu olduğunda geçerli olan değerlendirmelerdir. Ki bu dinler zaten tahrif edilmiş yapılarıyla ilahî olma vasıflarını yitirmiş, tarihi süreçlerde saf ve kutsal niteliklerini kaybetmiş, dar bir hegemonik sınıfın dinsel bir tahakküm ve düşünsel tekel oluşturma niyetli sinsi planlarının oyuncağı olmuş, tamamen öte dünyaya ait bir mistik yoğunlaşma sporuna dönüştürülmüş, sosyal hayatın uzağında şapellere, kiliselere, katedrallere hapsedilmiş büyülü pratik ve ayinlerden ibarettir.

İslam, bütün bunlardan farklı ve bunlardan uzak bir dindir. Çünkü “İslam, yüzü uhrevî olandan dünyevî olana dönük” bir inançtır. Bu noktada Aliya; kilise ile cami karşılaştırması yaparak şu çarpıcı satırları yazar: “Cami, insanlara yönelik bir mekandır; kilise ise ‘Tanrı tapınağı’dır. Camide akla uygun, rasyonel bir hava hakimdir; kilise de ise mistik bir atmosfer vardır.” (s.321).

İslam’ın ibadet pratikleri ve temel prensipleri ile ilgili de detaylı ve çarpıcı değerlendirmeler yapar Aliya. Namaz, zekât, abdest vb. ibadetler şekilsel mahiyetlerinden çok birey ve toplum aynasında kazandıkları anlam derinlikleri ile İslam’ı diğer dinlerden ayıran dinin saf pratikleridir. Örneğin namaz eğitim aracıdır, zekât toplumsal düzenin bir parçasıdır Aliya’ya göre. Cami ve okul birbirini tamamlar. Çünkü İslam teorik ve ütopik bir insan ve toplum tahayyülünde bulunmaz. “Kul ve birey olarak somut insan söz konusu olduğunda fazlasıyla gerçekçi, hatta ‘anti kahramancı’ bir tutum içindedir İslam.” (s.351) Aliya’ya göre.

 Aliya, ne Doğulu ne de Batılıdır, ya da hem Doğulu hem Batılıdır. Kısaca bir modern zamanlar Müslümanıdır. Ve en önemlisi Doğu’yu da Batı’yı da kuşatarak hepsinin üzerinde, iyilik, doğruluk, güzellik, ahlak, erdem ve evrensel insani değerler noktasında bu kirli asrın sayıları sınırlı yüz akı bilge şahsiyetlerinden biridir. Bütün eksiklik ve yetersizliklerine rağmen bugün Bosna Hersek’te ve Balkan coğrafyasında Müslümanlara bir Endülüs trajedisi yaşatılamadı ise bu Aliya’nın İslam medeniyet ve ahlakından vücuda gelmiş cesur ve mütevazi kişiliğinin ve liderliğinin büyük payı vardır.


[1] Aliya İzzetbegoviç, Doğu ile Batı Arasında İslam, Ketebe Yayınları.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz