Sanat ve Yazmanın İç Dinanizmi

0
13

Sanat, düşünsel bir itkidir. Toplumun ve bireyin ilerlemesinde, eğitilmesinde, eğlenmesinde, olmasında ve kendine ermesinde ciddi etkisi var. Sanat, bireysel ve toplumsal mutluluğun da sürecini başlatır. Sanat, insanın üst benliğini ortaya çıkarır. Sanat, kalbin, ruhun, gönlün ifşa ettiği duyusal dimağdır. Bu yüzden sanatın öznel erkleri geniştir. Sanatın sosyolojik arketipleri insanı ve toplumu özel bir yere taşır.

Üretmenin merkezinde, bireyselliği tamamlayan temel edimler var. Üretilen bir metin, sadece “düş gücünden” ibaret değildir. Zekâ, çağ, kültür, medeniyet, toplum, siyasi ve fikri erkler, düşünce, sosyal dokular, beslenişler ve besleniş kanalları, psiko-sosyal bağ, psiko-biyolojik etkiler, sağlık, aile, duruş ve duruş çevresi gibi onlarca nitel edim var.

Tek başına, bireyin düş gücü, zekâsı, yazma duruşması yetmez. Ortaya çıkan “ürünün” onlarca ortak etki ve itkisi var. Sanat, onlarca çıkarımın ürünüdür. Edebî eserler için de aynı şey geçerlidir. Bireysellik, aktarılış ve rastlaşmalarda olur. Her insanın özel mizacı vardır. Bu mizaç insanın kelamına, kalemine, sanatına da yansır. Mizaç, sosyo-genetiktir. Bu, insanın tümü değildir, genetik bağ ile genlerin, insan üstündeki etkisi sınırlıdır. Sosyal kimlik, sosyolojik çevreyle, psiko-sosyal dönemle oluşup şekillenir.

İcra, en zor kısmıdır. Burada başlar sanatkârın, edibin meziyeti. Düş gücü, duyarlılık, zekâ, ilham, besleniş ve hayata bakış, yazma gerekliliği gibi temel amaçlar zinciri sanatın ilgasında hatta eserin tekâmülüne yansır.

Sanatın amacı ise nitel olanı estetize edip üst akıl ve kalbin süzgecinden geçirip üst zevki sunmaktır. Sanatın amacı, duygudaşlığı harekete geçirmektir. Sanatın amacı, nasıl sorusundaki nitel sonu bulmaktır. Bu yönüyle nedenin sonunu arayan bilimden ayrılır. Bilim, sonuç ve sonucun tezini arar. Sanatın öyle bir tezi yok. Bir son, bir sonucun sayısal verisine sığınmaz. Estetik zevki ve duyusal dirilişi arar. Sanat, nitel edimlerden beslenir. Sonuçlardan çok sonucun etkisi üstünde durur. Dahası, duygudaşlığı harekete geçirmek ister. Ruha, kalbe, iç huzura, iç tezlere doyurucu hamleler yapar. İlimden farklı olarak sezgileri, duyumsamaları, içsel ifşaları estetik alana taşır. Düşünsellikle beraber, yansılıma, eğretileme, dil ve sanatın diğer öğeleriyle birikimleri, deneyimleri kendi süzgecinden geçirip nitel aynada insana sunmak eylemidir, sanat. Daha önce dile getirdiğim, sanat bir psiko-sosyal, biyo-sosyal bir süreç ve rastlaşmadır. Her, sanat eseri aynı zamanda mizacın yanılsamasıdır. Her eser, aynı zamanda sosyolojik bir bakıştan süzülür. Her eser, aynı zamanda sosyo-antropolojik süreci verir. Her eser, “özne olan yazanın” yaşadığı çağ ve o çağın tüm psiko-sosyolojik ortalamalarını sunar. Sanatkârın kişisel tarihi, sanatı ve sanatkârın talihini de belirler.

Sanat, “üretenin” bilinç ve bilinçaltı parametrelinde şekillenir. Aldığı ve sakladığı verilerin besin gücüyle yoğrulur. Düş ve düşünce gücü bireyselliği kısmen yansıtmayabilir. İnsanın, düşleri, düşünceleri, biyo-sosyolojiktir. Psiko-sosyaldir. Mizacı tamamlayan edimler farklıdır. Sosyo-coğrafya, din, kültür, medeniyet, coğrafya, din gibi güçlü sosyal itkileri üretilen her metinde, eserde var. Bireysel olan “üretenin” kendine özgü aktarış ve duyuş tarzıdır.

Üslup kısmen bireyseldir. Çünkü sanatın temeli “öz” ve “nesne”dir. Bu iki temel, tarih boyunca devam etmiştir. Öz (tema) her devirde, sosyal doku ve olaylara göre değişmiştir. Nesne (form) poetik atlasta her dönem farklı şekillerle karşımıza gelmiştir. Ama ana kökler aynı kalmıştır. Hz. Âdem’den beri şiir aynıdır. Yani “öz ve nesne” merkezkaç olarak devam etmiştir. Sosyal, kültürel, epik, didaktik, düşünsel lirizmi temsil etmiştir. Manzum, lirik, coşku ve duyguların rastlaşması, aktarımı olarak devam etmiştir.

Diğer türlerin de “özü ve nesnesi” aynıdır. Tahkiyenin de özü ve nesnesi aynıdır. Hz. Âdem’in yasak elmayı yemesi, kovulması… İşte, her şeyin “özü” tahkiyenin irşadındadır. Dünyanın oluşumu bile tahkiyedir. Dünya, oluşum, doğal olaylar her şey hem sanatsal, hep düşünseldir. Bize kalan bunu kendimizce okumaktır.

Üretilen her şey niteldir. Bu nitelleri estetik ve poetik süzgeçten geçirmeliyiz. Poetik süzgeci de önemlidir. Çünkü üretilenleri formsala (şekil) kıskaca sürüklemek de doğru değildir. Sanatsal gerçekliğin nicel unsuru zayıftır. Bireysellik, nitelik, duruluk, özgünlük, özlülük, duyarlılık gibi nitel edimlerle beslenir ve güçlenir.

Nesneleri resmetmek, Aristo’nun poetik tezini güçlendirebilir. Lakin taklit “öz”e zarar verir. Her şey bir tasavvurdur. Tasavvurun sınırı da yok. “Göğün altında söylenmemiş söz yoktur.” Göğün altında benzerin benzeri olmayan şey yoktur. Her şey, iki merkezde toplanmış. ”Öz” ve nesne. Temel merkezler üzerinde tematik ve poetik yenilik ve dönüş her zaman devam eder.

Peki, yazara, şaire, sanatkâra ne düşüyor? Bireysellik, nitelik, estetik zevk, poetik duyum, özgünlük, farklılık.

Belçikalı ressam René Magritte, gerçeğine çok benzeyen bir pipo resmi çizmiş, altına da, “Bu, bir pipo değildir.” yazmıştır.

İki gerçekliği es geçemeyiz. Doğanın gerçekliği ve sanatsal gerçeklik. Ama asıl sanatçının, sanatsal gerçeklik süzgecinden geçmeli ürünler. Üretenin sanatsal gerçeği, bireyselliği, niteliği, özgünlüğü; farklı bakış açısını, sosyo-etkiyi verir.

Sanat, burada başlar. Sanatı tek itkiye indirmek de doğru değildir. Paul Valéry gibi sembolistlerin sığındığı gerçekçi simgeleşmeler de yetersizdir. “Üreten” renkli, farklı, yenilikçi, öz’e ve nesneye yakınlaşmalıdır. Yeniliğin sosyal-antropolojik boyutunun da farkında olmalıdır. Ne yenidir? Yeni bir şey nedir? Ne ilktir? Ne değişimdir? Temel değişimlerin sosyal normlarıyla yürümeli sanatkâr.

Herkesin kullandığı ortak bir dilin dışına çıkmak ya da yeni poetik özgünlükler şaşırtıcı olabilir. Bunlar yeniliği vermez. Bu, bireysel arayış ve aktarıştır.

Ya da André Gide’nin dediği gibi: “Sanatta ulaşılan güzellik ise doğadakinden ayrıdır.” Şimdi, biz bu ayrılığı kendimizce yorumlamalıyız. Aynı ağacı çizmek değil. Ya da ormanın verdiği sinemografiyi dizelere aktarımız bize özgün olmalı.

“Benzemezlik” ilkesinin yolunda, kendi benzerinin de zor bulunacağı özgün üretimlere yönelmeliyiz. Farklılaşma, bireyselleşme, nitel edimi coşturur. Sanatsal renklilik getirir. Doğa, ustalar, uslar, id’ler, itkiler gibi etkiler zincirin içinde kendi bağlarımız, kendi bağlamlarımız, kendi bağdaştırmalarımız, kendi göstergebilimiz, kendimize ait yolculuğumuz oluşmalı. Mesele, yansıtmak ya da kâğıda dökmek değildir. Bu süreç zordur. Dünyanın en zor olayı sanatsal üretimlerdir. Bu yüzden itkisi ve etkisi farklıdır. Resim, şiir, heykel, müzik gibi duygu imparatorluğun üretimleri her zaman önemlidir.

André Gide’e göre, sanat ve doğa birer hasımdır. Bence, hem hasım, hem hısım hem de hışımdır. Dengeyi altüst eden edimlerden bahsediyoruz. Simgeler, eğretileme, betimlemeler, musiki gibi farklı nitel unsurlar tek başına üretilen metnin gücünü besleyemez. Edebî akımların gücünü ayrı tartışmalıyız.

Hepsinden beslenmek daha doğru olur. Bireysellik burada başlar. “Öz ve nesne kadar insanın bireyselliği”, “öz” mü gerçek mi taklit mi?

Nazım Hikmet’in, gelecekçilik, Maykosvki, tesirlerini göz ardı mı edeceğiz? Bireysel üretimleri, yani “öz” taklit mi gerçek mi? Kendinden üretimler, öz’ünden, özgünlüğünden çıkanlar. Akımlardan, ustalardan, diğer derin sosyo-kültürel etkilerden arınmış kendi “özünün” özgün metinleri, üretimleri. Benim önemsediğim budur? Bireysellik ve üst nitel estetizm böyle başlar. Bir şair, sanatkâr, yazarı etkileyen, besleyen, tetikleyen, değiştiren, onun iç dünyasını harmanlayan çok unsur vardır. Karakterinin %60’ını bireysel ve sosyal çevreden alır. Günlük binlerce sosyal veri alır. Günlük aldığı veriler, karakterinin oluşum süreci, gen, genetik bağ, kültür, medeniyet, din, çağ, gelenek, ustalar, akımlar, dil gibi “üretenin” üstünde izler bırakan onlarca edim var. Şimdi, yazanın ortaya çıkardığı metin nedir? Etkilenişleri yok mu sayacağız?

İnsan, İstiklal Marşı’nı neden yazar ki? Değil mi sosyo-çağ, coğrafya, din, millet, bayrak, inanç, dava, duruş, beslenişler merkezlerin hepsi, yazmayı, sanatı yani özü ve nesneyi çevreler. Önemli olan bütün bu etkiler, beslenişlerden sonra üretenin kendi orijinalliğidir. Yani, her şeyden beslenebilir; ama kendi “öz”ünden üretilen özgünler önemlidir. Akımların ustaların, tarzların, sosyal dokunun, beslenişlerden uzak; ama onlarla harmanlanmış özgün, farklı, üst sanatı veren üretimlerdir asıl amaç.

Estetik bilgi, poetik gücün alanı bellidir. “Öz ve nesne”nin çevresi de bellidir. Benzemez olanı aramak. Kendine ait benzemezler bulmak ve bunda ısrar etmek. Benzemezleriyle kendine özgü bir tarz yaratmak. Bu tarzı sürekli yenilemek, üstüne koymak. Özüne yakın olanla “öz”e yakın olan arasında bir bağ oluşturmak.

Sanatsal ruh (öz) ve biçem (nesne) sanatı belirleyen iki öğedir. Sanatkârı, yazarı da belirleyen kendi “öz”ünün özgünlüğüdür. Yazdığı, biçimlendirdiği, ürettiği şeyler bu temel öğelerle olan ilişkisi bizi ilgilendirir. Herkesin ürettiği farklıdır. Her şair, her ressam, her yazar ayrı bir peoetika, kuramsal çizgi çizer. Ortak bağlar bellidir. Ortak olmayan üretenin kendi özündeki özgünlüktür.

Osman Hamdi’nin çizdiği “Kaplumbağa Terbiyecisi” eseri, eser olmaktan çıkmış, artık onun “kaplumbağası” olmuştur. Sanat böyle, özgünlükleri sever.

Oğuz Atay’ın Olric’i artık, onundur. Küçük Prens’in evcilleştirdiği tilki de onun tilkisidir. Yani, orijinaliler önemlidir. Mehmet Âkif’in Asım’ı, artık onundur. Sezai Karakoç’un Taha’sı, dirilişi, artık, odur, onundur. Yunus Emre’nin sevgi ve dili, artık onundur. Raskolnikov, yazardan daha çok hayatımızda. Yazar, öldü ama o yaşıyor. Yazmak, etki gücünü ölümsüzleştirmektir.

Öz’den oluşmuş taklitten uzak, arınmış özgünlükler. İşte, sanatın en üst seviyesi budur. Nazım Hikmet’in, fütürizm, sosyalizm, Maykovski’den arınmış şiirleri daha güçlüdür, daha özeldir. Metinleriyle eseri arasındaki bağ, kendisiyle olan bağ gibi kendinden olmalıdır.

Kendi gerçeğimize, özümüze, duruşumuza, uyumlu ve benzersiz bağın içindeki orijinalitedir kastettiğim. Düş ve düşünce gücünün öznelleştirdiği, öz’den beslenen metinler. Öznellik, sanatın, yazmanın, üretmenin temel ilkesidir. Ama hangi öznellik? Nasıl bir öznellik? İşte, bunlara cevap aradım.

Herkesten farklı sıra dışı bir düşünce ve yaşam çizgisine yakın olup sanatsal ve düşünsel dengeyle devam etmeliyiz. Ortak anlayış, ortak sanatsal bağ, ortak düşünceler, ortak onlarca beslenişten kopmadan, onların kökü üstüne estetik, poetik, kuramsal özgürlükle harmanlanmış öznellik. Her “ben” kendi başkasını taşır. Evrensellik, dinamizm, sosyal dokular, devrin öncüllerine bağlı kök üstünde öznel sanat. Bireyselliğim dışavurumları, tasavvurları, olguları, algıları, ilgileri, itkileri, kendi benzemezine akarak duru ve doğru bir sanat ve metinler. Herkesten ve her şeyden bir parça ama benzemez. Sanat bu benzemezlerin artmasıyla özgün ve kalıcılığı sağlar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz