Bir Yere Sığmayan İnsan

0
350

“Birazcık gülsen, vay sen misin gülen; yetişir hemen hüzün.”

Uzayı kovalar gibi ilerliyoruz. İnsanlık, tarihin hiçbir döneminde bu kadar hızlı koşmamıştı. Yapay zekâyla yeni bir çağın eşiğindeyiz, laboratuvarlarda ömrümüzü uzatacak ilaçlar aranıyor, robotlar şehrin sokaklarına çıkmaya hazırlanıyor. Fakat bütün bu ilerlemelerin yanında, evlerin içinde ışığı sönmeyen kaygılar var. Gece yarısı, sessizlikte, anneler babalar fısıldıyor: “Çocuğuma iyi bir başlangıç veremedim.” Teknoloji yükseldikçe, gökyüzü bizimmiş gibi göründükçe, insanın içindeki huzursuzluk da büyüyor. İlerleme ve kaygı aynı yolda yürüyor. Belki bu yüzden bugün yaşadığımız çağa en uygun isim “kaygı çağı”dır. Ve asıl soru şu: Bu kaygıyı nasıl taşıyacağız? Onu içimizde nasıl konuk edeceğiz?

Modern psikoloji ve psikiyatri büyük bir ivmeyle ilerliyor. Yeni kavramlar, yeni terapiler, yeni tedavi yöntemleri dilimize musallat oluyor. “Mindfulness” diyoruz, “travma sonrası büyüme” diyoruz, “iyi oluş” diyoruz… Fakat bütün bu kavramlara rağmen, dünya hâlâ soğuk bir yer. Göç yollarında insanlar açlıkla sınanıyor, savaşlarda çocuklar yetim kalıyor, şehirler enkaza dönüşüyor. Pandemiler evlerimizi kilitliyor, depremler sabaha karşı bizi uykumuzdan uyandırıyor. Üstelik bazen bir magandanın hoyrat öfkesi bile bütün günümüzü zehir edebiliyor. Bütün bu tablonun ortasında insan kendi kendine soruyor: Modern psikoloji bana ne diyor? Bu çağda beni nereye götürüyor?

Belki de psikoloji, ruhun derinliklerine tuttuğumuz bir fenerdir. Fener aydınlatırken gölge de büyütür. Kendi içimize baktıkça, farkındalığımız arttıkça, sorular da çoğalır. Bir yanıyla kendimizi tanımayı öğretir; ama diğer yanıyla, anlamanın ağırlığını da sırtımıza yükler. Çünkü bilmek, her zaman rahatlatmaz. Bazen bilmek, kaygıyı daha görünür kılar. İnsanın derdini isimlendirmek, o derdi çözmekten daha kolaydır. Kaygının adını biliriz, yalnızlığın tanımını yaparız, tükenmişliği anlatırız. Ama içimizdeki boşluk, sessizce orada durmaya devam eder.

Bugün sokaklarda başka bir telaş daha var: kişisel gelişim telaşı. Her gün kendini geliştirmeye adayanlar, zirveye ulaşmaya çalışanlar… Onlara bakarken bazen hayranlık duyuyoruz, bazen de içimizde ince bir şüphe beliriyor. Acaba bu da ruhun yeni bir tuzağı mı? Hep daha iyisini istemek, hep daha yükseğe çıkmaya çalışmak, gerçekten bizi mutlu ediyor mu? Belki de adı konmamış bir yorgunluk var bu çabanın içinde. Ben buna “mutluluk tuzağı” diyorum: Daha fazlasını kovaladıkça ruhun daha da yorgun düşmesi. Çünkü insanoğlu bazen en yükseğe çıktığında bile içinde hâlâ bir eksiklik duyabiliyor.

Oysa gerçek mesele yalnızca dış dünyanın belirsizliği değil. İnsan, kendi iç âleminde de bir yere sığamıyor. Kalabalık caddelerde yürürken, yüzlerce insanın arasında, en çok yalnızlığı hissediyoruz. Gürültünün ortasında kendi sesimizi duyamıyoruz. Evimizde otururken bile, içimizde bir taşın yerinden oynamadığını fark ediyoruz. Bedenine dar gelen bir ruh gibi… Ve bütün bu ilerlemelere rağmen, hâlâ aynı sorunun etrafında dönüp duruyoruz: Huzur nedir? Nerede bulunur?

Kimi zaman bir şarkıda arıyoruz huzuru, kimi zaman bir çocuğun tebessümünde. Bir fincan kahvenin buharında buluyoruz, ama birkaç dakika sonra yeniden kaybediyoruz. Huzur dediğimiz şey, sanki hep elimizin ucunda ama hiçbir zaman tam avucumuzun içinde değil. Çünkü huzur, kesin cevaplarda değil; soruları taşımayı öğrenmekte gizli. Hayatın belirsizliklerini sırtlanmakta. İnsanın içindeki boşlukla barışmasında.

İnsan, sığamadığı yerlerde büyür aslında. Tıpkı küçük bir saksıya sığamayan ağacın, köklerini toprağa salıp betonu çatlatması gibi. Kaygı, bizi içimizde büyütür. Yalnızlık, kendi sesimizi duymamıza yardım eder. Belirsizlik, yeni sorularla birlikte yeni yollar açar. Belki de bütün mesele, sığamadığımız yerlerden yükselmeyi öğrenmektir.

Dünyanın bu hızlı gidişinde, çoğu zaman kaygılarımıza düşman gibi bakıyoruz. Onlardan kaçmaya, üstlerini örtmeye çalışıyoruz. Oysa kaygı da insanın bir parçası. Bizi diri tutan, yol aramaya zorlayan, hayal kurmaya iten bir parça. Eğer hiç kaygımız olmasa, belki de hiçbir şey için adım atmazdık. Kaygı, insanı ileriye taşıyan görünmez bir eldir bazen. Bizi inciterek büyüten, bize yol gösteren.

Şimdi dönüp baştaki soruya yeniden bakabiliriz: Bu kaygıyla ne yapacağız? Onu nasıl taşıyacağız? Belki de cevap, kaygıyı yok etmekte değil. Kaygıyla yaşamayı öğrenmekte. Onunla yan yana yürüyebilmekte. Ve belki de asıl huzur, kaygının tamamen yok olduğu bir hayat değil; kaygının varlığına rağmen devam edebildiğimiz bir hayat.

Belki de huzur, toprağa kök salan bir ağaç gibi ağır ağır büyümektir. Sığamadığımız yerlerde kendi yolumuzu bulmak, dar gelen kalıplardan taşmak, kendi içimizde yer açmayı öğrenmektir. Huzur dediğimiz şey, belki de tam olarak bir yere sığmak değildir. Sığamadığımız yerlerde bile kendimizi taşımayı öğrenmektir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz