Ey Adl-i İlâhî…

1
318

“…İslâm’ı elinden tutacak, kaldıracak yok…

Nâ-hak yere feryâd ediyor: âcize hak yok (!)

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?

Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî !

                                 (Mehmet Akif Ersoy)

Merhum Mehmet Akif Ersoy’un Osmanlı’nın yıkılış sürecinde her bir isyanın bir yerde patlak verdiği, bu bağlamda kendi kavmi olan Arnavut isyanın da vuku bulduğu, işgallerin yaşandığı, özellikle de Balkan savaşları yenilgisinin gerçekleştiği, birçok bölgede işgalciler tarafından işkence ve soykırım haberlerinin geldiği bir vasatta bir isyan şiiri olmaktan ziyade uzmanlar tarafından naz ve niyaz makamında yazıldığı düşünülen bu şiir, 1900’lü yılların başında kaleme alınmıştı.

Muhtemelen Akif bu şiiriyle bir taraftan İslâm coğrafyasında yaşanan işgallerin, maruz kalınan zulümlerin ve soykırımların arka planındaki sebep, hikmet ve hakikatini anlamaya çalışırken diğer taraftan da bütün bu olup bitenlerde yüzyılların tevarüs eden çok boyutlu ihmallerine örtülü bir şekilde göndermelerde bulunuyordu.

Hafız, ilmiyle amil, meal yazacak kadar Kur’ân ilimlerine vakıf mümtaz bir şahsiyet olan Akif, birinci dünya savaşını ve İstiklal savaşını yaşamış, o yıllarda ateşli vaazlarla cepheye asker hazırlamış yiğit bir mücadele adamıydı. 

Bu şiiri liseli yıllarımızda okurken Adl-i İlâhî neydi, nasıl tecelli ederdi gerçekten anlamaya çalışmıştık.

Derken Yıl 1979’a geldiğinde o günün S.S.C. Birliği’nin, Rusların Afganistan’ı işgali sırasında yaşanan katliam ve mezalimde yeniden adl-i İlâhi kavramı gündemimize girmişti.

Ardından Moro’da, Keşmir’de, Doğu Türkistan’da, 1982’de Hama, Humus’ta, 1990’lı yıllarda Batı’nın göbeğindeki Bosna’da, Çeçenistan’da, Myanmar’da, Irak’ta, Felluce’de, Libya’da, Suriye’de yaşanan Katliamlar akıl almaz bir hal almıştı. Ve yine aklımıza düşmüştü Akif’in bu dizeleri…

“Ağzımız kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî (!)”

Derken bugün İslâm coğrafyasının farklı bölgelerinde, özellikle de Filistin’de, Gazze’de yaşanan eşi görülmemiş, tarifi imkansız yangın hem Gazze’yi yakmış hem de kalplerimizi bir yangın yerine çevirmişti.

Parçalanan cesetler, kol ve bacakları koparılan minicik bedenler, kulakları sağır edercesine “hasbunallahu venimel vekil/bize Allah yeter, O ne güzel vekildir” ifadesinin eşlik ettiği arşı inleten anaların, babaların, çocukların dayanılmaz çığlıkları, içindekini dışa sızdıran testi misali yine hissiyatımıza düşürdü Akif’in bu dizelerini…

“Ağzımız kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî (!)”

Aklımıza, hissiyatımıza hatta dilimize de düşen bu adl-i İlâhî neydi, nasıl ve ne zaman devreye girerdi gerçekten?

Asırlardır bu sorular üzerinde tefekkür edip her yüzyıla dönük bu doğrultuda pratikler geliştirmeleri gerekirken bir gafletin, ihmalin, bazen ihanetin, lüks ve debdebenin, şımarıklığın, lale devirlerinin üzerine oturan kuşakların bize bıraktıkları bir sonuç ve koca bir mirastı bütün bu çığlıklar, bu işgaller, bu soykırımlar.

“Ne yaparsanız yapın soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır” diyordu Bilge Kral. O mu bunu söylemekte geç kalmıştı, yoksa tarih içerisinde defalarca tekrarına rağmen söz konusu mirasçı kuşaklar mı anlamakta geç kalmıştı, bizler mi anlamakta geciktik bilmiyorum. Bildiğim bu korkunç mirasın bizden sonraki kuşaklara da intikal edeceği ve bizim tevarüsten payımıza düşenin hesabını kolayca veremeyeceğimiz.

Oysa evrenin ve ademoğlunun bu evrende inşâ ettiği bütün ilişki ağının üzerine oturması gereken yegane kurucu değerin ‘adalet’ olduğunu Rabbimiz bize ilk peygamberden beri vahyetmişti. İki çizgiden hiçbirine yakın olmayan nokta veya varlıkların, nesnelerin, insanın, insanın bizatihi kendisinin/nefsinin ve eşyanın hak ettiği eder, makam, yer ve değer şeklinde tanımlanmıştı adalet. Zıddı, yani varlıkları ve eşyayı hakkettiği yerin dışında değerlendirmek ise zulüm diye adlandırılmıştı öteden beri. Aslında problem bizim adaleti ve zulmü ne kadar anladığımız, hayata aktardığımız ve içselleştirdiğimizdi.  Gerek bu tevarüsten gerekse kendi elimizle kurduğumuz zulme dayalı ilişki ağının bize geri dönüşü, bir anlamda adaletin tecellisi olan bu katliam ve soykırımların vuku bulduğu her seferde biz yine gözlerimizi semaya dikip Akif’in dizelerini hatırladık…

“Ağzımız kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî (!)”

Ne kadar âdil bir serzenişti bu hatırlama, bu hissiyat? Zira Akif’ten bu yana yüzyılı aşkın bir zaman geçmişti heyhate heyhât…

İlahî kelam ne diyordu, sünnetullah nasıl işlemişti tarih boyu?

Rabbimizle kurduğumuz ilişki ne kadar âdil, Onu hak ettiği yerde değerlendirdik mi gerçekten, rububiyyet ve uluhiyyet açısından onu birledik mi/tevhid gerçekleşti mi, Onun kadar ya da ondan daha fazla sevdiğimiz, saydığımız ve korktuğumuz yedek ilahlarımız hala var mı?

Kur’ân’ın adalet bağlamındaki mesajlarını anlayabildik mi? Onun adl, mizan, kıst ve ihsan gibi kavramlarının neler ifade ettiğini ve bunların pratik hayatta neleri karşıladığını, nelere denk geldiğini yeterince kavrayabildik mi? Vahiy bağlamında tebliğ, tebyin ve temsil misyonuna sahip Muhammed (a.)’ın ahlâkını, hayatın bütün alanlarındaki örnekliğini yeterince yansıtabildik mi?

Mizan sözcüğünün adaletin evrendeki ve yaratılış alemindeki yansıması olduğunu, oradaki kusursuz düzen ve dengeyi koruma sorumluluğunun ademoğluna emanet edildiğini fark edebildik mi? Bu sorumluluk bağlamında yeryüzünde ekinin, neslin bozulmasına ve her türlü bozgunculuğa engel olabildik mi?

Bireysel ve toplumsal ilişkilerimizde, kendi ailemizde, mahallemizde, komşuluk ilişkilerimizde yeteri kadar adil olabildik mi? Adaletin mücerred/soyut bir değer, ilke olmayıp müşahhas/somut ölçülebilir, uygulanabilir bir prensip olduğunu insanlara gösterebildik mi?

Adaletin sadece adliye koridorlarında takip edilen bir hak arayışı olmadığını, canlı cansız, zerreden kürreye bütün varlıklarla olan ilişkiye yansıması zorunlu olan bir değer olduğuna kendimizi ve insanları inandırabildik mi?

Gerçekte adalet; ticarî, askerî, siyasî, insan hakları, özgürlükler ve her türlü hukukî ilişkilerden tutun da miras paylaşımlarına kadar belirlenmiş hakların eksiksiz yerine getirilmesini ifade eder. Her türlü hak ve hukukun, ahlâkî değerlerin korunmasının sadece yasalar koymayla, telkin, ikna çabaları, vaaz ve irşad faaliyetleri ile mümkün olmadığı açık. Hukuka ve değerlere savaş açan iç ve dış düşmanlara karşı gerekli olan her dönemin kendine ait güç ve kuvvetini hazırlayabilmek o toplumun yöneticileri ve öncüleri tarafından yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüktü. Bunu îfa edebildik mi?

Ümmet olarak bugüne tevarüs eden bu yükümlülüğü yerine getirememenin, ahlâkımızı, izzetimizi, iffetimizi koruyabilecek güç ve kuvvetten yoksun durumdaki bu acziyetin, sonucunu, bedelini, bugün biz çekiyoruz, Gazze çekiyor, Filistin çekiyor, Bosna, Doğu Türkistan vb. coğrafyalardaki Müslümanlar çekiyor maalesef. Bu hal devam ederse, düşmanın kim ve ne olduğunu tanıyamaz isek, onlara karşı imanımızı, ahlâkımızı, izzetimizi ve iffetimizi koruyabilecek güç ve kuvvet hazırlayamaz hale geliriz. Böylece düşmanı ve askeri tedbirler bağlamındaki eşyayı hak ettiği şekilde değerlendirememiş, onlarla olan ilişkiyi zulüm üzere inşa etmiş oluruz. Bu sebeple bize isabet eden bela ve musibetler, katliam ve soykırımlar bizi ve bizden sonraki nesilleri de kuşatacak olan bir sonuç, kendi ellerimizle hazırladığımız mukadder bir akıbet ve kaçınılmaz bir sünnetullah olarak tahakkuk eder. Nesiller boyu tevarüs eden bu ağır mirası bir kuşağın olağanüstü çabası telafi eder mi bilmem.

Masumlar, mazlumlar, mağdurlar, şehitlere gelince onlar inşaallah kazanmışlardır. Gazali’nin ifadesiyle belki de onlar için sizin şerr gördüğünüz bu kötülükler aslında kılık değiştirmiş iyiliklerdir demek en doğrusudur.

Sonuç; serzeniş ve naz hakkını (varsa eğer öyle bir hak) merhum Akif kullandı. Bizim böyle bir halimiz de, hakkımız da yok artık. Öncelikle yeniden ama gerçekten inanmak sonra hayatın bütün alanlarında adl-i İlâhî’nin bir yansıması olarak adaleti ayakta tutmaya çalışmak. Zira ibadetler bağlamında namaz nasıl başat bir ibadet ise ve ikame/ayakta tutmak fiili ile birlikte kullanılıyor ise, değerler hiyerarşisinde de adalet ikame sözcüğü ile birlikte kullanılan, namazla aynı konuma sahip başat ve kurucu bir değerdir. Bu anlamdaki adaleti ayakta tutabilmek için bizim de bir daha oturmamak üzere ayağa kalkmamız ve ayakta kalmamız kaçınılmazdır. Belki o zaman bizden sonrakilere soykırımları, feryatları miras olarak bırakmama ihtimalini yakalayabiliriz. Kıyam, sa’yu gayret, zaman, sabır, direniş ve tevekkül vazgeçilemez yol azığımız olmalıdır.  

Akif’in söylediği belki de naz makamında bir asır önce söylenmiş bir serzenişti. Bütün bunlardan sonra biz âdil bir Mü’min olarak yine Akif’ten ancak şunu söyleyebiliriz: Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol, Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

Söylersek ey adl-i İlâhî yok musun (!)

O zaman ağzımız kurusun…

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz