Emperyalistler, Diktatörler ve Yeni Yol

0
255

Emperyalistler

Modern dünyanın son yüzyılında, en yaygın siyasal ilişkilerin başında emperyalizm ve diktatörlük gelmektedir. Batı, dünyaya egemen olmaya başladığı andan itibaren emperyalizm de genişledi. Fransa, Hollanda, Portekiz, İspanya, İngiltere en önemli emperyalist ülkelerin başında yer aldılar. Kuzeyde ise Rusya daha çok İslam topraklarında benzer emperyalist uygulamalara girişti. Britanya Krallığı, Britanya Hindistan Şirketi ile Hindistan, Ortadoğu ve kısmen Afrika’yı emperyalist emelleri için kullandı. Emperyalizmi bir şirketle uyguladı.

ABD emperyalizmi ise sahneye II. Dünya Savaşı sonrasında çıktı. Özellikle Ortadoğu’da güçlü bir emperyalist yapı oluşturmaya yöneldi. Bir de Latin Amerikan coğrafyasında. Ortadoğu’da, İsrail’in güvenliği ve petrolü denetlemek en büyük amaçları arasında yer aldı. Hala da ABD’nin bu Ortadoğu emperyalizmi devam ediyor. Sovyetler Birliği de emperyalizmini, anti-emperyalizm söylemiyle maskeleyerek yürüttü. Nitekim kısa sürede bir çok ülkeyi işgal etti, bağımsızlıklarına son verdi ve hatta onların kültürel ve inanç dünyasını da köklü bir şekilde dönüştürdü.

Emperyalizmi, en fazla derinde Müslüman toplumlar yaşıyor. Çünkü onları temsil eden emperyal otorite Osmanlı Cihan Devleti ile son buldu. Manevi ve dini emperyal otoriteleri olan hilafet lağvedildi. Bugün geniş coğrafyası, iki milyarı bulan nüfusu ve zengin petrol ve doğal gaz yataklarına rağmen bölük pörçük birçok siyasal yapı halinde yaşıyorlar. Bu haliyle de Batı emperyalizmine çok fazla açıklar. Zenginlikleri talan ediliyor, siyasal yapılarına müdahale ediliyor ve hükümetler meşruiyetlerini Batı egemen düzeniyle iyi geçinmede görüyor. İkinci Dünya savaşı sonrasında askeri darbe düzenleri ve kabile monarşilerine dayalı devletler ortaya çıktı. Sovyetler ve ABD emperyalizmleri Ortadoğu’da beraber etkili oldular. Şimdi Çin emperyalizmi bölgeye girme faaliyetleri içerisindedir.

Hem dünya toplumları hem de İslam toplumları olarak emperyalizm sorunumuz vardır. Bu emperyalizmlerden kurtuluş için ortaya çeşitli diktatörler ortaya çıktı. Sol, devrimci, nasyonalist söylemlerle popülist cumhuriyetler, tek parti rejimleri ve askeri darbelerle gelen rejimler kuruldu. Bunlar kurtuluş vaat ediyorlardı. Refah, halk egemenliği, kendini yönetme sözünde bulunuyorlardı.

Diktatörler

Diktatörler ve emperyalistler diyalektiği, yüzyıldır yaşanıyor. Bu diyalektiği gündemde olması hasebiyle Maduro üzerinden de çok iyi anlama imkanımız var. Aslında Saddam, Kaddafi, Esad gibi Ortadoğu diktatörleri de çok benzer özelliklere sahip. Bütün bu diktatörler, anti-emperyalisttir. Halkçıdır ve halk popülizmi yaparlar. Kurtarıcıdırlar. Kendilerini emperyalizmin olası işgallerine karşı koruyup kollayacak ve kurtaracak liderler olarak inşa ederler.

Kurtarıcı liderlik kültü, diktatörlüğün en önemli göstergelerinden biri. Çoğunlukla Batı, küreselciler, ABD, AB gibi güçlerin ve yapıların ülkelerini işgal edeceklerini söylerler. Güvenlikçi politikalarla halk korkar ve işgale karşı kendilerini koruyup kurtaracak kişi, parti ve politikalar talep etmeye başlar. Zaten diktatörler medyada oluşturdukları tekel ile anti-emperyalist söylemi yoğun bir biçimde işlerler. Tek, mutlak, metafiziksel, doğaüstü kudrete sahip bir politik figüre dönüşür diktatör.  Meşruiyeti için her çeşit karalama, kara propaganda ve çarpıtma yoluna başvurur.

Güç istenci tavan yapar. Güç istendikçe, halk da gücünü kaybeder. İtaatkâr, uysal ve sadakat ilişkileri içinde konumlanır. Muhalefet vatan haini, işbirlikçi, ülkeyi yönetemez ve hatta fitne-isyan olarak yorumlanabilir. Bütün güç, Nietzsche’nin tanımladığı “üstün insan”da toplanır. Diktatör, üstün insandır. Yarı tanrısal varlıktır.

Ortadoğu diktatörleri, uzun süre Arap Nasyonal Sosyalist çizgide yer aldılar. Şimdi de Arap kapitalist nasyonalizme evriliyorlar. Mesela Sisi böyledir. Monarşik Muhammed Selman bu yeni ideolojiyi en iyi temsil eden bir figür. Arap Nasyonal sosyalizmi Saddam, Esad, Kaddafi ve Nasır gibi diktatörleri üretti. Latin Nasyonal Sosyalizmi de Chavez ve Maduro gibi diktatörleri. Devrim; anti-emperyalizm, ulusalcı ve halkçı söylemleri ile güzel bir ütopyaydı. Ulusal bağımsızlık savaşları sonrasında ve kapitalist liberal dünyanın bunalımları sonrasında doğdu. Sovyetler Birliğinin genişlemesiyle beraber yükseldi. Bütün toplumlarda hoşnutsuz kitleler devrimciydi. Sosyalistler, zaten ideoloji olarak devrimciydi. İslamcılar da devrimciliği savundu. Kurtuluş ideolojisi olarak devrim görüldü.  Soğuk savaş İslamcılığı, devrimci siyaset tarzıyla İslam’ı yorumladılar.

Chavez 1998 yılında darbe girişiminde bulunan bir subay. Daha sonra serbest bırakıldı ve seçimle iktidara geldi. Ancak medya tekeli, muhalefetin bastırılması, kamulaştırılan şirketler üzerinde aşırı denetim ve kişiselleşen politikalar, sadakat, muhalefetin bastırılması tutumları 2002 yılından sonra tekrar arttı. Maduro döneminde de yine ordu siyasetin merkezinde yer aldı, ekonomi ve lojistikle ilgilendi. Düzeni koruma ve karşı devrim söylemi. Hiper enflasyon ve yoksulluk…Anayasayı yapan meclisi aşmak için paralel meclis kurdu. Bolivarcı Devrim ruhu mutlak ve otoriter bir diktatörde cisimleşti.

Bolivarcı devrim, sonunda soğumuş halk ve katılımı unutmuştu. Sadece devrimi temsil ettiğine inandıkları tek adamları ve düzenlerini korumak maçıyla katı siyasal kurumlar ve refleksler üretiyordu. Bu rejimi korumak adına muhalefet karşı devrimci oluyordu. Anti-emperyalist söylemle devrim güvenlik ideolojisi haline geliyordu. Halkçı demokrasi iddialarından uzaklaşarak diktatör rejim haline geliyordu.

Diktatör, sonunda anti-emperyalizm ve işgale karşı halkı koruma bekçiliğine yöneldi. Emperyalizme karşı koruma bedeli büyük oldu. Özgürlüklerin kısıtlanması, medyanın tek adama sadakati ve itaati, siyasal çoğulculuğun imhası…Elbette yolsuzluklar ve yoksulluklar. Hiper-enflasyon ortaya çıktı. Dünyada petrol rezervlerinde birinci sırada iken derin ekonomik bunalımlar yaşandı. Devrim soğumuş, katılaşmış ve hatta ejderhaya dönmüştü. Maduro, bir subay değildi. Ama onu darbeci gelenekten gelen, Bolivarcı devrimi savunan bir subay kendi yerine atamıştı. Üniversite bile okumamıştı. Sol sendikalarda yetişmişti. Şoförlük yapmıştı. Ama yine de zaman zaman asker kıyafeti ile bir komutan edasına bürünüyordu.

Emperyalizmden Çıkışın Yeni Yolu

ABD, Trump rejimi ile beraber artık emperyalizmini saklama gereğini duymuyor. Trump, doğrudan uluslararası kuralları çiğniyor ve şahsi kararlar alarak dünyayı yönetmeye çalışıyor. Suriye topraklarını, Golan Tepelerini “İsrail’e verdim” dedi. Benzer tutumu Zengezur Koridoru için de yaptı. Maduro’ya müdahale biçimi de her çeşit uluslararası kanunu çiğneyen bir tutumu yansıtıyor.

Rusya ve Çin de rahatlıkla işgallere başvuruyor, BM’ni istedikleri gibi kullanıyorlar. BMGK’deki egemen tutumları ile dünyayı “beş kişi” olarak yönetiyorlar. Dünyanın egemen düzeni ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere tarafından çıkarlarına göre sürdürülüyor. Emperyalizm Doğu ile Batı, ulusalcı fikirler ve küreselci fikirlerle de gerçekleşebiliyor. Fakat bu bağlamda antiemperyalist ve ulusalcı siyaset, emperyalizmi mana gösterip diktatörlüğü onaylayan, otoriter rejimi makbul gören, güvenlikçi siyaseti meşrulaştıran ve muhalefete istediği zaman müdahale eden bir tutum içinde. Nitekim bu siyaset tarzında yer alan çevreler Maduro’yu dört elle savunuyorlar. Hatta Saddam’ı bile hoş görüyorlar.

Anti-emperyalist diktatörler, aslında ulusal düzeyde bir emperyalizmi temsil ediyorlar. Halklarını kendileri sömürüyor, baskı ve işgali farklı biçimlerde yine kendileri uyguluyor. Mesela Maduro yönetiminde ordu ekonomide önemli bir aktör, Sisi diktatörlüğünde de öyledir. Saddam ve Esat diktatörlüklerinde de benzer tutum vardı.

Halklarını rehin alarak her çeşit zenginlik, özgürlük, bireysel kimlik ve çoğul siyasal anlayıştan uzak tutuyorlar. Tek adam kültü etrafında bir mezhep, bir etnisite, bir ideoloji ile belli bir grup egemenliği kuruyorlar. Oligarşi, devlette hakim hale geliyor. Zenginlik yağmalanıyor. Küresel emperyalist yağmalama yerine ulusal yağmalama oluyor. Bu oligarşi tarafından gerçekleşir ve paylaşılır. Kendi toplumunu yağmalayan bir düzen kurulur.

Türkiye Latin Amerikan nasyonal sosyalizmi ve Arap nasyonal kapitalizmi arasında yer almakta. Demokrasisi olan bir ülke. Darbeler yaşansa da yeniden demokrasiye geçer. Partiler, TBMM, muhalefet ve farklı medya grupları ile diktatörlüğe geçit vermiyor.

Aslında ilginç bir şekilde emperyalistler daha çok diktatörleri sever. Çünkü meclisle, partilerle, birçok aktörle uğraşıp durmak zordur. Ama bir adamla anlaşmak ve gerekirse ona zor kullanmak kolay. Saddam’da bunu gördük. Önce İran İslam Devrimini durdurmak için desteklendi, silahlar verildi. Sonra diktatörlerin denetlenmez hale gelen aşırı egoizmi ile denetimden çıktı. Sisi, darbesini emperyalistler destekledi. Mursi, demokrasi ile gelen bir lider olarak istenmedi.

Emperyalistler, demokrasiyi istemez. Yoksa emperyalist politikalarını uygulayamazlar. Mısır’da Mursi’yi devirmek için Sisi’yi desteklemeleri bunun açık göstergesidir. Demokrasi hesap sorar, gelir gideri bilmek ister, kiminle ne iş yapıldığını sorgular, bir lider gelir diğeri gider, medyanın özgürlüğü ile emperyalizmin ipi pazara çıkar. Sonuçta emperyalizm paradoksal bir şekilde diktatörleri sever.

Bölgesel Egemenlik ve Yeni Yol

Emperyalizm yepyeni bir aşamaya geçiyor. Artık diktatörleriyle yönetmek istemiyor. İkincisi müttefiklerine daha fazla nüfuz etmek istiyor. Dünya egemenliği, Westfelya Anlaşması ile başlayan ulus devlet egemenlik tarzını farklılaştırıyor. Çözülme ve bunalım ortaya çıkıyor. Artık egemen beş dünya devleti doğrudan yönetme yoluna doğru bir tutuma yöneliyorlar. Emperyalizmin genişleyen ve değişen yeni siyaseti karşısında küçük ulus devletler olarak ayakta kalmak zor. Türkiye gibi devletler bunu hissettiği için ufuk olarak emperyal egemenlik biçimine doğru bir arayışa yöneldi. Bu nedenle Ortadoğu’da Suriye, Kuzey Afrika’da Libya, daha aşağıda Somali gibi ülkelerde nüfuzunu artırıyor. Türk Devletler Teşkilatı ile yine başka bir emperyal egemenlik vizyonuna yöneliyor.

Türkiye’nin bu adımları ve açılımları tarihin kırılma anını görme ve buna göre değişme gayretlerini yansıtmaktadır. Ortadoğu’da artık bir çok parçaya bölünmüş ulus devletler ne ABD ne de İsrail karşısında egemenliklerini sürdürmede zorlanıyorlar. Mevcut halleriyle direnemiyorlar veya direnişleri yetmiyor. Bundan dolayı içe kapalı, ulusalcı ve küreselleşmeyi dışlayan “geriye dönüş” siyasetleri çözüm olamayacaktır. Bu nedenle Muhammed B. Selman, Araplar arasında daha geniş ve bütünleşik bir yeni egemenlik geliştirmeye çalışıyor. Türkiye de farklı bir geniş egemenlik arayışında. Sonuçta Türkiye ve Arabistan yakınlaşmak zorunda kalacaktır. Ortadoğu Birleşik Devletleri mesabesinde yeni bir bölgesel egemenlik inşasına yönelmek zorundalar. Artık emperyalizm karşısında hiçbir devletin kendi başına ayakta kalma şansı yoktur.

Diktatörü savunmak ve küçük hakimiyet biçimleri ile içe kapanarak varlığını sürdürmenin politik olgusal gerçekliği sona eriyor. Emperyalizm yeni bir üst aşamaya geçiyor. Devletler azalacak. Bu nedenle ayakta kalabilmemizin yegane yolu daha geniş ittifaklarla emperyal bir egemenlik biçimini inşa etmekten geçiyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz