Bekâ
Şekspir: “olmak ya da olmamak; işte bütün mesele bu” derken, insanın radikal varoluşuna dikkat çeker. İnsanların ve toplumların ilk meselesi budur. Hayatta kalmak ya da kalmamak. Varlığımızın ilk seçeneği: bekâ ve fâni. Tasavvuf da bu kök sorunu çözmek için sonsuz varlıkta sonsuzluğa ulaşma görüşünü geliştirir. Fenafillah teziyle bunu ifade eder. Allah, insana ruhundan soluk vermiştir. Bu da insanı canlı hale getirir. Bedeni var kılan, onu varlık yapan bu candır. Bu cevher ile insan ölse de varlığını sürdürür. Bilge Yunus’un dediği gibi: “ölenler hayvan imiş, âşıklar ölmez”.
İbn Haldun, varlıkta kalma meselesine sosyolojiyle yaklaşır. Hayatta kalmanın, yani varlığını yaşatmanın iki temel nesnel gerçekliği vardır. Toplumlar iki maddi gerçeklikle hayatlarına başlar. Biri emniyet, diğeri de ekonomi. Mukaddime yazarı, bunu etkili bir şekilde göstermeye çalışır. Ona göre bekânın sosyolojisinde ekmek ve güvenlik yer alır. İnsanlar yaşamak için ekonomik iş birliğiyle hareket etmek zorundalar. Ekmek için buğdayı ekecek çiftçi, çiftçinin aletlerini yapmak için demirci, marangoz lazım. Buğday hasadından sonra, buğdayın una dönüşmek için değirmene ve dolayısıyla değirmenciye ihtiyacı var. Değirmenden çıkan unun ekmeğe dönüşümü için de fırıncıya… Sonuçta ekmekle karnını doyurup yaşamak biyolojik bir gerçeklik. Önce biyolojik olarak var olmamız gerekir. Ancak bunun için de iş birliği, dayanışma ve iş bölümü gerekli. İkinci olarak biyolojimizi sürdürebilmemiz için güvenlik zorunludur.
İbn Haldun’un savaş teorisi de çok dikkat çekicidir. İnsanlar ekonomik yağma, tahakküm, inanç ve kabile şerefi için savaşırlar. Bu savaşlarda korunarak yaşayabilmek için güvenlik temel bir ihtiyaçtır.
Bekâdan Medeni ve Barış Toplumuna
Toplumların başlangıç yapılarında, yani bekâ aşamasında ekmek ve kılıç önem taşır. Fakat zamanla insan bilinci, bilgisi ve varlıkla kurduğu tecrübe artar. Tekâmül gerçekleşir. En azından tekâmül, bekâ aşamasından sonra ruh, bilinç ve estetik yönüyle var oluşa yönelir. Böylece biyolojik varlığı koruma ve karnını doyurma ile sağlanan “temel bekâ” aşılır. Savaş halinden medeni hale geçilir. İslam düşünürleri buna “temeddün” derler. Yani medenileşme…
Medenileşme, insanın doğasında olan bir yeti. Bu medeni yeti bil-kuvve olarak vardır. Onun bil-fiil haline gelmesi ancak bireysel tekâmül ve toplumsal tekâmül (kâmilleşme) ile mümkündür. Bu ruhsal tekâmül insan düzeyinde tasavvuf aracılığıyla “fenafillah” ve ölümden sonra diriliş ile “ilkel bekâ” aşılarak üst bilince geçer. Kemâlin üst aşamasına varılır. Artık insan sadece “ekmek” ve “kılıcı” düşünmez. Karnını doyurma ve düşmanına karşı tetikte olma boyutundan çıkar. Üst düzleme ve boyuta geçer. İnsan-ı kâmil, bunun zirvesidir. İnsanı kâmil, insanın ruh ve bilinç yükselişinde ve tekâmülünde tamamlanmasıdır. Burada bekâdan bahsedilemez, savaştan da. Saf barış, saf doyum, saf ruh, saf huzur ve saf “ölümsüzlük” vardır.
Toplumlar da bekânın ilk biçimine medeniliği bil-kuvveden bil-fiile geçirdikleri zaman kavuşurlar. Artık burada akıl, ruh, kurallar önem taşır. Anlaşmalar belirleyici olmaya başlar. Toplumlar anlaşmalarla ve normlarla hareket ederler. Kitaplar yazılır, peygamberler vahiy/nur getirir. Özgürlük, ruhsal yükseliş, özne olma, kurallarla insanlarla ilişki kurma önem taşır. Her peygamber toplumuna bir anlaşma sunar. Onlara ekmek vaat etmez. Adalet, ahlak ve özgürlük vaat eder. Bilgeler ve filozoflar da öyledir. Krallar kadar peygamberler ve bilgeler çağı da olmuştur.
Medeni toplum savaş halinden çıkarak antlaşmayla düzeni sağlar. Toplumların tekâmülüyle kılıç ve tahakküm ile sağlanan düzen yerini anlaşmaya bırakır. Hammurabi Yasaları, peygamberlerin sahifeleri ve kendi toplumlarıyla yaptıkları anlaşmalar, savaşların yine yapılan anlaşmalarla sonlandırılması…
Medineler veya polisler, tekâmül eden toplumun tamamlanmaya doğru dönüşümünü anlatır. Çünkü insanlar arası ilişkiler normlarla tanımlanır. Hukuk ve ahlak önemlidir. Bunun temelinde inanç yer alır. Toplumların tekâmülünün tamamlanmasıyla birlikte “cemiyet-i kâmil” doğar. Temelde tekâmül eden bütün toplumların akışı buna doğrudur. Cahili ve vahşi aşamada takılı kalan toplumlar ise “ilkel bekâ”yı bir türlü aşamazlar. Mide ve kılıç arzı endam eder. Farabi’nin cahili medineleri böyledir. İbn Sina’nın ruhsal seyahatle keşfettiği( Hay B. Yekzan- Lütfen kimse uyarmasın! İbn Sina’nın da böyle bir risalesi vardır) kâmil şehirler ve cahili şehirler de tamamen ikili boyutu anlatır. Midede, maddede ve ilkel bekâda kalarak savaşan ve birbirine tahakküm eden toplumlar ile adaletle, anlaşmayla ahlakla, adil paylaşımla var olan kâmil toplumlar…
Türkiye’de Bekâ ve Medenilik Medceziri
Bu felsefi, tarihsel ve sosyolojik müktesebattan sonra modern dönem Türkiye’sine bakalım! Koca imparatorluk topraklarını kaybetti, parçalandı ve son toprakları kalan Anadolu üzerinde son savaşını verdi. Bu son toprakların savunmasından Cumhuriyet rejimi doğdu. Bekâyı merkeze alan bir düşünce siyaset tarzını temel felsefe olarak benimsedi. Kurucu lider askerdi ve onlara yakın cephede hayatı boyunca savaşmıştı. Savaş içinde geçen bir tek başınalık (evliliğe ve çocuklara zaman bulamamış) sonuçta savaşçı felsefe ile temellenen bir bekâ düşüncesini benimsemesine yol açtı. Savaşçı uzman ve savaş pratiğiyle ömrü geçen insan tahayyülünde toplum da savaş alanıdır, devlet de kılıç.
Bekâ siyaseti bütün milli bayramlarda bir mitosa dönüşür. Ritüellerle yeniden canlandırılır. Semboller, anlatılar, kahramanlar ile “işgal ve kurtuluş” teması tekrar tekrar işlenir. Mustafa Kemal burada, M. Elieda’nın ifadesiyle “ebedi dönüş miti” haline gelir ve arketip olur. Bekâyı sağlayan arketip…
Bekâ mitolojik anlatıya dönüşür. Kahramanlar Çağına has mitik özellikler ile insanlar bezenir. Bu nedenle kahraman ölmezdir, her daim kurtarıcıdır. Yarı Tanrı yarı insan bir varlıktır. Tartışılmaz, mutlak ve hatadan münezzehtir. Kutsallık, kendisinde tezahür ettiği için tabulaşır. Bazen bir dağın silüetinde tezahür eder bu kutsallık. En modern insanlar kutsal mitlerle coşku yaşarlar.
Toplum ve devlet, bekâ siyaseti ile her daim “işgal ve kurtuluş” mitolojisiyle savaş ruhunda tutulur. Güvenlikçi siyaset, İbn Haldun’un bahsettiği ve benim “ilkel bekâ” dediğim başlangıç bilinci hep egemen kalır. Medenilik ile ilkel bekâ arasında gelip giden bir toplumsal ve siyasal durum yaşanır. Devlet de toplum da tamamen medeniliğe tam geçiş sağlayamaz. Bu nedenle gerekli toplumsal tekâmül ve politik tekâmül gerçekleşmez ve bu nedenle hep tamamlanamama ile gelen eksiklik yaşanır. Eksik antlaşma, eksik hukuk, eksik sivil/medeni durum, eksik siyasal olgunluk…
Toplumsal ve politik tekâmül sıçramalarını da görmemiz gerekir. Türkiye’nin çok partili sisteme geçişi, farklı siyasal görüşlere katılım imkânı vermesi, anayasalar yapması gibi gelişmeler tekâmülü anlatır. Medeni olana yönelimi ifade eder. Ancak her bir darbe, bu tekâmüle karşı bir duvar olarak yükselir. Yeniden “ilkel bekâ” bilincini canlandırır, kemalizm yeniden üretilir, işgal ve kurtuluş mitolojisi devreye sokulur, varlığını düşmanların kötülüğüyle meşrulaştıran ve kuran anlayış yükselir. Sol, sağ ve dini renklerle bu gerçekleşir. Medeniliğin anlaşma bilinci yerine “ilkel bekâ”nın kılıç ve savaş ruhu açığa çıkar. Millî Mücadele yeniden yaşanır, kahraman yeniden canlanır, düşmanlar, hainler vs. yeniden tanımlanır.
Varlık Meselesi
Bütün toplumsal ve politik gruplar “ilkel bekâ” ruhunun hegemonyası ve bunun aşılamaması nedeniyle “olmak ya da olmamak” gibi varlık sorununu aşma peşindedir. Bunun için büyük bir kavga veriyorlar. Bu nedenle savaş halini yaşayan bir toplumsal pratik geçerliliğini korur. Adeta vahşi toplumun veya barbar toplumun savaş hali rafine bir biçimde yaşanır.
Siyaset teorisyeni Hobbes’in “insan insanın kurdu” mottosuna “grup grubun kurdu” yaşanıyor. Derin bir güvenlik eksikliği hâkim. Alevi-Sünni, seküler-dindar, Türk-Kürt, muhafazakâr-modern, köylü-kentli, beyaz Türk-esmer Türk… Bu sosyolojik gruplaşmalar etrafında kavgalar sürüyor. Sosyolojik savaş hali…Kimse ötekine güvenmiyor. Herkes egemenliği devlet aracılığıyla ellerine geçirerek hem hasmını engellemek hem de özgürlüğüne kavuşmak emelinde. Siyaset burada bir varlık meselesine dönüşüyor. İlkel bekâyı sürdürme ya da sürdürememe. Herkes endişeli, herkes korku duyuyor. Bunu aşmanın tek yolunu devlete egemen olmakta arıyor. Siyaset de sivil/medeni bir eylem olmanın ötesine bir hafif yoğunluklu savaşa dönüşüyor. Bu nedenle siyasette egemen olan dışlıyor, damgalıyor, oligarşik hale geliyor, grubunu kayırıyor.
Devlet hegemonyası ile varlığını ontolojik bağlama taşımak için devlet kutsal, mutlak ve ebedi varlığa dönüşüyor. Böylece devlete hâkim olan gruplar ya da grup da kutsal, mutlak ve ebedi oluyor. Elbette bu politik bir yanılsama. Nitekim bu yanılsamanın çöküşlerini de yaşıyoruz. Demokratik normlar ve hukuk devletinin uygulamaya geçtiği “normlar/normlar zamanında” bu gruplar yerini kaybediyor. Bir süre medeni aşamaya doğru yelken açıyoruz. Antlaşmalar, reformlar ve açılımlar yaşıyoruz. Ötekiyi tanıma tutum ve söylemleri gündem oluşturuyor. Alevi açılımları, Kürtler için çözüm süreci veya terörsüz Türkiye, Gayri Müslimlerin vakıflarının iadesi gibi gelişmeler yaşanıyor.
Türkiye, tekâmül yolunda yeniden harekete geçecek mi? Kendi medeniliğini tamamlamak için kolektif irade üretimini ortaya koyabilecek mi? Yoksa “ilkel bekâ”ya hep dönerek gelgitler mi yaşayacak? Üzerinde düşünmemiz gereken ana meselemiz budur. İdeal yönelimiz ve tekâmül akışımız cemiyeti kamildir, medeni toplumun tamamlanmasıdır. Bu açıdan da söz konusu sorular hayatî öneme sahiptir.





