1-Giriş
Geçen yazımızda modern dönemde insanoğlunun bir kimlik krizi ve kimlik arayışı içerisinde olduğundan bahsetmiştik. Bu yazımızda da Kur’ân perspektifinde kimlik inşasını teolojik/iman ve sosyolojik boyutlarıyla ele almayı çalışacağız. Modern kimlik kuramlarının çoğunlukla seküler ve kültürel temellere dayanmasına karşın Kur’ân, kimliği iman/tevhid, fıtrat, ahlâk ve ümmet bilinci ekseninde ele alır. Bu Kur’ân’ın hem insan tasavvurunu/kimliğini hem de insanın toplumsal hayata katılımı sürecinde benimsemesi gereken kimliğin inşasıyla birebir ilişkili bir yaklaşımdır.
Bilindiği üzere kimlik, kişinin kendisini tanımlama biçimi ve toplumsal alandaki yeri ile alakalı çok yönlü etkileşimin olduğu bir kavramdır. Modern sosyolojide kimlik, bireysel bilinç ile toplumsal yapı arasındaki yükümlülük sonucu oluşan dinamik bir süreç olarak tanımlanır¹ Buna göre kimlik, yalnızca bireysel tercihlerin değil; tarihsel, kültürel ve ideolojik unsurların da ürünü olarak karşımıza çıkar. Oysa Kur’ân, kimliği ontolojik bir temele dayandırır ve insanı, öncelikle yaratıcı ile kurduğu ilişki üzerinden tanımlar. Bu nedenle Kur’ân’a göre kimlik inşası, salt sosyolojik, tarihsel ve kültürel bir süreç değil aynı zamanda itikadi ve ahlâkî bir yönelimdir.
2.İman/Tevhid ve Ontolojik Kimlik
Kur’ân’da kimliğin temel referansı imandır, tevhiddir. Tevhid, sadece Allah’ın birliğine inandığını ilan, iddia ve zann etmek değil hayatın tüm alanlarında bu inancı merkeze almaktır. Bu imanla birlikte insan önce “yaratılan, kul”dur. Sonra da yeryüzünün gidişatına müdahil dinamik bir “halife”dir. (Bakara 2/30). Hilafet insanın toplumsal alandaki konum ve misyonunu belirlediği için kimlik inşasında önce imanın tahkim kılınması gerekmektedir. Zira kimliği belirleyen bütün eylem ve söylemler iman kaynaklı olmadıkça itikadi açıdan bir değer taşımamaktadır.
İman ise; e mi ne fiilinden türeyen, emin olmak, bir şeye şek ve şüphesiz kesin olarak inanmak, verilen bir haberi, hükmü kalben tasdîk edip haber verenin doğru söylediğine kanaat getirmek gibi anlamlar taşımaktadır. Kavramsal olarak iman; Allah’ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed’in Allah’tan getirdiği hükümleri kalp ile tasdîk, dil ile ikrar, uzuvlarla ispat etmek şeklinde tanımlanır. İmanın salt marifet/bilmek olmadığı, marifetin ancak tasdîke götüren bir unsur olduğu zaman bir anlam ifade ettiği verilen tanımdan da anlaşılır. Onun ğayb ile alakalı bir durum olduğundan bahsedilir, marifetten öte kalple gerçekleştirilen bir tasdîk olduğu bildirilir.
İman sözcüğü Kur’ân’da bütün türevleriyle birlikte 800’ü aşkın âyette geçer. Kur’ân, insanın sorumluluğundan bahsederken onu emaneti yüklenen varlık olarak tanımlar, emaneti de imanla aynı kökten gelen güven ve sorumluluğu yüklenilen şey anlamında kullanır. Bu yüzden emanetle iman arasında bir ilişki olduğu gibi, sözcüğün asıl anlamıyla ıstılahî anlamı arasındaki alaka da bariz bir şekilde ortaya çıkar. İman sahibine emanet taşıyan kişi olarak mü’min denildiği gibi Allah için kullanılan Mü’min, güven verici anlamıyla Mü’min insanla güven kaynağı anlamında el-Mü’min Allah arasında bir ilişki kurulur. İman işte bu karşılıklı güvenin işleyişidir.
Bu bağlamda güvenin kaynağına yaslanan kişi olarak mü’min, başkalarına, bütün canlılara güven kaynağı olandır. Böyle bir güven ilişkisi içerisinde olan fert, yani mü’min; bir taraftan uhrevî azap karşısında sınırlı da olsa kendisini güvence altına alma imkanı bulur, diğer taraftan da gerek inananlardan gerekse inkarcılardan gelebilecek özgürlük, güvenlik gibi toplumsal sorumluluk alanındaki ihlal ve dünyevî tehlikeler karşısında kendisini sağlama alma imkanını elde eder. Bu anlamda iman olgusu, kişiyle inanan toplum arasındaki çift taraflı bir emanlaşmayı ifade eder. Bu, inanan topluma, toplum içi olduğu gibi toplum dışı tehlikelere karşı da bireyin can, akıl, din, nesil, mal hak ve güvenliğini sağlama sorumluluğunu yükler. Doğal olarak aynı sorumluluk bireyin toplum karşısındaki durumu için de söz konusu olur. Yani birey toplumdan, toplum da bireyden özellikle bu alanlarda sorumlu tutulur. Nitekim iman edenlerin Allah’a ve Resulü’ne ihanet etmemelerinin istenmesi, onlara karşı sorumlulukların yerine getirilmesini ifade ederken, aynı ayetin devamındaki …kendi emanetlerinize de ihanet etmeyin…[1] şeklindeki lafızlar da iman etmenin gereği olarak topluma verilen emandan kaynaklanan, gerek fertler arası, gerekse birey ile toplum arasındaki antlaşma ve emanetleri içeren toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesini talep etmektedir.
Bu çerçevede İslâm sözcüğü ile iman sözcüğü bazen birbiriyle karıştırılır. Oysa ki; İslâm sözcüğünün kullanıldığı iki anlamdan biri toplumsal veya zahirî sorumluluklara işaret eder; inançtaki ilk adım, resmi inanış ve kalbin derinliğine nüfûz etmemiş sığ bir inanç anlamında kullanılan İslâm sözcüğü bu anlamda kullanılır. Kelimenin Hucurât sûresindeki kullanımı bu doğrultudadır. “Bedevîler “İnandık” dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama “eslemna/boyun eğdik” deyin…”[2] Ayette Müslümanlar tarafından öldürülme veya onların sahip olduğu imkanlardan istifade etme gibi dinî olmayan sebeplerle yapılan bir teslimiyet manasında İslâm sözcüğü, zahiren boyun eğmek anlamında, zahirî inkıyâd manasında kullanılmıştır. Kur’ân’da İslâm sözcüğünün daha yoğun kullanıldığı bir diğer mana da tevazu ve teslimiyet, zahirî ve batınî inkıyâd anlamındadır. Nitekim bu iki sözcüğün birlikte kullanıldığı ayetlerde iman lafzı önce gelmekle birlikte, İslâm bütün benliğiyle teslim olma anlamındadır ki; bu da zahirî ve batınî inkıyat/boyun eğme/teslim olmadır. Muhsin olarak Allah’a teslim olma anlamındaki kullanımlar[3] bu doğrultudadır.
Biri birey ve toplumla emanlaşmadan, diğeri de en azından zahirî bir teslimiyetten olmak üzere iman ve İslâm kavramlarında toplumsal sorumluluk ve hassasiyeti ilgilendiren bir cephe bulunmaktadır. Bu cephenin dikkate alınmaması hem toplumsal yapının ifsadını/tahribini, hem de iman ve İslâm iddiasının en azından tartışmaya açılmasını beraberinde getirmektedir. İmanın sınanması da kalpte olanın ne durumda olduğunun tespiti ve ortaya çıkarılışı için gereklidir. Bu yüzden sınanmanın en önemli konusu imanın test edilişidir. Bunun da ancak toplumsal hayatın içerisinde sergilenen davranış ve tutumlarla anlaşılmasının mümkün olduğu görülmektedir.
Bu nedenle iman kavramının; İslâm, ilahî delalet/hidayet/din, takva/Allah korkusu, şükür vb. toplumsal yansımaları olan davranış biçimlerini ifade eden kavramlarla irtibatı açıktır. Onun tam karşıtı olan küfür/inkar da aynı şekilde fücûr, zulüm, i’tida/haddi aşma, israf, riya vb. kavramlarla birebir ilişkilidir. Kalbî, kavli, ameli ve ğaybî bir olgu olan imanın durum ve keyfiyeti, irtibatlı olduğu bu vasıflarla dışa yansımaktadır. Aynı şekilde küfür de kişinin iç âlemdeki durumunun zikredilen vasıflarla dışa vurumu şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Bütün bunlarla birlikte Kur’ân; yüz elliyi aşkın ayette tevhid’in zıddı olmakla bir anlamda imanın da zıddı olan Allah’a ortak veya ortaklar koşmak anlamındaki şirk olgusuna ve müşriklere vurgu yaparak, onun en büyük zulüm olduğundan,[4] insanların çoğunun şirk koşmadan iman etmediklerinden,[5] oysa onların imanlarına zulüm/şirk karıştırmadan iman etmeleri gerektiğinden,[6] şirkin affedilmeyen büyük bir günah olduğundan bahsetmektedir.[7] Bu bağlamda iman ve İslâm esaslarının tümünü veya bir kısmını inkar ve tekzîp anlamına gelen küfür, şirkten daha kapsamlıdır. Şirk’te ise gizli bir Allah inancı olmakla birlikte O’na eş ve ortaklar koşularak inanma söz konusudur. Nitekim Kur’ân müşrik Arap toplumuna hitaben: “Andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorarsan, elbette: “Allah…” derler. De ki: (Öyleyse) övgü de yalnız Allah’a mahsustur, ama onların çoğu bilmezler.”[8]Bu ve benzer ayetlerde[9] geçtiği üzere şirk koşanların Allah’ın varlığı ve yaratıcılığı hususunda bir inkar ve yalanlamalarının olmadığı, çoğu zaman kendileri için Allah’a şefaatçi[10] veya yakınlaştırıcı varlıklar aracılığıyla[11] inandıkları, yani Allah’la beraber başka ilahlar edinerek O’na inandıkları anlaşılmaktadır. Bu yüzden müşriklere hitap eden bir kısım ayetlerde: Allah ile birlikte başka ilâhlar tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terk edilmiş olarak kalırsın[12]şeklinde ifadeler kullanılarak, sadece Allah’ın varlığını ve yaratıcılığını kabullenmenin gerçek iman/tevhid olmadığı vurgulanmaktadır.
Kısaca Kur’ân bütünlüğünde bakıldığında; Allah kadar veya O’ndan daha fazla sevilen,[13] sayılan[14] ve korkulan varlıkların[15] Allah’a koşulan eş ve ortaklar olduğu, bunu yapanların ise, Allah’a şirk koştukları anlaşılmaktadır. İnsanoğlunun kendi hevasını ilahlaştırması[16] da bu bağlamda düşünülmelidir. Bunun için bütün zikredilen alanlarda Allah’a eş ve ortaklar koşmadan onun birlenmesi anlamına gelen Tevhîd: rubûbiyet, ulûhiyyet, isim ve sıfatların tevhidi olmak üzere üç kısımda incelenmektedir.[17] Bütün peygamberler, geldikleri toplumları Allah’ın dışındaki varlık ve eşyanın sevgi/heva, saygı ve korku zincirlerinden kurtarıp gerçek özgürlüğü yakalamaları anlamındaki tevhidi yerleştirmek için gönderilmişlerdir.[18]
Bu anlamdaki iman ve tevhitten uzak toplumlarda şirkin toplumsal hayata yansıması olarak özgürlük, güvenlik, yardımlaşma, sevgi, dostluk gibi en insanî kurumlar sentetik ve mekanik bir karaktere bürünmektedir. Topluma bütün alanlarda tam anlamıyla bir sorumsuzluk hakim olmakta, Allah’ın dışındaki varlık ve eşyaya bağımlılık esas alınmakta, O’na koşulan eş ve ortaklara yaslanarak gerçek anlamda dayanıksız kalışın beraberinde getirdiği bunalımlar yaşanmakta, hayata meydan okuyucu ve kavgacı bir üslûpla bakışın oluşturduğu ihtilaf ve çatışmalar hüküm sürmekte ve eşyayı kullanım ahlâk ve zihniyetinden uzak oluştan kaynaklı bütün alanlarda haddi aşma anlamında israf öngörülmektedir. (Yazının devamı için tıklayınız)
[1] Enfâl, 8/27.
[2] Hucurât, 49/14.
[3] Bkz: Bakara, 2/112; Âl-i İmrân, 3/20; Nisâ, 4/125. vb.
[4] Lokman, 31/13.
[5] Yûsuf, 12/106.
[6] En’âm, 6/82.
[7] Nisâ, 4/116.
[8] Lokman, 31/25.
[9] Ra’d, 13/16; Mü’minûn, 23/84-90. vb.
[10] Yûnus, 10/18.
[11] Zümer, 39/3.
[12] İsrâ, 17/22; Şu’arâ, 26/213.
[13] Bakara, 2/165; Tevbe, 9/24.
[14] Tevbe, 9/30, 31; Sebe’’, 40; Nûh, 71/23.
[15] Bakara, 2/150; Mâide, 5/44; Tevbe, 9/13.
[16] “Hevalarını/arzularını kendisine ilah edineni gördün mü? (Resûlüm!) Sen ona koruyucu olabilir misin?” (Furkân, 25/43.)
[17] Geniş bilgi için bkz: Şimşek, Kur’ân’ın Ana Konuları, s. 55-63; Macit, s. 417-430.
[18] Nahl, 16/36.





