Türkiye’de kendimi bildim bileli köy-kent diyalektiği yaşanıyor. Belki de en önemli sosyolojik çatışmaların temelinde bu diyalektik vardır. Bundan dolayı da romanlara, filmlere, araştırmalara ve sosyoloji çalışmalarına geniş bir biçimde yer almıştır. Şimdi yeniden alevleniyor bu tartışma. Merkez- Çevre yerine artık kent ve köy konuyor. Bu diyalektik derinlikten yararlanarak siyasal kutuplaşma yeniden üretiliyor.
Ontolojik Diyalektik
Köy ve kent diyalektiği öncelikle ontolojik bir temele uzanır. Nitekim İslam düşüncesinin ana kaynaklarında ve metafizik sosyolojik söylemlerinde bununla karşılaşıyoruz. Mevlana, Bursevi, Hacı Bayram Veli, İbn Haldun ve İbn Sina gibi düşünürlerin metafizik sosyolojilerinde şehrin ontolojik önemini ve önceliğini görürüz. Hatta Kuran-ı Kerim ve peygamber söyleminde de kentin önemi ve önceliği vurgulanır.
Kur’an’da köy, kırsallık genellikle bedevilikle beraber algılanır. Peygamberler Medine veya Kariye denilen yerleşim yerlerine gönderilir. Bedevi toplum tarzı ise küçümsenir, olumsuzlanır. Benzer tutum Hz. Muhammed’in söylem ve davranışlarında da karşımıza çıkar. Hatta Hz. Ali, sert ve dışlayıcı tutumlarıyla şiddeti sınırsız bir şekilde üreten Hariciler için “bedevi” ifadesini kullanır. Hariciliği, bir bedevi hareketi olarak yorumlar.
Mevlana, Mesnevi’de köyü “mezar” olarak imgeler. Köylü ve şehirli insanları mukayese eden uzun bir hikâye anlatır. Şehri anlayış, görgü, cömertlik ve ilim olarak vasıflandırır. Buna karşın köy ise anlayışsız, ilimden nasibini almamış ve kaba-saba insanların yaşadığı yerdir. Adeta ikisi arasında uzlaşmaz bir karşıtlık vardır.
İbn Sina, Hayy B. Yakzan risalesinde kentleri dolaşarak hakikati arar. Sonunda ahlak, adalet, saadet ve kemalat yine şehirlerde bulunur. Elbette kötülüğün, ahlaksızlığın ve yıkıcılığın kentleri de vardır. Ancak nihai olarak hakikat köyde değil, şehirlerde aranmaktadır. Ancak şehir de salt şehir olmakla yüce değildir. Şehir adalet, ahlak, dayanışma ve yardımlaşma özellikleriyle “iyidir”. Şehrin ontolojik varlığı tamamen iyi ya da kötü olarak tanımlanamaz. Belli, değişmez metafizik ilkelere dayanarak tekâmül eden şehirler iyidir, adildir, barış yurdudur.
Farabi, Faziletli Medine kitabında kentin ontolojisini yapar. Erdemli kentler ve cahili kentler diye bir ayırıma gider. Bunu da yine ahlakın temel ilklerinden hareket ederek yapar. Cahillik, burada bilgisizlikten öte irfandan uzak, adaletsiz olan, tahakküm ile yaşanan yıkım, savaş ve çatışma pratiğidir. Ontolojik Medine’si, bir açıdan metafizik sosyolojiyi temsil eder. Ya da metafizik toplum idealini kent üzerinden anlatmaktadır. İbn Sina ile yakın durmaktadır. Büyük ihtimal İbn Sina, onun yaklaşımlarını Helen düşüncesinin ruhsal seyahat geleneği (El-Afifi) tarzıyla anlatmaktadır.
Hacı Bayram Veli, ontolojik şehrini tasavvuf ruhuyla anlatır. Çalabım Bir Şâr Yaratmış şiiri bunun manifestosudur. Kent, anlamdır. Metafizik yönüyle öne çıkar. İrfanın ve ruhun toplu yaşam yeridir. Şehri yapan kişi aslında aynı zaman da kendisini de ihya etmektedir. Pazarında irfan, ezanında irfan, inşasında irfan hakimdir.
Yunus Emre de çok ilginç bir biçimde İbn Sina’nın yolundan gider. Kentin hem iyi hem de kötü yönlerine dikkat çeker. Ancak ondan farklılaşan bir tarafı da var. O da oldukça nesnel ve sosyolojik gerçeklikte yer alan şehirler üzerine konuşmasıdır. Ruhsal seyahate çıkmaz. Gezip dolaştığı Anadolu kentlerinin iyi ve kötü hallerini gözlemler. Bu nedenle derviş Yunus, “sosyolog Yunus’a” dönüşür. Hanlarda yaşayan insanlarla somutlaşan kentliler, kimi zaman dünyaya batmış, iktidar sahipleriyle iç içe geçmiş ve uyumcu yaşamlarıyla dikkat çekerler. Kimi kez de tam tersine iyi üzerinde hayatlarını geçirirler.
İbn Haldun da adeta derviş Yunus yolundadır. O da şehri, bedevilik dediği köylülüğün ileriki aşaması olarak yorumlar. Medeniliğin yeri olarak görür. Zanaatlar, sahaflık, esnaflık, zarafet ve incelik hadari denilen kentte ortaya çıkar. Ancak bu kent de zamanla sapabilir, konfor ve şatafatla sosyo-psikolojik sapkın eylemlere yönelebilir. İbn Haldun, ontolojik kent bilincinden öte sosyolojik bir yaklaşım ortaya koyar. Nesnel gerçekçidir. Tarım toplumunun, kabile toplumunun ve göçebe toplumunun nesnelliğini de önemsemektedir. Şehir filozofundan öte şehir sosyoloğudur.
Modern Dönem Kent- Köy Diyalektiği
Modern zamanlarda, kent-köy diyalektiği Alman ve Fransız düşünce geleneğinde önemli bir mesele olarak ele alınmaktadır. Alman idealizmi, romantizmi, muhafazakârlığı ve Fransız tradisyonel yaklaşımı ortak bir tutuma yönelmektedir. Bunların temelinde çeşitli teolojik ve tarihsel şartlar önem taşımaktadır. Almanya’nın Avrupa içindeki hoşnutsuzluğu ve bu hoşnutsuzluğu yeni bir düşünce ile aşma çabası belirleyicidir. Yine Roma Katolik düşüncesinin modernlik karşısında yaşadığı hezimeti radikal bir söylemle meydan okuma çabasını da hatırlamak gerekir. Nitekim Muhafazakâr Devrim dergisi Avrupa’da bütün bu akımların adeta buluşma noktası olmaktadır.
Bu yaklaşımlarda Guénon, Heidegger, Spengler gibi birçok muhafazakar ve tradisyonel ekol kent ve köy arasındaki diyalektiğe dikkat çeker. Onlara göre kent, modernliğin çürümüş, kibirli, bencil, Tanrısız sosyal mekanıdır. Buna karşın köy veya kırsallık ise “saf doğa” olarak imgelenir. Rüzgar, toprak, yağmur, gök, küçük işletmeler…Küçük ve anlamlı bir doğal dünya olarak tasavvur edilmektedir.
Türkiye’de çok erken zamanlarda bu yaklaşımı Nurettin Topçu’da da görmekteyiz. Teknoloji, sanayileşme ve modernleşme kenti yozlaştıran olgulardır. Modernlik eleştirisi ile kent eleştirisi yan yana gider. Topçu da Anadolu’nun sanayi ile istila edildiğini söyler. Modern bilimin de pozitivizme yol açtığını söyler. Doğayla beraber yaşamayı önerir, küçük işletmeleri savunur. Adeta Muhafazakâr Devrimin Türkiye sözcüsüdür.
Türkiye Sosyolojisinde Köy-Kent Diyalektiği
Türkiye’nin pratik sosyolojisinde köy-kent diyalektiği çok derin bir etkiye sahiptir. Cumhuriyet ideolojisi kendisini kent olarak algılar. Buna karşın köy de “öteki”dir. Halk Evlerinin çıkardığı Ülkü Mecmuası‘nda “Köy seferberliği” ve “Köylerin Kolonizasyonu” adıyla makaleler yayınlanır. Burada üretilen bakış açısıyla köy; cahil, hurafelere batmış, geri kalmış, ağa ve şeyhlerle dolup taşan bir sosyal dünyadır. Modernleşme ile buralar ıslah edilecek, medenileştirilecek ve bu karanlık durumdan kurtarılacaktır.
Köy Enstitüleri, tam manasıyla cahil ve geri kalmış köyü fethetme projesidir. Kemal Tahir, Bozkurttaki Çekirdek romanıyla bu saplantılı, tutkulu ve ütopist projeyi eleştirir. Hasan Ali Yücel ve İsmail H. Tonguç, inkılaplar ile köyleri aydınlatmayı akıllarına koymuş devlet adamları. Cehaletin, hurafenin ve geriliğin kaynağı kurutulacak! Köy, kentin modern tekebbürü ile aydınlatılacak. Mandolinler, kemanlar, bağlamalar öğretilir köy çocuklarına. Ustalar yetişir, inek sağmayı ve tarla sürmeyi de öğrenirler. Ama modernitenin kentli yaşam tarzı da öğretilir. Köylere giden bu kent akıncıları, halka yabancı zihinler olarak köylüleri küçümserler. Onlar liderdir, aydınlanmacıdır, bilenlerdir. Köylüler ise cahiller sürüsü. Enstitülü, yeni modern beydir, köylü ise ırgat. Üstelik kültürel olarak da ırgatlığa düşmüştür.
Ankara, modern bir kent olarak sıfırdan inşa edilir. Büyük hayaller ve tutkularla yepyeni, sıfırdan bir kent yaratmak!.. Milli Mimarinin kurucusu Kemalettin Bey’in de işine son verilir. Tamamen modern Avrupa mimarları sıfırdan bir kent kuracaklar. Fransız, Alman, İsveç mimarlar getirtilir. İlginç bir şekilde bu yeni kent sahipleri, Batı karşısında kendi varlıklarını da köylü görüyorlar. Buna tahammülleri yok. Bu nedenle kentte, Pera Palaslar’da hızlı bir şekilde kentli olmak için büyük gayretler içine girerler. Batının gözünde geri, cahil, mürteci, ortaçağ ve sonuçta köylü olmaktan çıkmak için değiştirmedikleri bir derileri kalır.
Köy olarak imgelenen her şey modern şehirde atılmaya çalışılır. Aşık Veysel, köy kıyafeti nedeniyle yeni kente sokulmaz. Köylü kıyafetleri yasaklanır. Çarşaf, şalvar, takke, başörtü köylü kıyafetidir. Türk filmlerinde uzun süre köylülere ait imgelerdir. Hasret Kuşları filmi, Yılmaz Güney yönetmenliğinde çekilir. Köyden İstanbul şehrine gelen bir aileyi anlatır. Ayla, kentlidir ve cihangirde oturur. Kemal ise köyden gelen ve Aylaya karşı köy kimliğini gizleyen arkadaşıdır. Aralarındaki diyalog yüzyıllık köy-kent diyalektiğini anlatır. Cihangir merdivenlerinden aşağı beraber inerken karşılarına çıkan köy kılıklı dilenci kadına, Kemalin para vermesine Ayla tepki gösterir. Gelmesinler, soyuyorlar burayı der. Kemal buna itiraz eder. Ayla “yoksa sen de mi onlardasın” der. “Onlar” kelimesi bütün hikâyeyi anlatıyor. Köylüler onlardır, yani ötekilerdir; çalışmıyorlar, kenti soyuyorlar…
Demokrasi ile yükselen köy
Demokrasi pratiği, çevreyi; kıyıda olanları, dışlananları, merkezden atılan veya sus pus edilenleri ve köylüleri yeniden harekete geçirdi. Demokrasi, Türk toplumundaki köy-kent diyalektiğinde önemli değişimlere neden oldu. Köylüler de artık oy kullanacaktı, siyasete dokunacaktı, merkeze etkide bulunacaktı.
Toplumun en büyük nüfusunu temsil eden köy, demokrasi ile beraber şehirlerde “görünür” hale geldi. Gecekondularda, varoşa çeviren düzen yavaş yavaş değişmeye başladı. Kasaba ve küçük şehirlerde onları “taşra haline getiren” düzen de yarıldı. Merkez ve şehirli aktörler, demokrasinin dayattığı oy baskısı nedeniyle köylüleri görmeye başladı. 1960’lardan itibaren gecekondular üzerine birçok araştırma yapılmaya başlandı. Sosyologlar köylüleri anlamak istiyordu. Mübeccel Kıray ve Kemal Karpat bunların başında geliyordu. Özellikle Karpat, demokrasiye inanan bir bilim adamı olarak ilk defa ciddi bir şekilde köylüleri anlamaya çalışıyordu.
CHP, her zaman kendisini kentli, modern ve medeni gördü. Kuruluş ruhunda da bu vardı. Köylünün ayağına gidip oy istemeyi bile küçümsedi. Hasan’a hasso diyordu. Postalı çamurlu olmak istemiyorlardı. Nasıl olsa devlete egemendiler, demokrasi ile de bunu korumaya devam edeceklerini düşünüyorlardı.
Ancak DP, köylünün demokrasideki yerinin öneminin bilincindeydi. Menderes, köylere gidip barajlar yapmaya başladı. Yollar yaptı, yeni fabrikalar açtı “onlara”. Demirel, köylü çocuğuydu. Tamamen köy sosyolojisinden doğmuş, çocukluğu orada geçmiş ve ailesi ile de bağları devam ediyordu. Köyün sorunlarını da dilini de iyi biliyordu. Bu nedenle “köy partisi” tarafını da işletiyordu. Muhtarları arıyor, köylü şivesiyle konuşuyor, onların kente katılmasına sempatiyle yaklaşıyordu.
Demirel, köylere su götürdü. Zaten Anadolu köylüsünün en büyük sorunu yol, su, elektrikti. Demirel de burada yoğun çalıştı. Köylülerin inançlarına da müdahale etmiyordu. Dini müsamahaya da sahipti. Sonuçta barajlar, kanallar ve sularla pancar ve pamuk endüstrisi ile köylerde zenginleşme oldu. Motorlar ve taksiler çoğaldı. Demirel, tam manasıyla köylüyü şehirde temsil eden bir siyasetçiydi. Karşılığını da aldı. En fazla oy köyde vardı ve köylü de çoğunlukla ona oy verdi.
Kent, Demirel’e “çoban sülo” etiketini yapıştırdı. Onu aşağıladı ve ötekileştirdi. Kent, köyün yükselişine aktörlük yapan şahsiyete tahammül edemiyordu. Aslında Demirel, Köy- Kent diyalektiğiyle yaşanan çatışma sorununu mühendislik formasyonuyla aşmak istemişti. Söylemler üretmekten öte maddi üretim ile bunu yapmaya çalışmıştı. O kadar çok maddi üretim ilişkilerden bahseden solcular bile onu anlayamamıştı. Çünkü sol entelektüeller de kentli elitlerden oluşuyordu. Egemen, oligarşik ve kibirli…
Muhafazakarlık ve Sekülarizm Bağlamında Köy-Kent Diyalektiği
Özal ve Erdoğan’ın iki dönem süren iktidarı döneminde muhafazakarlık siyaseti köy-kent diyalektiğini aşmak için Demirel’in yolunda gitti. Demirel uzlaşmacıydı. Özal ve Erdoğan (ilk iki dönem), radikal demokratik adımlarla bu diyalektikle başa çıkmak istediler. Nitekim ikisi de “kalkınmacı modernleşme” politikalarını yürüttü. Fabrikalar, otoyollar, elektronik teknolojisi, kentin gecekondulaşmadan kurtulması…Gecekondulaşmadan kurtulmak, köylülere kente katılma imkanı vermekti. Özal döneminde başlayan bu teşebbüs, Erdoğan döneminde zirveye ulaştı. TOKİ-Kent doğdu. Gecekondu tarihe gömüldü.
TOKİ-Kent, gecekondu ile mukayese edilemeyecek düzeyde insani altyapı sağlıyor. Köyden yükselen elitler bürokrasi, medya, siyaset ve üniversitelerde yer aldı. Köylüler ve kentliler arasında etkileşim kanalları açıldı. Özal’ın teşebbüsleri ve AK Parti hükümetlerinin iki dönemindeki icraatlarında bunu net bir bicinde görüyoruz. Erdoğan, karizmatik ve riski göze alan liderliği ile bunu daha da ileri noktalara taşıdı. Köylüler, artık şehrin önemli aktörleriydi. İstanbul’da, Erdoğan belediye başkanı olunca sadece kentli elitlere hizmet eden küçük kamu kökleri ve yalılarını bütün halka açması bir devrimdi. Nitekim Can Dündar gibi kentli elitler, buna tepki gösterdi.
CHP’de odaklanan, laikçi kimlikte ısrar eden ve kendilerini kentli, ötekilerini köylü diye damgalayan sosyoloji, hiçbir zaman tam çözülemedi. Kültürel ve siyasal bilinçaltında bu devam ediyor. Ayla’nın bilincindeki köylü, hala “onlardır”. Modernist yaklaşımları ve yaşam tarzlarıyla buluşmayanlar köylüdür.
Muhafazakârlık siyaseti, merkezde tam konumlanınca bu diyalekttik yeniden üretiliyor. Darbelerle karşılaşması, merkezdeki güçlerle kurduğu ittifaklarla varlığını güvene alma gayreti, itaat ve sadakat potansiyeli yüksek insanlarla çalışma tutumu buna yol açıyor. Aslında bu diyalektiği aşacak en büyük teşebbüslerde bulunurken geri çekilme ve merkezde kendisini tahkim etme yolunu tercih ediyor. Bu da yeni oligarşileşmeye yol açıyor. Söylemlerle mesafeyi azaltma ve bütünleşme teşebbüsleri ile uygulanan siyasi pratikler arasında gerginlikler doğuyor. Beyaz Türk elitlerle uzlaşma yerine kutuplaştırıcı ve karşıt söylem üretimiyle devletin ve toplumun varlığındaki etkinliklerine son verilmek isteniyor.
Siyasal ve toplumsal kutuplaşma köy-kent diyalektiğini yeniden üretiyor. Türkiye’nin yüzyıldır aşmak istediği bu diyalektik aşılamıyor. Mevzi kazanma, devlet ve toplum üzerinde egemenlik kurma savaşı tam tersine bu diyalektiği de kullanmaya ve onu araçsallaştırmaya neden oluyor. Beyaz Türkler-köylüler ayırımı ile sert kavga yeniden üretiliyor. Toplumsal uzlaşma imkanları yok ediliyor. Her şey iki ana kutba çevriliyor. Dindarlar-laikçiler, kentliler-köylüler, beyaz Türkler- Anadolulular, Batıcılar-Doğucular, Kürtler-Türkler…
Türkiye’de kentlilik iddiaları ile köylülere yönelik ötekileştirme söylemleri devam ediyor. Özellikle siyasal muhalefet ve siyasal iktidar aracı olarak kullanılıyor. Egemen elitler dün kibirli modernleşme projeleri için bunu yaparken, bugün de muhalefet aracı olarak bunu kullanıyorlar.
Türkiye’de kamuyu talan faaliyetlerinde köylüler ve kentliler eşittir. Kentliler bunu daha rafine yöntemlerle yaparken köylüler kaba-saba bir şekilde gerçekleştiriyorlar. Köylüleri gecekondulara, çamurlu yollara, su ve elektrik yoksunluklarına mahkum edenler kentli egemenler oldu. Buna karşın onları bu ortamdan kurtarmak isteyenler ise muhafazakârlar. Talancılık, bir güç ve kanunsuzluk meselesi. Kanunsuzluğun çoğu zaman kanunlarla yapıldığı bir ülkede yaşadığımızı da unutmayalım! Gücün egemenliği ile sarhoş olanlar kendilerini kanun üstü görüyor ve dolayısıyla gerektiğinde kanunla istediği gibi oynuyor.
Ziya Gökalp, Halka Doğru dergisi ile sosyoloji yaklaşımıyla köy ve kent arasındaki derin mesafeyi ve diyalektik çatışmayı aşmak istemişti. Sonra Halkevleri, Köy Enstitüleri, halkçılık ilkesi ve köy davası gibi söylemler devreye girdi. Mülkiyeci, Kemalist ve sol yaklaşım çoğunlukla ideolojik üretimle sorunu çözmeye çalıştılar. Ancak muhafazakârlar mühendislik formasyonu, kalkınmacı modernleşme ve üretim ilişkileri ile hareket ettiler. Bir açıdan da daha başarılı bir çalışma ortaya koydular. Ancak hala bu diyalektik çatışma tamamen çözülmüş değil.





