Gerek tarihsel süreçteki gerekse günümüzdeki toplum tiplerinin ve onlara hakim olan ilişkinin zemin ve şekli, toplumlarda oluşan toplumsal hareketlerin seyri ve bu seyri belirleyen olumlu-olumsuz faktörlerin neler olduğu gibi hususlar evvelemirde anlaşılması gereken meselelerdir. Zira bunların şekil ve çerçevesi toplumsal yapıları birebir etkileyen faktörlerdir. Söz konusu faktörler aynı zamanda birey toplum arasındaki ilişkinin bireye yansıyan tarafının da belirleyicisidir. Bununla birlikte modernitenin manipüle ettiği bilginin ve algının değer ve anlamdan yoksun, sadece tüketmek ve kazanmak amacına yönelik olması, birey ve toplumları ayakta tutan yerel ve evrensel değerleri de eritmekte, sıradanlaştırmaktahatta yok etmektedir. Üretilen her mamulde olduğu gibi özellikle iletişim alanındaki teknolojik mamullerin evrensel ahlak ve değerlerden yoksun olarak üretilmesi veya kullanım ahlâk ve fıkhının olmaması, zararlarını engelleyici tedbirlerin alınmaması gibi sorunlar; toplumları olumsuz anlamda etkileyen faktörler olarak görünmektedir.
Yukarıda zikredilen faktörler problemi yerel ve ulusal düzeyden küresel bir boyuta taşımaktadır. Söz konusu faktörlere modern toplumun beraberinde getirdiği problemler de eklemlendiğinde hem çözümün zorluğu hem de çözüm için çok boyutlu bir mücadele sürecini göze almanın kaçınılmazlığı ortaya çıkmaktadır. Yerel ve evrensel değerlerin yok olma riski, bir başka deyişle bu ifsat karşısında tutunabilmenin yolu, hayatı bütün boyutlarıyla bir mücadele/imtihan süreci olarak değerlendirmekten geçmektedir. Bu sebeple öncelikli olarak modern toplumun ne olduğu ne gibi problemlere sahip olduğu, bu problemleri aşabilmenin yollarının neler olduğu gibi sorulara makul cevapların bulunması ve olumsuzluklar karşısında nasıl bir mücadele tarzının gerektiğinin tespiti; bu mücadelede başarılı olabilmenin yöntem ve şartlarını da belirleyecektir.
Bilindiği gibi modern toplum inşasının ilk döneminde “ulus-toplum”un veya “ulus-devlet”in ideolojik çerçevesi toplulukları değil bireyleri muhatap alarak ulusu tek meşrû toplum, başat toplum haline getirmişti. Bu da evrensellik adına yerel, etnik ve dinî kimliklere tahammülü azaltmış, eşitlikle farklılıklara tahammül arasındaki denge kurulamadığı için farklılıkların kamusal alandan dışlanması gibi bir sonucu doğurmuştu. Böylece bireyi ve bireyin özgürleşmesini esas alan modern toplumda geleneksel ve samimi topluluk/cemaat ilişkileri zayıflamış,bunların yerine resmî, mekanik ve sentetik ilişkiler esas alınmıştır. Dolayısıyla modern toplum bir taraftan toplulukları/cemaatleri tehdit etmiş, diğer taraftan da kişi özgürleştiği oranda yalnızlaşmış, güvensiz ve güvenilmez bir birey haline gelmiştir. Kısaca özgürlükle güven-güvenlik arasındaki denge bir türlü kurulamamıştır.
Modernleşme sürecinde oluşan toplumlar laik ve seküler bir temel üzere inşa edildiğinden, bu tür toplumlarda kültürel değerleraracılığıyla oluşan geleneğin toplumsal ilişkiler üzerindeki belirleyiciliği de zayıflamıştır. Sosyolojik anlamda toplulukların/cemaatin ve geleneğin itibarı düşürülmüş hatta kökünden sökülmeye çalışılmıştır. Bunun sonucu olarak bireyler arasında duygusal bağlar, dayanışma ruhu ve toplumla birey arasındaki aracı kurumlar zayıflamış, sosyolojik açıdan patolojik bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum eşitlikle farklılıklara tahammül, özgürlükle güven arasındaki dengenin sağlanamayışı gibi temel problemlerle birlikte birçok problemi daha tetiklemiştir. Bunların başında tabii bir ihtiyaç olan aidiyet, mensubiyet duygusundan beslenen kimlik problemi gelmektedir. Modern toplum içerisindeki coğrafî büyüklüğe rağmen hayatın karmaşıklığı, yaşama tarzları ve ilişkilerin hızlı değişimi, kitle kültürü ve kitle toplumunun oluşumu kişilerin bir yerlere ait olma ihtiyacını artırmaktadır. Kişilerin karşılanamayan kimliksel aidiyet ihtiyaçlarını sanal ortama taşıyarak en azından ortak ilgiler düzeyinde sanal cemaatsel profiller geliştirmeleri işin ciddiyetini ortaya koymaktadır. Bu sanal ve sentetik kimlikler hız, haz eksenlikarmaşıklık ve belirsizlikler karşısında bireyin güvenini sağlayabileceği aldatıcı sığınak ve limanlar olarak görülmektedir.
Dolayısıyla sanal da olsa sosyolojik anlamda topluluk/cemaat,kişilerin kültürel dünyada artan bu kimlik ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri önemli liman ve sığınaklar olarak yeniden karşımıza çıkmaktadır. Bunun da ötesinde bugün “toplumsallığın sonundan”, “örgütlü modernliğin sonundan”, “dünya toplumu olmaktan” vazgeçilip kabileleşmekten, mafiyalaşmaktan, çeteleşmekten bahsedilmeye başlanmıştır. Bu durumu klasik sosyolojik yaklaşım açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu yüzden modern toplum içerisinde toplulukların/cemaatlerin kaybolduğu şeklindeki evrimci düşünce geçerliliğini yitirmiş, topluluk/cemaat yapılanmaları mahiyet değiştirmiştir. Bireylerin bu durum karşısında aldıkları tutum birkaç şekilde kendisini göstermektedir. Bireyler aynı anda hem ulus-devletin üstüne çıkmakta hem de altına inmektedir. Yani evrensellikle yerellik arasında seçim yapmak yerine bunları birbirine eklemleyerek hem küresel hem de yerel olunmakta, bunlara yeni cemaatsel gruplar da ilave edilmektedir. Yani çok kimlikli bir birey ve toplum yapısı karşımıza çıkmaktadır.
Yoğunlaşan kitle hareketleri, süratle gelişen ve en ücra köşedeki insanlara bile ulaşan kitle iletişim araçları, sanal dünyainsanlar arası ilişkileri temelden sarsmıştır. Yüzyılın başından itibaren oluşan yeni /sanal toplum tipi ve bunların oluşturduğu dünya görüşü, hayat felsefesi, inanç ve değerler yeni bir kültürü de ortaya çıkarmıştır. Bilişim ve iletişim teknolojisinin takibi imkansız hızıyla gelişen mekanizmalar aracılığıyla birey ve toplumlar tek taraflı alıcı şeklinde bir ilişki içerisine sokulmuş, böylece enformatik bilgi “malumat” halinden “talimat” haline dönüşmüştür. Buna iç ve dış göç, büyük ve çarpık kentleşme sonucu oluşan şekilsiz ve çerçevesiz yığınlar da eklendiğinde bu yeni kitle kültürünün gücü ortaya çıkmaktadır. Bu kültür modern toplumun ürettiği ahlâk ve değerden uzak bunalımlı bir yansımadır,sadece mekanik ihtiyaçların giderilmesini merkeze alanmanipülatif bir karakter arz etmektedir.
Oysa kültür; fertlerce paylaşılan, onaylanan ve üzerinde ittifak edilen değerler diye tanımlanıp insanların yücelmesini,mükemmelleşmesini esas almaktadır. Zira o toplumların orijinal olarak ortaya çıkardığı rafine bir değerler bütünüdür. Nesilden nesle aktarılan inanç ve geleneği yansıtan, fert ve toplumun dünya görüşü, hayat tarzıdır. Dinamik, devamlılığı olan öğrenilmiş davranış biçimi bir başka deyişle bir terbiye birliğidir.
Kişiler bu kültürü doğuştan hazır bulduklarından hayatın her safhasında bu norm ve değerlere uymak suretiyle kişilik kazanır, böylece toplumdaki yerlerini alırlar. Kısaca kültür yukarıda bahsedilen aidiyet/mensubiyet ihtiyacından doğan, kimliğioluşturan ve besleyendir. Bu çerçevede vahye dayalı bir kültürle kazanılmış kimlik ve kişilerden oluşan bir millet/toplum zikredilen modern kitle kültürünün etkisini kırabilir ve toplumsal ıslah ve ifsadı etkileyen olaylar karşısında irade/inisiyatif koyarak olayların akışını etkileyebilir ve değiştirebilirler.
Toplumsal hareketleri çatışmacı ve ifsat edici/tahripkar bir zeminden yapıcı ve ıslah edici bir zemine yönlendirmenin yolu,kişinin eylemlerini yansıttığı toplumda yeniden grup yaşantısı ve dayanışma duygusunu canlandırmak, insan ve toplumlara bireysel sorumluluk bilinci yanında toplumsal sorumluluk bilincini de kazandırmaktır. Aksi takdirde gerek bilişim ve iletişim teknolojisindeki hızlı gelişmeler gerekse bunun dışındaki faktörler bireyi topluma bağlayan manevî lifleri kemirerek kişinin ve toplumun yapısında çatışmalar meydana getirecektir. Bu manevî lifleri dokuyan, işleyen de güçlü bir aile, güçlü bir kültür, gelenekve bu geleneğin oluşturduğu güçlü bir millet, bu birikimle ortaya çıkan güçlü bir medeniyettir/ümmettir. Modern toplumla birlikte gelen bu global kaosa karşı ancak güçlü bir aile, güçlü bir kültür güçlü bir millet, gelenek ve güçlü bir medeniyeti üreterek direnmek, ayakta kalmak mümkün olacaktır.
Toplumdaki bireyler arası ve birey-toplum arası ilişkinin sosyolojik birtakım sebepleri olsa da Kur’ân bütün bu sebepleri de kuşatan ancak bunların üstünde bir esasa dikkat çekmektedir. Bu esas da Allah’ın kalplere verdiği ülfet ve uzlaşmadır. Allah’ın lütuf olarak vermiş olduğu bu bağın yerini hiçbir bağ tutamaz. Kur’ântoplumsal ilişki ve davranışların samimileşmesinde idealist bir hedef belirler. Bu hedefi bireysel ve toplumsal düzeyde yardımlaşma ve dayanışma olarak öngörürken yardımlaşma ve dayanışmanın düşmanlık, günah ve toplumsal ifsada götürecek hiçbir hususta yapılamayacağını ifade ederek onun çerçevesini çizer. Dolayısıyla Kur’ân, toplumu/cemiyeti sadece sosyal mukavele, korunma ve ekonomik tedbir olarak görmeyip bunları birer vakıa olarak kabul etmekle birlikte, gerçek birlik ve bağa, özellikle de istikamete dikkat çekmektedir. Nitekim zikredilen bağ ve temelde oluşan modern toplumların birçoğunda müreffeh bir hayata rağmen insanlar arası ilişkiler kopuk ve yozlaşmıştır. Toplumu bir arada tutan asıl bağlar kültürel ve aşkın değerlerdir. Bu bağ ve değerleri sağlayan ise, din ve onun belirlediği inanç ilkeleridir. Gerçek birlik, disiplin ve itaat bu inanç ve değerlerle sağlanabilir. İmandan beslendiği için bir anlam ifade ederler. Aslında bir şeye itaat ve bağlılık, onun arka planındaki sembolik veya hakiki gücün varlığından kaynaklanır ve toplum şuuruna oturur. Dayatmalarla veya çıkar birliği ile sağlanmaya çalışılan disiplin ve itaati ise, toplum şuuru reddeder.
Kur’ân, hayatı kolaylaştıran toplumsal yasalar, tedbir kanunları, toplumun bizzat kendisinin, yardımlaşma, toplumsal bilinç, birlik ve kardeşlik şuuru gibi duyguların, hatta hayatın tümünün nihaî olarak dünyayla sınırlı kaldığını, ahiretle mukayese edildiğinde bunların anlam ve gayesinin sadece oyun-oyalanmaveya imtihan vesilesi olduğunu ifade etmektedir. Kur’ân; bu tedbir duyguların şekillenmesine, keyfiyetine aşkın bir boyut getirerek onlara atfettiği kıymet ve değerin tespitini, kıyaslanan boyuta göre yapmaktadır. Yani O; savaşın, sanatın, edebiyatın, ekonominin, teknolojinin vb. birçok şeyin içerisine dahil olduğu çok ciddi bir oyun ve oyalanmadan müteşekkil bir hayattan bahsetmektedir. Bu, hayatın, dünyanın ve içindekilerin basite indirgenmesi değil onlara anlam yüklenmesidir. Zira insan ve toplumun varlığı yalnız başına bir anlam ve değer ifade etmemektedir vesselam.





