Zamane İnsanının Büyük Mahrumiyeti: Cezbedici Ahlâk

0
17

Bir insanın fikrî ve fiilî yönlerden vasat-üstü dereceye erişip yetkinliğe ulaşması ve söz konusu yetkinlik düzeyindeyken hayatını nazarî ve amelî iç tutarlılığını zedelemeden sürdürebilmesi daima “cezbedici ahlâk” olarak ifadelendirebileceğimiz bir netice verir. Beşerî tekamülün gayesi bu değilse de meyvesi budur. Günümüzde ahlâkın nazarî ve amelî veçhelerine dair bazı güçlü temsiller mevcut olsa da bunların umumî cezbedicilikten mahrum olmasının sebebi, temsil sahiplerinin iç âlem düzeninde ihlaslı bütünlük ve tutarlılık hassesinden -büyük oranda- mahrumiyetidir. Zira ahlâkın, kâl ile hâl arasındaki tutarlılık kavgasının müspet yöndeki semeresi; ahlâk noksanının da mezkûr kavganın menfî yöndeki neticesi olduğunu ıskalayan birçok modern ahlâk telakkisi, aynı temel ve köklü problemle maluldür.

Bütünlük ve tutarlılıktan tecrit edilen cüzî ahlâk görüntüleri, işin hakikatinde birer ahlâk yanılsamasıdır. Çünkü parçada “ahlâklı görünmek” kolay fakat bütünde “ahlâkı kuşanmak” zordur. Meselâ, her insanın evlat, baba-anne, eş, patron-işçi, talebe-hoca ve komşu gibi birçok sıfatı bulunur. Bir insanın, hayatın bazı cüzlerinde, misal komşu vasfıyla son derece ahlâklı görünmesi, o kimsenin hayatın bütününde ahlâkı kuşanmış olduğunu göstermez. Komşularına yönelik nezaket ve hoş hâlleri, bir ahlâk yanılsaması dahi oluşturabilir. Nitekim aynı kişinin işçilerinin hakkına giren bir patron, çocuklarının hakkını eda etmeyen bir anne/baba olması mümkündür. Hâliyle o kimsenin “kâl ile hâl arasındaki tutarlılık kavgasının” müspet yönünde bütüncül ve tutarlı bir saf tuttuğunu yani “ahlâklı bir kimse” olduğunu söylemek isabetli olmayacaktır.

Benzer şekilde ilim meşgalesinde işin hakkını veren fakat bildiğini tatbik etmede işin hakkını vermekten uzak düşen veyahûd tam tersi, mükellefiyetleri edada oldukça istikrarlı olan fakat neyi niye yaptığını bilmek ve ameli ilimle tezyininde lakayt kimselerin de ideale nispetle son derece kusurlu olduklarını söyleyebiliriz. Günümüzde toplumlar maalesef bu türden, parçacı vitrin ahlâklarıyla yetinen insanlarla dolu.

Ahlâk yanılsamalarına sebebiyet veren parçacı ahlâk görüntülerine yönelik her taltif, ahlâkın küllî idrak ve insicamlı icrasına yönelik bir mânidir. Bu engelden gafil olmak -bilhassa Müslümanların- ahlâk anlayışı için son derece önemli bir kayıp. Çünkü cezbedici ahlâkın ne’liğine dair bütün beyan ve uygulamalar elde mevcut. Fakat gel gör ki İslâm anlayışının da zamanla parçacı ilişkiler yumağına dönmesi, mekârimü’l-ahlâkı itmam üzere gönderilen her ne varsa parçalanmasına sebebiyet verdi. Hâlbuki Ebû Hanife’nin İslâm anlayışını (fıkıh), “nefsin lehine ve aleyhine olanları tanıması” şeklindeki dikkate şayan tarifi; nazarın fiille, fiilin ahlâkla, ahlâkın anlayışla kopmaz bağını vurgulayan veciz bir ölçüydü. Kim ki nefsinin lehine ve aleyhine olan itikadî (fıkh-ı ekber), amelî (fıkh-ı zâhir) ve ahlâkî (fıkh-ı bâtın) ölçüleri tanıyor ve mucebince iş görüyorsa, o kimse İslâm’a muhatap anlayış ve yaşayışı haiz demekti. Fakat parçaya vukufiyetin kolaycılığı, bütüne teveccühün meşakkatine galip çıktı.

Söz konusu durumu dinî ıstılahlarla ifade edecek olursak; Müslümanlıkta itikadın amelle, amelin ahlâkla, ahlâkın da inançla tefrik kabul etmez güçlü bir rabıtası bulunmaktadır. Hatta son derece iddialı ve mübalağalı görünebilir ama şunu açıkça söyleyebiliriz: Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i nebevîde yalnızca itikada, yalnızca amele yahud yalnızca ahlâka hasredilmiş tek bir buyruk dahi mevcut değildir. Zâhirî mânâsıyla itikada, amele yahud ahlâka taalluk ediyor görünen hemen bütün buyruklar aslında arka planda diğer veçhelerle görünmez ve sarsılmaz bir münasebet hâlindedir. Zâhirî mânâsıyla itikada, muamelata yahud âdâba taalluk eden semavî beyanların diğer mânâ katmanlarının inkişafı -tabir caizse- zaman, mekân, muhatap hususiyetlerine tâbi olarak gününü beklemektedir. Kelâm-ı İlâhî’nin çok vücuh, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) vecizü’l-kelâm olmasından kastedilen de bir yönüyle, buyruklarının zâhirî mânâlarının ardına sarkan işbu örtülü katman ve münasebetlerdir.

İslâm’ı sıhhatli bir beden olarak ayakta tutan da zaten bedenin âzâlarının madden ve manen birbirlerine sımsıkı bağlı olmalarıdır. Bu âzâlar birbirlerinden ayrı, müstakil birer uzuv olarak nitelendirilmeye ve aradaki bağlantı ıskalanmaya yahud göz ardı edilmeye başlandığı ândan itibaren ahlâk, hayata dair bütüncül ve tutarlı bir şuur ve tavrın icabı olmaktan çıkıp, yaşamın cüzlerindeki birer illüzyona dönüşmektedir. Bu durum ahlâklı olmanın imkânının değilse de ne yazık ki artık cezbedici ahlâkın mevcudiyetinin ortadan kalkması demektir.

Zamane insanının bu bağlamda belki de en büyük mahrumiyeti, cezbedici ahlâk anlayış ve örneklikten yoksun olmasıdır. Vitrin ve imaj ahlâkına muhatap ola ola, ahlâkın küllî ve cezbedici temsilini âdeta muhal addetmeye ve “onun da görünmeyen ne kusurları vardır” diye teselli ve mazeret bulmaya aşina hep insanlar. Hâlbuki peygamber yahud sahabe tavrı, hakiki veli ve âlim edâsı dediğimizde kastedilen aslında, şimdilerde muhal addedilen bu cazibedir. Bir insanın iç âlem düzenindeki yetkinliğe paralel seyreden tutarlılık gayet tabiî bir şekilde hayatının her ânında tezahür etmeye ve davetsiz bir tebliğ sunarak muhataplarını kendisine çekmeye başlar. Onun yokluğunda ise ahlâkın ancak adı, kuramı, gölgesi, imajı yahud yanılsaması kalır.

Belki yazının genelinden hatıra gelmesi muhtemel bir düşünce ve itirazı da yazıyı noktalaman dile getirip cevaplamamız uygun olur: “Cezbedici ahlâkı doğuran küllî ve tutarlı bir idrak ve yaşantı yoksa aslında ortada ahlâk yoktur, yanılsama vardır” gibi bir yaklaşım ya hep ya hiç düşüncesine ve ahlâk davasından topyekûn el çekmeye sevk etmez mi? Yani hayatı bütünlük ve tutarlılık hâlinde yaşamadıktan sonra parçada ahlâklı olduğum şubeleri de tamamen terk etmeliyim düşüncesine kanalize etmez mi? Etmez, etmemeli. Bilakis Müslümanlık, iyi olma ülküsünü ve kötü kalma endişesini kalbinde samimiyetle taşıma hâlidir. Dolayısıyla Müslüman’ın ahlâkı, her mükemmelliğin onda mündemiç ve hazır olduğu aşkın bir vaziyet değildir. Fakat her idrak mertebesinde, o mertebeye muvafık idrakin icabı olan bütünlük ve tutarlılığın hayata aksetmesi yönündeki ısrardır. Dolayısıyla “cezbedici ahlâk” ütopik bir insan modellemesi değil; her insanın kendi imkân ve ahvali içinde cazip olabilmesi arayış ve anlayışıdır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz