Kimlik İnşası ve Kur’ân (3)

0
24

1.İmanın/Mü’min’in Test ve Tespit Edilişi

Geçen yazımızda belirtildiği üzere özetle Mü’min kimliğinin teste/imtihana tabi tutulmadan insanların bırakılmayacaklarını kesin bir dille ifade eden Kur’an; bu bağlamda imanla ilişkili olan birey ve toplumları birkaç kategoride değerlendirmektedir.  Özellikle Gazze soykırımından sonra itikadî ve ahlakî anlamda çok yüzlülüğün, çok kimlikliliğin, menfaat temelli ilişkilerin artık fayda sağlamadığı, adaletin, vicdan ve duruş sahibi olmanın, erdemin, evrensel ortak iyinin insan kalabilen vicdan sahibi kişiler nezdinde takdir edildiği, bu zeminde bir ayrışmanın söz konusu olduğu günlerde Mü’min kimliğini inşa etmiş olanlarla “mış gibi görünenler” arasındaki farkı Kur’ân kendi bütünlüğü içerisinde ortaya koymaktadır. Bu kategorik ayrışmayı maddeler halinde sıralamak gerekirse şu şekilde tanımlamalar karşımıza çıkmaktadır.

1.1. İlan Düzeyindeki İman/Mü’min

1.2. İddia Düzeyindeki İman/Mü’min

1.3. Zann Düzeyindeki İman/Mü’min

1.4.Gerçek/Hakiki Düzeydeki İman/Mü’min

Bu tanımlamaları sırasıyla izah etmeye çalışalım:

1.1. İlan Düzeyindeki İman/Mü’min

Bu kategorilerden ilki, bir şekilde inandıklarını ilan edip yaşadıkları toplumda mü’min olarak bilinen ya da bilinmeye başlanan insanlardır. İslâm coğrafyasında doğmuş, ebeveyni tarafından Müslüman ismi konulmuş, belki de kendisi vesilesiyle akika kurbanı kesilmiş, iradî bir bilinç üzere inanmak söz konusu olmamış, nelere ve niçin iman ettiğinin farkına bile varmamış insan ve toplumları ifade eden bir seviyedir. Nitekim Kur’an bu konuda şunları ifade etmektedir: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyla sapıtmıştır.”[1]

Ayette geçen birinci âmenû/inananlar sözcüğüyle tasdik ve tevhid’in bütün boyutlarıyla kalplerine yerleşmediği yeni/henüz iman edenlerin, müslüman olanların veya Muhammed’den (s.) önce gelen nebi ve resullere inanıp, onların Allah’tan (c.) getirdiklerini tasdik eden ehl-i kitabın kastedildiği zikredilmektedir. Ayetin devamında zikredilen Âminû/iman ediniz fiiliyle de ayette sıralananlara iman etmeleri veya henüz iman ve İslâm’a girenlerin de bunda sebat edip, devamlı olmaları istenmektedir. Sonraki ayetlerde de Allah’ın, Peygamberin ve Mü’minlerin yanında aranması gereken izzeti/onuru;[2] inkarcıları dost edinmek, onlara dalkavukluk yapmak suretiyle onların yanında arayan, bu arayışın gereği olarak iman ve küfür arasında menfaat amaçlı gidip gelen münafıklar gibi davranılmaması emredilmektedir.[3] Görüldüğü gibi onlar bütün bir hayatın kendisi üzerine bina edilmesi gereken imanı ciddiye almayıp onu kalıtsal bir miras, konjoktürel bir vaziyet alış veya içerisine doğdukları çevre ve çerçevenin etkisiyle kültürel bir vakıa olarak değerlendirip, bunun ötesine geçemeyen, bütün alanlarda boş ve anlamsızlığın arkası sıra koştukları gibi iman ve küfür tercihinde de ciddiyetten uzak insanlardır.

Ayetin bağlamı/siyak ve sibakı göz önüne alındığında bir önceki ayette hem imanın toplumsal yansıması hem de evrensel bir değer olan adaleti ayakta tutma sorumluluğuyla, sonraki ayette izzet ve onurun nerede aranması gerektiği hususuna dikkat çekilerek iman, adalet ve izzet arasındaki alakaya vurgu yapılmaktadır. Kanaatimizce adeta Allah (c.), bu iki erdemden uzak münafıkları ve onların tavırlarını gündeme getirip birinci âmenû lafzıyla bir şekilde ve henüz inandıklarını ilan edenleri münafıklara benzememe hususunda uyarmaktadır.

1.2. İddia Düzeyindeki İman/Mü’min

İmanla bir şekilde ilişkili insan ve toplumlar olarak zikredilen diğer bir kategori de, inandıklarını iddia edenler adı altında değerlendirilebilir. Bunlar kalplerinde maraz/hastalık ve nifak bulunanları kapsamaktadır. Bu durum genelde nifak amaçlı basit bir muhalefetle başlayıp gittikçe zaviyesi genişleyen, artan bir sapıklık şeklinde tezahür eden bir süreci içerir. İşleyişin bu şekildeki seyri, Allah’ın (c.) kalplerinde maraz ve nifak bulunanlar hakkındaki yasasıdır. Üstelik onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiğinde de biz ıslah edicileriz diyerek fesatçı olmadıklarını iddia ederler. Nitekim Kur’ân bu durumu şöyle ifade etmektedir: “İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.”[4]

Bu ayetin Medine’de ve Abdullah b. Ubeyy gibi münafıklar hakkında nazil olduğu zikredilen ayetler grubu içerisinde yer alması, onun bağlamıyla birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bilindiği üzere itikadî ve amelî olmak üzere iki kısımda değerlendirilen nifak, dışarıya hayrı yansıtıp arkasında şerri gizlemektir. Bu sebeple itikadî anlamda münafık olanlar cehennemin en aşağı tabakasını hak ederler.[5] Amelî manada münafıklık ise büyük günahlardandır. Kısaca ayetin öncesinde zikredilen kafirlerden farklı olarak insanlardan bazısı da vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanmış ve tasdik etmiş olmadıkları halde sadece dilleriyle inandık diyerek yalan söyler, Allah’ın ayetleriyle ve mü’minlerle alay etmeye kalkışırlar.

Böylece onlar bu sözleriyle inanca ve tasdike dayanmayan bir iddiada bulunurlar. Söz, davranış ve tavırlarıyla bu iddialarını ispatlamak yerine sizden olduklarına dair Allah’a yemin eder, korkak bir topluluk oldukları için bir sığınak bulduklarında da hemen oraya koşarak giderler.[6] Çünkü insanlardan bir kısmı, yani münafıklar Allah’a bir kenar/yön/harf üzere ibadet ettiklerinden, bir menfaate binaen ve dil ucuyla inandıklarından kendilerine bir hayır dokunduğunda buna memnun olur, bir musibete uğradıklarında ise, çehreleri değişir/dinden yüz çevirirler. Dünyayı da, ahireti de kaybetmek anlamına gelen bu durum, apaçık ziyanın ta kendisidir.[7] İşte Allah da, münafıkların inandık iddialarında kesinlikle yalancı olduklarını bildiği/şehadet ettiği için[8] onlara bu yalanlarından dolayı elem verici bir azabı müjdelemektedir.[9]

Toplumun güven ve huzurunu tehdide yönelik dış girişimleri önlemek amacıyla gerçekleştirilen Tebuk vb. cihad/savaş faaliyetleri; bir taraftan toplumsal bağlamda bir duruşu yansıtırken, diğer yönüyle de bu süreç karşısında alınan tavır ve tutum, kişi ve toplumların sahip oldukları inancın keyfiyetini ortaya koymaktadır. Eğer yakın/peşin bir yarar ve orta bir sefer olsaydı münafıkların mutlaka Peygamberi izleyeceklerinden bahsedilerek savaşın ve şartların zorluğundan dolayı izin talebinde bulunduklarının, ondan kaçış yolu arayışlarının ifade edilişi[10] ve bu durumun imanla ilişkilendirilerek onların nifaklarına hamledilişi; onların sahip oldukları imanın tasdikin ve tevhidin bütün boyutlarıyla kalplerinde yerleşmediğini açığa çıkarmaktadır. İnandık sözlerinin sadece iddia düzeyinde ve menfaat, konjonktür temelli olup, ispat edilmediğini açıkça belirtmektedir. Oysa iman bu tür vasıta ve vesilelerle sınanmadan, test ve tespit edilmeden gerçekleşmiş sayılmamaktadır. Bu yüzden insanların varlık ve yokluklarla, kolaylık ve zorluklarla yüzleşmeden, olaylar karşısında sergilenen tutum ve davranışların keyfiyeti belirlenmeden inandık iddiasında bulunmalarının fazla bir anlam ifade etmediği anlaşılmaktadır. Bu tür sıdktan/doğruluktan uzak iki veya çok yüzlü karakter sahipleriyle onların sergiledikleri bulanık, karmaşık tavır ve davranışlar; ayrıca bireysel, toplumsal ve küresel ifsadın da ana sebeplerinden biridir.

1.3. Zann Düzeyindeki İman/Mü’min

İmanla ilişkili insanlar olarak bir diğer kategori ise inandıklarını zannedenler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. İmanla ilişkisi açısından bakıldığında bir hüküm aşamasına ulaşmış olsa da içerisinde tereddüt ve ihtimali barındıran zihinsel bir durumu ifade bağlamında kullanılan zan sözcüğü, kesin bir bilgiyi/imanı ifade etmemektedir.[11] İmana zemin hazırlayan zihnî bir süreç olmakla birlikte zan da şüphe gibi imanda bulunmaması gereken unsurdur. Kur’ân’da bilgi ile alakalı olarak kullanıldığında düşünce ve kanaat anlamında,[12] itikatla ilişkili olarak ifade edildiğinde ise, genelde olumsuz mana yüklenerek iftira ve yalana dayalı bir inanış olarak zikredilmektedir.[13] Kötü/suû’[14] ve hayırlı[15] sıfatlarıyla da kullanılan zannın bir kısmının günah/ism olduğu[16] beyan edilirken de bu anlamdaki itikadî ve ahlâkî olumsuzlukları içeren bir sözcük olduğu anlaşılmaktadır.

Aynı şekilde hak ya da batıl olması fark etmeksizin genel anlamda iddia, söz veya zannetmek, ileri sürmek[17] anlamında kullanılan za ’a m sözcüğüne de, sahih ve yakîn olmayan,[18] yani gerçek bilgiyi/imanı ifade etmeyen söz şeklinde mana verilmiştir. Kur’ân’da genelde inkarcıların iftira ve yalana[19] dayalı inanışlarını ifade bağlamında kullanılan bu sözcük[20] imanla ilişkili olarak da şu şekilde kullanılmıştır: “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını zannedenleri/ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”[21]

Ayetin nüzûl sebebiyle ilgili farklı ve çok sayıda rivayetler nakledilmiştir. Rivayetler genelde bir münafıkla bir Yahudi arasında geçen hukukî bir problemin çözümünü hakem olarak Peygamber’e veya O’nun dışında bu hususta bir anlam ifade eden kişilere götürülmesinin tercihi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu tercihin imanla ilişkisi işlenmektedir. Bu rivayetlerden birinde Taberî’nin olayın ensardan Bişr ile bir Yahudi arasında geçtiğini, onların Peygamberin hakemliğini bırakıp Medine’de bir kahinin hakemliğine müracaat ettiklerini, bu ayetin de kendisini Müslüman zanneden Bişr ile ehl-i kitap’tan olan Yahudi’yi ayıpladığını Katade’den aktarması dikkate şayandır. Burada diğer rivayetlerden farklı olarak bu kişiye münafık denilmeyip de kendisini Müslüman zanneden ifadesinin kullanılması münafıkla bu zan üzere olan kişi arasında küçük de olsa bir nüansın olduğunu ifade açısından önemlidir. Sonuçta bu rivayetlerin hangisi esas alınırsa alınsın ayetin zaman ve yer kaydı olmaksızın dilleriyle Allah’a (c.) ve resullerine indirdiklerine iman ettiklerini zanneden, pratiklerinin ise Allah’ı (c.) küfre, tağuta imana ve onun hükümlerini tercihe delalet ettiği kimseleri kapsadığı açıktır. İnsan ve toplumların hukukî problemlerini nerede ve kimlerle çözmeye kalkışmalarıyla onların imanları arasında direkt bir bağ kurulmaktadır.

Ayrıca ayette geçen tağut genel anlamda kendisi tuğyankar olduğu gibi isyana sevk eden, Allah yolundan men eden azgın anlamında kullanılmaktadır. Bu sebeple tağutun kendisinden kaçınılması gereken bir varlık olduğu, o inkar edildikten sonra ancak iman etmenin bir anlam ifade edeceği belirtilmekte, aksi takdirde sapasağlam bir ipe/imana tutunmanın mümkün olmadığı zikredilmektedir.[22]

Görüldüğü gibi tağutu inkar ile iman ve uluhiyyet tevhidi arasında ciddi bir ilişki söz konusudur. Bu alaka inandıklarını ilan edenler kısmında işlendiği üzere imanın toplumsal yansıması olan adalet arayışı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Burada ise adaletin nerede aranması gerektiğine vurgu yapılmakta, bu yüzden imanla adalet arayışı arasındaki ilgi, adaletin gerçek kaynağı olan Allah ve Resulünü hakem olarak kabul etmek ya da etmemek arasında cereyan etmektedir. Ayetin önceki ayetlerle bağının olduğu, bağlamının da bu doğrultuda olduğu açıktır.[23] Peygamberlerin ve daha özelde Hz. Muhammed’in (s.) hakemliği kabul edilmedikçe gerçekten iman edilmiş olunmayacağı ifade edilmektedir.[24] Dolayısıyla inkar edilmesiyle emrolunan tağutun hakemliğini kabullenmekle iman veya küfür arasındaki açık bir ilişki söz konusudur. Bu hal üzere olanlar, onun (tağutun) hakemliğini kabul edenler imanlarını zan üzere bina etmişlerdir. Tevhid ve tasdiki bütün boyutlarıyla kalplerine yerleştirmemişlerdir. Meşakkat, rehavet, menfaat, fayda ve zarar vb. vasıtalarla gerçekleşen toplumsal duruş da, birey ve toplumların inançlarının toplumsal yansıması olan, hüküm merciini tercih ile menfaat veya zararları arasında gidip gelen, böylece imanlarının ne durumda olduğunu ele veren ve gerçek mü’minlerin kimler olduğunu ortaya çıkaran bir özellik taşımaktadır.

(Devam Edecek)


[1] Nisâ, 4/136. Benzer anlam içeren ayet için bkz: Mâide, 5/41.

[2] Münâfikûn, 63/8.

[3] İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir. Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” (Nisâ, 4/137-139).

[4] Bakara, 2/8.

[5] Nisâ, 4/145.

[6] Tevbe, 8/56-57.

[7] Hacc, 22/11.

[8] Münafıklar hk. geniş bilgi için bkz: Tevbe, 8/38-59; Münâfikûn, 63/1-8.

[9] Bakara, 2/10.

[10] Tevbe, 8/42.

[11] Yûnus, 10/36; Câsiye, 45/24. vb.

[12] İsrâ, 17/52; Kehf, 18/35. vb.

[13] Yûnus, 10/60; Sa’d, 28/27. vb.

[14] Fetih, 48/12.

[15] Nûr, 24/12.

[16] Hucurât, 49/12.

[17] Isfahânî, s. 218.

[18] İbn Faris, I, 526.

[19] İbn Faris, I, 526.

[20] En’am, 6/94; Sebe’, 34/22; Teğâbun, 64/7. vb.

[21] Nisâ, 4/60.

[22] Bakara, 2/256.

[23] Nisâ, 4/58, 59, 61.

[24] Nisâ, 4/64-65.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz