Yenileme ve Güncelleme Arasında İnanç ve Değişim

0
27

Cümle Günahlarımıza “Tövbe Yâ Rabbi Estağfirullah”!

İnancı yenilemek mi güncellemek mi? Kuşkusuz ikisi de değil; zira mutlak anlamda inanç ne yenilenen ne de güncellenen bir şeye karşılık gelir. Esasen birlikte kullanımı ve yan yana getirilmesi oldukça zor ve riskli iki kelimedir; inanç ve değişim. İnsanların çoğu inanç değiştirmek istemez, günlük dilde böyle bir olayı dile getirmeleri ise ya salt öylesine lafzî bir ifadedir ya inanç kelimesine verilen özel anlamla ilgilidir ya da olan bitenin farkına varılmamasından kaynaklanan bir cehalettir. Zira ilke ve sınırları belli olan sahih itikat anlamında iman, kalbe yerleşen, şüphe, tereddüt ve değişme kabul etmeyen kayıtsız bir teslimiyettir. Bu inanç gelenekten (sünnet) alınır ve mümeyyiz çağda bilincin eşlik etmesiyle teklifin konusu haline gelir. Aslında bu tür inancın değişimi; içteki ukdenin çözülerek aslî hüviyetini kaybetmesi anlamına geleceğinden bir bakıma onun zıddına yani inançsızlığa dönüşmesidir. Kor inanç olarak Allah’ın birliğini (tevhid) benimseyen birinin bu akdi değiştirmesi, inanç hâlini bozar; aynısı nübüvvet ve ahiret için de söylenebilir; ancak şirk ya da küfür türünden bir inançsız, bu irtibata sahip olmadığı için onun değiştirmesi aslında hidayete ermesi anlamına gelecektir.

Bireysel açıdan iş böyle olsa da kamusal yönden yani mümin bir toplum bakımından farklıdır ve burada değişimden bahsetmek kaçınılmaz olacaktır. Nitekim XIX. yüzyıl ortalarında İzmirli İsmail Hakkı ve dönemin muhafazakâr âlimlerinin en önemli gayesi dini düşünceyi ve bunun önemli parçası olarak gördükleri kelâmı yenilemektir. Batı cihetinden gelen siyasi, ekonomik ve kültürel baskıların etkisinde gelişen bu düşünce etrafında yeniliğin lüzumu ve mahiyeti konusunda ihtilaflar olmuştur. Dönemin öncü isimleri gerileme (inhitât, izmihlal)) fikri yerine ima ettiği olumsuzluk sebebiyle ilerlemeyi (progress) değil yenilemeyi koydular. Zira ilerleme aslında pozitivizmin tarih anlayışının tezahürü olan bir içeriğe sahipti. İlm-i kelâm ise vazifesi bakımından hasımlarının değişmesiyle (tebeddül) birlikte asrın gerekleri doğrultusunda canlanır. Burada ise değişimle kastedilen, girişte bahsedilen çekirdek etrafında üretilen inanca dair ikincil sorulardır. Bu yönde akîdenin dilinin, savunusunun, delil düzeninin ve çağın sorularıyla kurduğu temas tarzının yenilenmesidir.

Bugün ise yenilik fikrinin ciddi biçimde ele alındığı kanaatinde değilim; daha ziyade yenileme denince biraz basit ve vülger biçimde güncellemeye atıf yapılıyor. Bu kavram geçmiş birikimin taze bir etki doğuracak şekilde bugüne aktarılması demektir ve hiç de kolay değildir; varlık bilgi ve değer açısından aktarıma konu olacak sahnelerin (dün ve bugün) bilinmesini gerektir. İnanç söz konusu olunca güncelleme daha çok iman etrafında oluşan ve onun muhitle iletişimi sağlayan çeperin şartlara uyumlu hale getirilmesidir. İnancı yeniden icat etmek değil, özünü koruyarak çağın sorularıyla temas kurabilmesini sağlamaktır. Şöyle ki; tevhid merkezinde ve bunun bir izdüşümü olacak biçimde zuhur eden bazı tali iddia ve kabullerden bahsedilebilir: İnsan fiilleri, değerlerin öznelliği-nesnelliği, mutlaklığı ya da göreceliliği, sıfatların tevkifîliği-kıyâsiliği, sıfat zât özdeşliği-gayrılığı, yaratmanın mahiyeti ve mucize tasavvuru vb. Bunlar tevhid ilkesinden çıkan ve özün inanan öz-ne ile irtibatını sağlayan akıl yürütmelerdir ve de tümüyle teoriktir; tebeddül, teceddüt ve tegayyür kabul edebilirler. Ekollere özgü tasarrufların asla değişim ve dönüşüm kabul etmeyen âmentü yerine konması ise bir tür mezhepsizlik doğuracağı için sorunludur. Kelamı itikada indirgemek en nihayetinde ekolleri, inanca bağlı sistematikleri yok etmek anlamına gelir. Oysaki kelâmın canlılığı, değişmeyen ilkeyi değişen muhatap karşısında yeniden düşünme cesaretinden yani güncellenmesinden gelmektedir.

İnancı güçlendirmeye gelince, klasik dönemde böyle bir tartışma zaten var; iman artma ya da eksilme kabul eder mi? diye. Gazzâlî’nin İtikatta Orta Yol adlı eserinde buna ikna edici cevap verilir; iman şayet inanılan şeylerden (mü’menün bih) ibaretse bu ilkelerin artma ve de azalma kabul etmeyeceği aşikardır. Zira inanç ilkeleri sahih naslar üzerine kuruludur ve bu surette kıyamete kadar devam eder. Bunlardan birini eksiltmek söz konusu olamayacağı gibi bir şeyi eklemek de mümkün değildir. İkincisi; inanılan şeylere dair dilsel tanıklıktır ki literatürde ikrâr diye nitelenir ve bu da her zaman seviyesini koruyacaktır; dile getirilen esaslar, tezahürleri ve kamusal etki meydana getirmeleri bakımından devamlıdır, bunun bozulması esasında kişinin önceki bilinç hâlini dışlamasıdır. Ancak artma ve eksilmenin olduğu üçüncü bir hal var ki o da eylemin imana eşlik etmesidir. Bilginin hayata yansıması, kişinin manevi şuurunu ve eylem kalitesini artırdığı sürece, kalpte yer alan inanç da bununla irtibatlı bir şekilde mutlaka artar. İnsanın dini milli ve manevi değerleri adına yaptığı mücadele bu türden imanın arttığının ve ölümün bile göze alınan noktaya gelindiğinin bir işaretidir. Nitekim pek çok ayette “bu onların imanlarını artırdı” ifadesi bu duygu durumuna karşılık gelir. Burada artan ne amentü ne de onun ikrarıdır; bu ilkelerin manevi, yaşayan bir hâle dönüştürülmesidir. Demek ki sürekli yenilenen şey, o esasa eşlik eden şuur, sadakat, ahlakî yoğunluk ve varoluşsal bağlılıktır.

İnancı yenilemek (tecdîd-i îman) ise bugün sembolik değeri de olan bir ritüeldir ve bundan kasıt öncelikle unutulanın hatırlanması ve hafızanın tazelenmesidir; yoksa burada yeni bir inanç oluşumu yoktur. Bir cami kursunda “diyelim cümle günahlara tövbe yarabbi estağfirullah” diye başlayan bir tecdîd-i iman duası ezberlemiştim. Köyün merhum imamı ve müteveffa babamın kadîm dostu Süleyman (Aydın) hoca her bayram sabahı namazında mutlaka bu duayı yapar, cemaat de genelde bilinçsizce âmin diyerek bu ikrarla namazın sonunda kendisini arınmış hissederdi (!). Ben de her defasında o duanın içten içe bir ferahlık verdiğini, imanımızı cümleten tazelediğini düşünür, bu niyetle uzayıp giden duanın hasıl ettiği diz ağrılarına katlanmaya çalışırdım.

Elbette inanç değiştirmek de mümkün; ancak bu durum sahih bir bağlama karşılık gelmez, sözgelimi deist, agnostik ya da hümanist olmak anlamını içeriyorsa olumsuz bir sonucu çağrıştırır; doğru inancı değiştirmek yanlış; yanlış inancı değiştirmek ise doğrudur. Fakat bu değişim sanıldığı kadar kolay değildir. Özellikle hatadan dönmek, nefse ağır gelir. Buradaki doğru ve yanlışları zihinsel kanaatler diyerek basite indirmek de zordur; kimi zaman insan, ailesi, hafızası, aidiyeti, korkuları, arzuları ve anlam dünyasıyla karşı karşıya gelebilir, maddi-manevi baskıları göğüslemek zorunda kalabilir. İnancı askıya almak, bekletme (tevakkuf) ya da inançta tereddüt ise ancak belli bir süreliğine ve arayış sürecinde olunduğu taktirde mümkündür. İnanç esasları insan eylemini etkileyen kor faktörler olmaları bakımından kalpte karar etmeleri gerekeceğinden her türlü istikrarsızlık, hem fiziki hem de ruhi bünyede ciddi sorunlar oluşturabilir. Burada şüpheyi ya da beklemeyi imanın alternatifi gibi görmemek gerekir; bunlar ancak hakikate yönelen arayışların geçici durağı olmalıdır; kalıcı hale geldiklerinde ise kesici dişleriyle iman tahtasını kemiren bir kurt haline dönüşürler.

Hâsılı; sahih inanç değişmez ama bunun etrafında üretilen ister tarihsel ister kültürel olsun tüm ikincil ögeler ekolojik bir uyumun gereği olarak yenilenebilir, daha ziyade güncellenebilir hatta böyle olmalıdır. Zira metafizik iç çekirdeğin sürekli değişime konu olan ahval ve şerait ile buluşması ve etkileşime geçmesi ancak bu şekilde sağlanabilir. Âmentü kalpte istikrar kazandığında insan, değişen zamanların içinde savrulmadan yaşayabileceği bir istikamet elde eder.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz