Frantz Fanon’u 1983 yılında, Türkçe yayınlanan “Cezayir’de Bağımsızlık Anatomisi” kitabıyla tanıdım. Bu kitaba öylesine çarpılmıştım ki sosyoloji okumaya karar verdim. Sanki Cezayir’i değil, Türkiye’yi anlatıyordu. Ümmet aidiyeti ile duyduğumuz İslam toplumlarında yapılan sömürgeciliğin yol açtığı trajik değişimleri anlatması yönüyle de beni etkilemişti. Daha sonra diğer kitaplarını okudum. Arkasında Edward Said’in “Oryantalizm”i geldi. Hem İslamcı hem de sosyolog kimliğimle oryantalizme ilgi duyuyordum. Doktora zamanlarında sosyoloji ve oryantalizm ilişkisine ilgi duydum. Turner’ın “Oryantalizm ve Marksizm” kitabından etkilendim. Sonra doktoramda “Oryantalist Batı Sosyolojisi” diye bir alt yazdım. Yine “Avrupa-Merkezci Sosyoloji” adıyla bir başka başlığa da yer vermiştim. Yeni Şafak gazetesinde yazdığım ilk köşe yazım, “Cezayir 28 Şubatçıların Neyi Olur?” adını taşıyordu. Bununla 28 Şubat’ın bize ve ülkemize yaptıklarının Fanon’un betimlediği Cezayir’deki Fransız sömürgecilerden farksız olduğunu vurguluyordum. Bu bizim kuşağın hikayesi…
1-İslamcılar Post-Kolonyalizmi Kullanıyor: Batıcı ve Sol Liberal Aydınların Yanılgıları
Aslında bu hikâyem, Post-kolonyalizm ve Oryantalizmle kurduğumuz ilişkiyi anlatıyor. Birikim dergisinde yayınlanan … adlı makalede belirtildiği gibi, bize bir direniş ruhu, direniş meşruiyeti ve retorik sağlıyordu. Ancak ciddi anlamda sosyoloji ve okuma düzeylerimiz arttıkça ciddi bir döşünce ve bilim meselesi olmaya başladı.
Bilimsel düşünce İslamcı, Kemalist, Batıcı, sosyalist kimliklerimizden ötedir. Olgunlaştıkça, bu farkı daha çok fark ediyoruz. Hakikat (ortalama doğrular), ideolojik kimliklerimizin üstündedir. Oryantalizm ve Post-kolonyalist bilimsel çalışmalarla kurduğumuz ilişkiler de artık temel önem “doğru kavrayış”, “bilimsel gerçeklik” olmalıdır. Bilim yapıyorsak, bilim yapmalıyız!
Birikim dergisinde Tunahan Yıldız, “Post-Kolonyal Teorinin İslamcı Muhipleri: Kültürel İktidarı Tercüme Etmek” başlıklı makalesinde, İslamcıların bu teorilerle kurduğu ilişkileri tamamen negatif bir hat üzerinde yürüyerek yorumluyor. Yargılayıcı epistemolojisi de bunu yansıtıyor. İslamcıların “iştahla beslenmesi, “ithal” ve “İslamcıların post-kolonyal teoriye hevesi”, “post-Kemalist koalisyonun erken döneme ait bir aile fotoğrafı” gibi kalıp ifadeler bunu açıkça ortaya koyuyor. Yine “laik kamusal alana karşı konuşma cesaretinin romantik imgesine” olarak üretildiğinden bahsediliyor. Yazar, İslamcıların 1980’lerin başında yazdıkları ve tercüme ettikleri ile oluşturdukları müktesebatı dönüp dolaşıp tamamen Batı karşıtı bir bağlama taşıdıklarını ve bilimsel bir tutum içinde olmadıklarını vurguluyor.
İslamcıların Oryantalizm ve Post-kolonyalizmle, dolayısıyla Fanon ve Said ile kurdukları ilişkinin tamamen araçsal ve özcülük temelinde yürüdüğünü ileri sürüyor. “Oryantalizm bir bilgi-iktidar rejiminin adı olmak yerine, İslamcıların zaten sahip olduğu Batı karşıtı özcü söylemin akademik görünümlü bir teyidi olarak sunuluyordu”. Meseleyi özcülük üzerinden giderek açıklayan bu görüş, aslında ciddi manada Müslüman toplumların yaşadığı sömürgecilik tarihi ve bunun ümmet aidiyeti ile İslamcıların bilincinde yer açtığı sarsıntıları görmezden geliyor. Osmanlı düzeni yıkılında yerine kurulan yeni sömürgeci düzenler, Müslüman toplumların çoğunu derin sorunlarla baş başa bıraktı. Müslüman ruhu, bu toplumlarla taşıdığı derin aidiyet bilinci nedeniyle konuyu kendisi ile ilgili algıladı. Bundan dolayı, Mücahit Bilici’nin sömürgecilik çalışmalarının Türkiye ile ilgili olamayacağı yaklaşımı da havada kalıyor. İsmet Özel’in sık sık bizim sömürgeleşmeyi yaşamadığımızı ileri sürmesi gibi…
Müslüman Kardeşler, Cemaati İslam, Nahda Hareketi gibi bütün çağdaş İslami hareketlerin düşünürleri bir biçimde post-kolonyalizmle ilgilidirler ve bunların çalışmaları da Türkiye’de ulus devlet ötesi siyasal tahayyülü ilgilendiren İslamcıların da dikkatini çeker.
Sol liberal aydınlar ve Batıcı aydınların algılayamadığı olgu, İslam toplumlarının son iki yüzyıldaki tarihsellikleri ve İslamcıların bununla olan etkileşimleridir. Ayrıca Fanon’un Müslüman olması ve Müslüman toplum Cezayir sömürgeciliğini konu edinmesi bu etkileşimi hızlandırmıştır. Sol liberaller ve Batıcılar, Post-kolonyal teorinin İslam toplumları açısından taşıdığı temsil, kendisini anlatma ve eleştirel tutumlarla Batı hegemonyasına karşı anlatma yollarından birisi olduğunu anlayamıyorlar. Post-kolonyal teori, biz Müslüman toplumlar için bir bilimsel araştırma perspektifi olduğu kadar bir var oluşsal boyut açısından da önem taşımaktadır
İslamcıların postkolonyal, oryantalizm ve Avrupa Merkezci yaklaşımlarla Batı bilim iktidarına yönelttikleri eleştirilerin çeşitli haklı tarihsel nedenleri vardır. Ayrıca İslam toplumlarının bilimsel varlığını ve realitesini yok sayarak kurulan uluslararası bilgi hegemonyasına karşı da Yasin Aktay’ın belirttiği gibi bir “itirazı” temsil eder. Ayrıca Aktay’ın post-kolonyalizmin zaman zaman bir slogana dönüştüğü ve yerli yersiz her alanda kullanıldığına yönelik self-kritikleri de dikkate değer.
Batıcı ve sol aydınların önemli bir çıkmazı da oryantalizm ve postkolonyal teorilerin neden sadece yine Batılı paradigmayı benimseyen bilim insanlarının arayışlarıyla sınırladıkları… Bu teoriler belli bir bilimsel kimliğe ulaşmış ise bütün dünya sosyal teorisyenlerin onlardan yararlanmasından daha doğal ne olabilir. Sosyal bilimde özcülüğe karşı mesafeli olsak da yine de bilim üzerinde uzlaşılan bir dili, kavramsal seti, alanı, yöntemleri ve epistemolojisi olması hasebiyle “evrenselliği” temsil eder. İslam içinden bakmayı paradigma olarak tercihte bulunan bilim insanları ve düşünürler neden bu bilim teorilerinden yararlanmasın? Batı’yı sadece Batılılar mı eleştirebilir?
2- Hegemonya-Bilgi İlişkisinin İslam Toplumlarında Görülmemesi: İslamcı Aydınların Yanılgısı
Sosyolog Mücahit Bilici de, Serbestiyet’teki iki yazısında Kemalizm’i temel alarak Birikim dergisinde çıkan yazıya çeşitli eleştirilerde bulundu. İslamcılara her zaman mesafeli duran zihni tutumuna rağmen bu defa onların post-kolonyal çalışmalarını destekledi. Bunun yerine oryantalizmi ve sömürgeleşme eleştirisini İslamcılara yakıştırmadıklarını ileri sürdü. Doğu’daki Batılılar zihniyet grubu olarak konumlandıklarını söyledi.
İlginç olan, Bilici’nin çok iyi bildiği bilgi-iktidar ilişkileri temelindeki oryantalizm ve Avrupa merkezci yaklaşım konusunda İslamcıların kendi toplumlarına ve tutumlarına yönelik zafiyetleri konusunda tek cümle kurmaması. Meselenin örtülen bir boyutu da bu. Batı’ya karşı bu teorilerle yöneltilen eleştirilerin Müslüman toplumlara yöneltilmemesi… İslamcıların çeşitli iktidar bilgi ilişkileri konusunun es geçilmesi…
Süren tartışmaları bütün olarak değerlendirdiğimizde Batıcı aydınların İslamcıların bu eleştirel teoriyi sadece Batı’ya karşı kullandıklarını vurgulaması ve hakikaten İslam toplumlarının bu konudaki tarihsel sorunlarını görmedikleri görülüyor. Mücahit Bilici ve İslamcılar da İslamcıların iktidara geldikleri dönemlerde eleştirel teori ile salt Batı hegemonyasına yönelik tutumların ortaya konması ve ulusal iktidarların bilgi hegemonyaları konusunda suskun kalmaktadırlar.
Bilici, eleştirisini yoğun olarak Kemalist aydınlara yöneltmektedir. Risale-i Nur sosyolojisinden gelen bilinçaltıyla Kemalizm’i merkeze alıyor ve Kemalist aydınları suçluyor. Oysa eleştiride bunlar Kemalistler değil, sol liberal ve Batıcı aydınlar. Çünkü Kemalistler çoğunlukla bu konuda İslamcılara yakın düşünüyor. Anti-emperyalizm teorileriyle burada uzlaşıyorlar. Nitekim bugünün siyasi pratiğinde yürüyen ortak anti-batıcı tutumlarında da bunu görüyoruz.
İslamcılar bugün, Batı’dan öğrendikleri eleştirel teorileri yine Batı hegemonyasına karşı kullanmak üzere transfer ediyor. Bu konuda sol liberal ve Batıcı aydınların yaptıkları eleştirinin belli haklılık payı da var. Mesela tarih, sosyoloji, siyaset bilimi ve ilahiyat alanlarında Türkiye’de nasıl bir “self-censtrizm” olduğunu da görüyoruz. Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi… Son on yıldır, tasavvuf alanında üretilen bilgiler ve bilgi ağlarının Türkistan ve Ahmet Yesevi merkeze alınması… Cumhuriyet’in ilk yıllarında gündeme gelen bu yaklaşımlar yeni siyasal müttefiklik ile beraber tekrar önem kazanıyor. Yani dini bilgi üretiminde ulusal hegemonyanın etkisini yaşıyoruz.
İslamcılar, kendi toplumlarında yaşanan bilgi ve hegemonya ilişkisi üzerinde artık pek konuşmuyorlar. Bütün sorunu ve suçu Batı’da görüyorlar. Yüzyıllık İslam düşünce mirasıyla yaşanan kopuştan sonra belki bu tutum anlaşılabilir. Fakat bu klasik bilim mirasının aynen bugüne taşınarak çözüm olabileceğini düşünmek bizi ancak gerici yapar.
İlginç bir biçimde hem İslamcı aydınlar hem de sol liberal ve Kemalist aydınların bilgiyle kurdukları ilişki birbirine çok benziyor. Bilimsel bilgi tartışmaları temelde birbirine yakın. Farklı “epistemik cemaatler” görülmesine rağmen temelde aynı ruhu taşıyorlar. O da bilimle ilişkiyi siyasi ve ideolojik bagajlarının önceliğiyle kurmaları gelmektedir. Bilimde “anlama” çabasını önde tutmamaları… İdeolojik ve politik konumlamalarıyla ve kimlikleriyle özdeşleşerek sosyal bilim yapmaya çalışmaları… Sosyal bilimin eleştirel teorilerini rakip gördükleri kesimlere, gruplara ve siyasetlere karşı seferber etmeleri… Nihayetinde sosyal bilimler çoğu kez Türkiye’de Kemalizm’e karşı, İslam’a karşı, liberalliğe karşı vs kullanılan mızraklardır. Çoğu İslamcı, Kemalist, sol, liberal aydın eleştirel bilgiyi evrensel algılayarak hareket etmiyor. Grup ve kimlik aidiyetine indirgiyorlar.
Halbuki, nasıl Batılılar eleştirel teorilerle kendilerini tartışmayı göze aldıysa, bizler de Müslüman toplumların sosyal bilimcileri olarak bunu yapmalıyız. Yani eleştirel teorilerle kendi toplumlarımızda yürüyen tahakküm ve bilim ilişkileriyle yüzleşmeliyiz. Bilim, doğru-hakikat olanı aramadır. Bunun için de aile, soy, sınıf, din aidiyetlerine ters de gelse hakikat üzerinde yürümek gerekir. Bilim, öznelcilik (eski âlimlerimiz nefsani demişler), egemenlik, ikbal vs etkilerin ötesinde hareket etmeyi merkeze alır. Bunlar mutlak manada mümkün değil diye bu tutumu ret etmez. Karşı olmanın veya yanında olmanın ötesinde olguların ve ilişkilerin nesnelliğini anlama ne ise onu bilmeye çalışmak… Bilimsel eleştiri, bütün toplumsal kesimlerle ilgilidir. Kitabımızda ilim insanlarının yüceltilmesi de onların anlamada, düşünmede, eylemde her çeşit dünyevi egemenlik ve çıkar ilişkilerin ötesinde doğruyu arama peşinde olmalarıyla ilgilidir.
2- Oryantalizm ve Avrupa-Merkezcilik Eleştirisi ile Yükselen Fanatizm
İslamcı çevrelerde son zamanlarda oryantalizm ve Avrupa-merkezcilik ile ilgili yaklaşım çok farklı biçimlere evriliyor. Batıda ortaya çıkan sosyal bilimler, nerdeyse oryantalizmle ve Avrupa Merkezcilik ile eşitleme tutumu olarak görülüyor. Bu tutuma göre sosyoloji, siyaset bilimi, antropoloji ve psikoloji gibi bilimler halihazırdaki biçimi ile Batı’da geliştiği için oryantalist ve Avrupa merkezci. Bundan çıkış için de İslam psikolojisi, İslam sosyolojisi, İslam bilimi gibi çeşitli alternatifler öneriliyor.
Sosyal bilimlere yönelik bu tutum, “bilim anarşizminden” ve apriorik Batı karşıtlığından kaynaklanmaktadır. Batı’dan çıktıysa mutlaka onun dünya egemenliği, kolonyalizmi, Avrupa merkezci yapısıyla ilgili görülüyor. Türkiye’nin sosyal bilimlerde var olması için bu durumdan kurtulması gerektiği düşünülüyor.
Bilimin evrenselliğine yönelik kuşkular da mutlak kuşkuculuğu getiriyor. Elbette Batı’da gelişen modern bilimlerde oryantalizm, feminizm, Marksizm, Avrupa merkezci etkiler var. Ancak bu, bütün bilimin bununla eşit olduğu anlamına gelmiyor. Zaten bu bilim eleştirilerini ilk yapan da yine Batılı düşünürler ve bilim insanları.
Normatif anlamda ne Batı bilimi olur ne de İslam bilimi. Sosyal bilimlerin egemenlik, iktidar, hegemonya, oryantalizm ve Avrupa-merkezci etkileşimine rağmen “evrensel” bir tarafı da var. Bu nedenle toplumsal çatışmaları, değişmeleri, sınıfları, medeniyet etkileşimlerini, ailenin varlığı, siyasal ilişkilerin üretimi vb. konularda çeşitli kavramlar ve teorileri ortak kullanıyoruz. Ortak bir bilim dili içinde hareket ediyoruz.
Ayrıca, “hikmet” her toplumda ve her çağda vardır. Üstelik tradisyonal ekolün dediği gibi sadece ilkçağ ve orta çağa da mahsus “ezeli hikmet” de değildir bu. Her çağ ve her toplumda görülebilir. Geçmiş Müslüman bilim adamları Helen, Grek, Hint, Sasani kültür dünyalarının hikmet ve bilimlerinden yararlandılar. İbn Arabi, bu kültür çevresinin sentezlerini teşkil eder. Gazali de böyledir, Farabi de. Modern dönemde neden Batı’da hikmetin ve bilimin de olduğunu kabul etmeyelim?
Modern bilimin Avrupa’daki varlığını “Batılı bilim”, “oryantalist”, “Avrupa merkezci” diye damgalayarak hareket eden tutumlar fanatizmi üretir. Bilimin evrensel ruhundan koparlar. Septisizm, inşacılık, öznelcilik (post-modernite bilgi teorisi) ve epistemik anarşizmle (Feyarabend) destek de bulabilirler. Ama sonu fanatizmden başka bir şey olmaz. Bilimsel eleştiri, bir sağduyudur; bilimi inkâr etmek değil.





