İbrik…

0
36

Hepimiz biliriz ki ibrik bir zamanlar günlük hayatın en mühim eşyalarından biriydi. Ev işlerinin taşıma su ile döndüğü devirlerde kişinin suya ihtiyaç duyduğu hemen her safhada ibrik lâzımdı. Bazı ev ve konaklardaki kulplu sürahiler bile ibrik tarzındaydı ki bu sürahilere sadece su konulmazdı, ayran, şerbet, kahve ve şarap da konulurdu. Hattâ bu durum klasik Türk edebiyatında bazı şâirlerin beyitlerine de yansımıştı. Meselâ Nâbî şarap testisi ile abdest ibriğinin aynı topraktan îmâl edildiği hâlde ne hikmetse birinin iyi birinin de kötü olduğunu şu beyitle ifade etmişti:

Sebû-yı meyle ibrîk-i vuzûʻ bir hâkdendür ammâ

Ne hikmetdür bilinmez biri sâlih biri fâsıkdur

Nâbî’yle aynı yıl vefât eden (1712) çağdaşı Bosnalı Sâbit de Ramazâniyye’sindeayyaşların oruç hilalinin görünmeye başlamasıyla şarap testisi olarak kullandıkları kabı hemen abdest ibriğine dönüştürüp abdest almaya başladıklarını şöyle anlatmıştı:

Dehen ü destini meyhâre yudu sahbâdan

Kûze-i bâdeyi ibrîk-i vuzûʻ itdi hemân

Gündelik hayatta yer bulan bir eşya tabiatıyla folklora da sirâyet eder. İbrik de manilere, türkülere, oyun havalarına, deyim ve atasözlerine konu olmuştur. Muzaffer Sarısözen’in derlediği Erzurum yöresi türküsü buna örnektir:

İbrik sıra su sıra

Yârim gitmiş Mısır’a

Olaydım abd-i çoban

Düşeydim ardı sıra

İbrik aldım elime

Su damladı koluma

Yârim gelse ben görsem

Kurban olsam yoluna

İbrikteki suyu rahat ve idâreli kullanabilmek için çoğu zaman başkasının yardımına ihtiyaç duyulurdu. Türkçemizdeki “eline su dökememek” deyiminden haberdârsınızdır. Bu tabir el yıkama yahut abdest almada bile bir protokolün olduğunu bize göstermektedir. Rütbe ve yaşça küçük olanlar büyük olanların eline su dökerlerdi. Meselâ talebe hocasının, çırak ustasının, evlat âile büyüklerinin eline su dökmek suretiyle ona yardımcı olurdu. Suyla işi biten kişi kalkarken ibriği tutan da temiz havluyu ona uzatır, sonra içine suyun akıtıldığı leğeni oradan alır, suyu münasip bir yere döker, leğenin içini temizler, boşalan ibriği de doldurur, bir dahaki sefer için her ikisini hazır hâle getirirdi. Dolayısıyle birinin eline su dökmek vazifesi herkese verilmezdi. Bunun için hem güven hem beceri hem de yakınlık gerekirdi. İşte bu yüzden iki kişi kıyaslanırken biri diğerinden mevki, rütbe, âdâb, bilgi ve kâbiliyet bakımından geriyse “Onun eline su bile dökemez!” denir.

Osmanlı sarayında asıl vazifesi ibrik tutmak olan hizmetliler vardı. Bunların yeni yetmelerine “ibrik gulâmı”, tecrübelilerine “ibrikdâr” (ibrikçi) denirdi. Padişahın eline su döken, sadece onun ibrik ve leğen hizmetine bakan ise “ser-ibrikdâr” veya “ser-ibrikî” yani ibrikçibaşıydı…

İbriklerin pişmiş topraktan, tenekeden, pirinçten, bakırdan, bronzdan, camdan, hattâ gümüş, altın ve diğer mücevherlerden imâl edilenleri vardı. Abdest ibriği ayrı, tahâret ibriği ayrı, mutfak ibriği ayrıydı… Rahat tutulabilsin diye ibriklerin kulpları kavisli, suyu tasarruflu tüketmek için de boğaz kısmı ince uzun olurdu.

Evlenecek kızların çeyiz eşyaları arasında en az bir ibrik muhakkak bulunurdu.

İbriğin alt kısmından kapağının üstündeki kıvrıma kadar hemen her yerinin özel adı vardı. Aşağıdan yukarıya sıralayalım: Dip, çember, ayak, gövde, göğüs, kuşak, boğaz, emzik, lüle, kulp, kuşak, menteşe, kapak, düğme. Sırf kapağının şekli dolayısıyle ismi değişen ibrikler mevcuttu. Meselâ Tokat ibriklerinin bazılarında kapağın basık yapılması sebebiyle sarığa benzemesi bu ibriğin “Hoca İbriği” olarak anılmasını sağlamıştı.[1]

İbriklerin isimleri, boyutları, modelleri, çeşitleri, süslemeleri, kullanım amaçları, tarihî fonksiyonları, klasik Türk şiiri, nakış ve hat sanatındaki kullanımları apayrı konulardır. Hepsi üzerinde ayrı ayrı durmak bu yazının konusu değildir.[2]

Hayatın güzellikleri esâsen teferruatta saklıdır. İğne, iplik, leğen, ibrik, mendil, terlik deyip geçmemek lâzım… İnsanoğlu kendisine hizmet eden bu eşyaya nazar kılmaz genellikle. Hor görür, fırlatır, kırar, yırtar, atar… Fakat o eşyanın kendi eline gelinceye kadar hangi merhaleleri katettiğini bir düşünse….

İbrik meselâ… Ham bakırdan işe yarar bir eşya, hattâ sanat eseri olana kadar hangi yolları aldı… Kimlerin ellerinden geçerek şekillendi, eritildi, dövüldü, işlendi, kullanıma hazır hâle geldi, pazara çıktı, seyredildi, beğenildi, alışverişe konu oldu da bir evde kendine yer buldu…

Binâenaleyh, eşya ehl-i hakikatin nazarında Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının tecellîlerindendir. Zira her sanat ve zenaat onu icrâ eden sanatkâra, her sanatkâr da hakiki Sâni’e işâret eder! Ona ruhsuz bir varlıkmış gibi muâmele etmek avamın işidir; bilmez ki “var” edildiyse bir vazife ve hizmet de yüklendi kendisine… Ârif ise onu İlâhî bir tecellinin aynası olarak görür, itinâyla ve âdâbına uygun olarak kullanır, hor görmez, incitmez. Tıpkı her gün bastığı taşı, toprağı incitmediği gibi. Şâirin şu kıtʻaları da o aynanın akislerini bize göstermektedir:

Gölgesinde otur amma

Yaprak senden incinmesin!

Temizlen de gir mezara

Toprak senden incinmesin!

Yollar uzun, yollar ince

Yol kısalır aşk gelince

Yat kurbân ol İsmâilce

Bıçak senden incinmesin!

Burdayım de ararlarsa

Doğru söyle sorarlarsa

Tabutuna sararlarsa

Bayrak senden incinmesin!

İl göçsün göçtüğün vakit

Yol yansın geçtiğin vakit

Suyundan içtiğin vakit

Kaynak senden incinmesin![3]

***

Eskiden âile büyükleri çocuklarına ibrikle su nasıl dökülür, havlu nasıl tutulur öğretirlerdi. Abdest alana ibrik ve havlu tutmak saygın bir hizmetti. İbâdet edene yardımcı olmak da ibâdetti çünkü. İbrik tutmanın da âdâbı mı varmış diyenler olabilir. Vardı tabii. Bir zamanlar insanların 24 saati âdâb ve terbiye üzerine inşâ edilmişti. Arif Nihat Asya “Biz abdest almayı okuya okuya değil, abdest alanların eline su döke döke öğrendik.” demişti.[4] Biz de öyle. Üstelik sadece abdest almayı değil, ibrik tutma âdâbını da o şekilde öğrendik.

İşte madde madde ibrik tutma âdâbı:

1) İbriği ağzından değil kulpundan tutmalı.

2) Abdest alan kişinin sol tarafından dökmeli. (Abdest alan sağ elle ağzına burnuna suyu götüreceği için suyun uzak olan taraftan gelmesi gerekir.)

3) İbriği tutan kişi abdest alanla beraber oturmamalı; ne dimdik ayakta durmalı ne de tam çömelmeli, eğilerek suyu akıtmalı.

4) İbrikten suyu ne çok hızlı ne çok yavaş boşaltmalı. Etrafa sıçratmamalı, içine kirli su damlatmamalı.

5) Abdest alanın el hareketlerini takip ederek suyu ayarlamalı. Abdest alan uzuvlarını yıkarken dua okuduğu için suyu dökene “Yeter, tamam” diyemez. Avucu suyla dolduğunda ibriği tutan hâlâ suyu kesmemişse avucunu hafifçe yukarı kaldırır, bu da “tamam, daha dökme!” anlamına gelir.

6) Abdest alan kişi tevâzuundan ötürü başkasına ibrik tutturmak istemezse hafifçe ısrarcı olarak bu işteki samimiyetini göstermeli. (Yani abdest alan bir kere “Sağol yavrum sen bırak ben kendi abdestimi alırım.” dedi diye “İyi o zaman, al ibriği.” dercesine bırakıp kaçmamalı.) Nezâketen söylenmiş sözleri emir olarak algılamamalı.

7) Abdest alan abdestini bitirip iki elini silkelediğinde havluyu uzatma sırası gelmiş demektir. İbriği dikkatlice kenara koyup dirseğinde tuttuğu havluyu açmalı, abdest alanın ellerine doğru uzatmalı. Havlu tutulan kişi misafirse ona evin günlük havluları verilmez. Hususi olarak saklanmış tertemiz, sabun kokulu havlu getirilir. Havlu abdest alana “Al kurulan!” dercesine de verilmez! İki elle tutulur, nazikçe uzatılır.

8) Abdest alan iyice kurulanınca havluyu elinden alıp asmalı. Aynı havluyu başkasına vermemeli.

9) Havluyu alan o sıra ya kelime-i şehâdet yahut salavât okumaktadır. Teşekkür edemeyeceği için kelime-i şehâdetini veya salavâtını ibriği tutanın gözlerine bakarak hafif yüksek sesle getirir ve baş sallar. Bu “teşekkür ederim” anlamına gelir.

10) İbriği tutan onu nasıl dolu bulduysa veya doldurduysa yine doldurup yerine öyle koymalı.

11) İbriğin suyu mevsim şartlarına göre ayarlanmalı. Soğuk kış günlerinde su mümkünse önceden ısıtılmış olmalı. Yazın da suyu serin tutmaya gayret etmeli.

12) Abdest esnasında sıra ayaklara gelince abdest alan kişi ibriği su döken kişinin elinden alır, ayaklarına suyu kendisi döker. Bu hareket suyu döken kişinin rencide olmaması içindir. Fakat zaruret hâlinde ibrik tutan hizmetini devâm ettirir.

Lavabolarda ve şadırvanlarda alınan abdestlerde suyun nasıl israf edildiğini görüyoruz. İbrik en çok da bu isrâfı önlüyordu.

Eskiden evlerde misafir eksik olmazdı. Açgözlü arsa sahipleri ve düzenbaz müteahhidler insanları kümeslere mahkum ve mecbur etmeden evvel her evde sadece misafirlere ayrılmış “misafir odası” mevcuttu. Hane halkı bu odayı kullanmazdı. Burada misafirlerin ihtiyaç duyacakları hemen her şey bulundurulurdu. Meselâ evin kızı yahut delikanlısının bilhassa sabah namazı için misafire hizmet edemeyeceği göz önünde bulundurularak onun ibriği, leğeni, peşkiri, namazlığı, takkesi, tesbihi hazırlanır, bir köşeye konurdu. Bu eşyaların hepsi genellikle az kullanılmış ve gösterişli olurdu. Hattâ zevk sahibi insanların evlerinde bu mevzuya dair hattâtlara yazdırılıp duvara asılmış beyitler yer alırdı. Bu levhalardan birinde şöyle yazılıydı meselâ:

Ey misafir kıl namâzın kıble bu cânibdedir

İşte leğen, işte ibrik, işte peşkîr iptedir.

Misafirsiz ev tasavvur edilemezdi. Hiçbir eski zaman kadını yoktur ki akşam için yemek hazırladığında bir Tanrı misafirinin kapıyı çalmayacağını düşünmesin… Alnı secde gören misafirin ağırlandığı evden daha hayırlı bir ev mi vardı?

Mevsim kışsa hâne sahibi muhakkak misafirden evvel uyanır, suyu ısıtır, kapının önüne koyar yahut ibriğe doldururdu ki misafir soğuk suyla abdest almasın… Bütün bu âdâbın elbette asırlar evveline dayanan bir geçmişi vardı. Meselâ soğuk havalarda sabah namazı için abdest alacak kişi için o uyanmadan evvel suyun ısıtılarak ibriğe doldurulmak suretiyle hazır hâle getirilmesiyle alâkalı büyüklerimizden şu menkıbeyi dinlemiştik:

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri Bursa’da Üftâde Hazretlerine intisâb ettikten sonra kadılığı bırakır onun yanında dervişliğin icâb ettirdiği hizmeti îfâ etmeye başlar. Sabah namazı için şeyhi Üftâde Hazretleri’nden evvel uyanmakta, abdest suyunu ısıtıp ibriğe koyarak onun abdest almasına yardımcı olmaktadır. Soğuk bir kış gecesinde uykuda kalır, şeyhinden evvel kalkamaz. Uyanıp yataktan fırladığında geciktiğini fark eder. Abdest suyunu ısıtmamıştır! Kapı arkasından duyduğu tahta merdivenlerin gıcırtısından şeyhinin yavaş yavaş abdesthaneye indiğini anlar. Hemen içi soğuk suyla dolu ibriği koynuna alıp hırkasına sarar, “Eyvâh! Hocamın ellerine bu soğuk suyu nasıl dökerim?” diye telaşlanır. Bir yandan da onu bekletmemek için ardı sıra merdivenlerden iner. Dışarı çıktıklarında Üftâde Hazretleri abdest taburesine oturur, suyu dökmeye başlamasını ondan ister. Aziz Mahmud Hüdâyî ağırdan alır, duymazdan gelir. Gâyesi hırkasına sardığı suyun biraz da olsa ılımasını sağlamaktır. İkinci defa “Dök Mahmud!” uyarısını alınca çâresiz suyu dökmeye başlar. Su sıcaktır! Üftâde Hazretleri abdestini alır, duâlarını okur ve Hüdâyî Hazretlerine dönerek “Azîzim Mahmud!” der, “Bu su odun ateşiyle değil, kalp ateşiyle ısınmış. Bizi de yaktı!”

Şimdilerde herkes kendi işini kendi görmek zorunda… “Hizmet” gençlerimizin lugatinde yok, bizim yaşımızdakiler içinse sakıncalı kelimeler arasına girdi.

Evlere önce şebeke suları döşendi, musluklar takıldı; sonra şofbenler ve kombiler alındı; ibrikler de tavan arasına atıldı. Çeşmelere gelince, onlar hem suya hem abdest alan ellere hasret… Evlerin de zaten misafirsiz olanı makbul.

Modern zamanlardayız…


[1] Abdulbaki İşcan, Anadolu Şehrinin Günlük Hayatında Su Kültürü, Ankara: Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları, 2013, s. 47.

[2] Daha teferruatlı bilgiler için bk. Ahmet Atilla Şentürk, “İbrik”, Osmanlı Şiiri Kılavuzu, İstanbul: DBY Yayınları, 2023, VII, 132-135.

[3] Abdurrahim Karakoç, Yasaklı Rüyalar, Ankara: Alperen Yayınları, 2000, s. 9.

[4] Arif Nihat Asya, Kanatlarını Arayanlar, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2017, s. 18.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz