1925 yılında uygulanmaya başlayan Tekke ve Zaviyelerin Seddine Dair Kanun… Kanun tekke ve zaviyeleri kurumsal olarak yasaklıyor. Buraya ilişkin şeyh, mürit, dedelik, emirlik gibi unvan ve isimler bu kapsamda değerlendiriliyor. Ayrıca “tarikat ayini” de buna dahil ediliyor.
Kanun çok önemli sonuçlara yol açtı ve açmaya da devam edecek. Birincisi bu kanunla 13 yüzyıl boyunca sürüp gelen bir gelenek, kültür ve kurumsal yapı yasaklandı. İkincisi, bu yapılar ve oluşumlara yönelik kişiler, uygulamalara çok trajik bir biçimde müdahale edildi. 1930 yılında Menemen Vaka’ası etrafında yapılan müdahaleler bütün Türkiye’yi etkiliyor. Herkese “ibret” olacak biçimde uygulamalar ortaya konuyor.
Bu kanunun feci uygulamalarına takılmayarak dini eğitim, irşat ve sohbet faaliyetlerine devam edebilmek için iki ana yol ortaya çıkıyor. Birincisi, Süleyman Hilmi Tunahan ve Said Nursî gibi yeni bir tarzla hareket etmek. İkincisi ise daha steril, gizli, mahrem ve dolaylı anlatımlarla hareket etmek. Örneğin Mevlüt okumalarla sohbetleri sürdürmek, edebiyat ve kültür faaliyetleriyle sufiliği temsil etmek. Ken’an Rifâî ve çevresinin edebiyat ve sanat çalışmaları bu konuda dikkat çekicidir.
Demokrasi, Cemaatler-Tarikatlar ve Siyaset
Çok partili sisteme geçiş, demokrasinin uygulanması ile beraber dini özgürlükler de geri gelmeye başlıyor. Yıllarca büyük müdahale, dışlama ve damgalama ile karşılaşan cemaatler-tarikatlar, demokrasi siyasetiyle beraber önem taşımaya başladılar. Çünkü demokraside siyaset halkı siyasal pratik içine taşıyordu. Oy verme, siyasal görüş farklılığı ve seçim süreçlerine dini de taşıdı.
Din halk düzeyinde ve halktan oy isteyince dini yaklaşım da burada önem taşıdı. Özellikle Demokrat Parti ile başlayan sağ siyaset, daha fazla halkın oyuna ihtiyaç duyuyordu. Çünkü Cumhuriyetçi kanat, zaten kendini devlet görüyordu. Egemen siyasi paradigmaydı. Yukarıdan bakan ve halkı kendisine muhtaç gören bu tutumu temsil ediyordu. Bundan dolayı sağ siyaset tarikat ve cemaat gruplarından oy beklentisine girdi. Ayrıca dini özgürlük anlayışını benimsiyordu. Halk da dinin devlet düzeyindeki meşruiyetini önemsiyordu. Bununla kendisini daha fazla güvende hissedecekti.
Cemaat-tarikatlar, demokrasi siyasetinde sağ siyasetin söylemi ve arayışıyla bütünleşen davranışlar ortaya koydu. Örneğin Said Nursî, “dindar demokratlar” söylemiyle Demokrat Partiyi destekledi. Süleymancılar da başlangıçta Millet Partisinin yanında yer aldı. Tunahan’ın ölümünden sonra Adalet Partisine oy verildi. Hatta çok köklü bir değişime yöneldi. Tunahan’ın damadı olan ve onun vefatından sonra yerine geçen “emir” (Kemal Kaçar), Adalet Partisi’nden farklı dönemlerde milletvekili oldu. Nurcular, Adalet Partisini desteklediler. MSP’de bir dönem yer aldılar ama sonra orayı terk ederek Adalet Partisine katıldılar. Daha sonra da bu katılımlar ANAP ve DYP ile devam etti.
Süleymancılar AP, RP, ANAP gibi farklı siyasal kulvarlarda emirleri milletvekili seçildi. Kaçar sonrasında Arif Ahmet Denizolgun, Refah Partisi’nden milletvekili seçildi; sonra bağımsız oldu, ANAP’a geçerek bakan oldu ve daha sonra yine ANAP’tan aday olduysa da seçilemedi. Nakşi, Kadiri, vs çevrelerde sağ siyaset ve Milli Görüş içinde çalışan ve milletvekili yapan şahıslar yer aldı. Kâmran İnan, Abdülmelik Fırat gibi ünlü siyasetçiler köklü Nakşi- Şeyh ailelerine mensup vekillerdir. Ana siyasal gruplar çoğunlukla Millî Görüşe karşı mesafe içinde oldular. Bunun yerine AP ve ANAP gibi merkez siyasetle beraberliğe dikkat ettiler. AK Parti’nin birinci döneminde de Süleymancılar adına milletvekili olan kişiler vardır. Diğer siyasi gruplardan da çeşitli insanlar milletvekillik yaptı.
Muhafazakâr siyaset ve Milli Görüş siyasetinde genel başkanlar, zaman zaman cemaat ve tarikatların liderleri ile görüştüler. Onlarla kamuoyuna fotoğraflar verdiler. Aynı karede yer aldılar. Erbakan’ın kısa süreli başbakanlığında Ankara’da çeşitli dini liderleri misafir etmesi radikal bir davranıştır. Özellikle Erdoğan siyasetinde bunu daha yoğun olarak görüyoruz. Davutoğlu da başbakanlığı döneminde benzer tutumlar içinde oldu. Örneğin İsmailağa Nakşî şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu’nu ziyaret etti. Bu tutum bir bakıma dine yönelik siyasal merkezin dışlayıcı politikaların terk edildiğini yansıtıyor. Öte yandan da dini gruplara güvence ve halka da dinle beraber olmanın imajı üretiliyor. Erdoğan Alevî dedelerinin de ziyafetine katılarak bunu genişletti.
Devlet ve Tarikatlar-Cemaatler: Zımni Sözleşme
Bütün büyük cemaat-tarikatlarda devleti önemseyen bir tutum vardır. Devlet ile meşru algılanmak büyük bir önem taşımaktadır. Bu tutum hem siyasal kültürümüzde din-devlet ilişkisi ile ilgili hem de cumhuriyet döneminin farklı koşullarıyla. Siyasal kültürümüzde cemaatler olarak tarikatlar, her zaman devletle bir denge ilişkisini sürdürmüştür. Ona katılan, ondan yararlanan ve onunla kendi etkisini yaymaya çalışan tutumlar yaygındır. Kadızadeler, Mevleviler, Nakşiler pratiğinde bunu yoğun olarak görüyoruz. Ama aynı zaman da saraydan uzak ve mesafeli yaşayarak hareket eden Bıçakçı Ömer ve Somuncu Baba gibi kişiler de bulunmaktadır. Nitekim Tekke ve Zaviyelerin kalkmasına kadar da irfanıyla, insan kaynağıyla, bilgi ve donanımıyla devletle çok iç içe olan grupları görüyoruz. Devlet, şeriata bekçilik yapan( Gazali teşbihiyle bostana bekçilik yapan) ve onu uygulayan kudrettir. Bundan dolayı onu yaşatmak büyük bir ehemmiyete sahiptir.
Cumhuriyetin ilanından bir iki sene sonra şeriat kalkar, laik devlet kurulur. 1928 yılında “Devletin dini İslam’dır ilkesi” anayasadan kalkar. 1925 tarihinde de Tekke ve Zaviyeler lağvedilir. Devlet cari olan dini grupları yasaklar ve kurumları kaldırır. Bunun yerine DİB tek dinî kurum hâlini alır. Diyanet İşleri Başkanlığı, artık “iman, ibadet ve ahlak” sınırlarında yer alan bir dinle ilgili olacaktı. Devlet, hem devlet hem de toplum içinde dinin işlevini ve sınırlarını olabildiğince dar bir şekilde tanımladı. Medreseler de kalkmıştı. Bu kurumlarda yer alan şeyhler, dedeler, dervişler, fakihler, müderrisler vs tamamen eski statü ve anlayışlarını bırakarak devlet içinde görev alabilirlerdi.
Nitekim Nakşi bir alim olan Süleyman Hilmi Tunahan, Süleymaniye Medreselerinde müderristi ve işini kaybetti. Sonra yine devlette vaiz vs olarak görevler üstlendi. Ahmet Hamdi Akseki gibi alimler de yeni kurumlarda yeni anlayışla bütünleşerek yer aldılar. Ancak devlet dini gruplaşmanın her biçimini yasaklamıştı. Bu nedenle gruplaşmanın her biçimine acımasızca müdahale etti. 1950’lerden sonra türbeler turistik amaçlarla ziyarete açıldılar. Konya Mevlevihanesi bunun başında yer alır. Mevlevi bir aileden gelen neyzen Kudsi Ergüner’e göre “gösteri mevleviliği” başlamıştı. Hala da turistik amaçlarla her yıl belli bir ayin düzenliyor. Fakat dini gruplar da bu yeni gelişmeyi kendi açılarından değerlendirerek resmiyete uygun yeni bir dil inşasına yöneldiler. Neyzen Tevfik’in hatıralarında, Mevlevilik pratiğinde bunu etkileyici bir şekilde görüyoruz.
Devlet, dinden de tarikatlardan da tümüyle vazgeçmedi. Yeni bir ilişki tarzı gelişti. Zımni bir uzlaşmayla devam etti. Şeyhler de başta olmak üzere devlet kurumlarında cumhuriyetin yeni politikaları( din politikası da dahil) ile uyumlu bir şekilde hayatlarını sürdürebilir, devlet içinde çalışabilirlerdi. Nitekim yapılan yeni bir araştırma, Cumhuriyet döneminde 120 civarında şeyhin devlet memuru olduğu tespit edildi ( Bazılarıyla ben de tanıştım, görüşmeler yaptım). 2002 yılında Kütahya’da Uşşaki şeyh Mehmet Dumlu Efendi ile tanışıp konuştuğumda bunu fark etmiştim. Nezaket ehli Dumlu, imamlık yaparak emekli olmuştu. Lokantası vardı ve etrafında da müritleri zaman zaman toplanıp sohbetler yapıyordu. Kendisi ile yaptığım görüşmede( 2002, Kütahya), 28 Şubat’ta MİT’ten kendisine gelenlerin faaliyetlerine devam etmelerini söylediklerini bana aktardı. Ayrıca her yıl şeker fabrikası açılışında cübbe ve sarığı ile gidip dua ettiğini ve özellikle müftünün bundan pek hoşlanmadığını belirtti.
Başka örnekler de vardır. Örneğin Prof. Haydar Baş, Kadiri şeyhiydi ve sakallıydı. Bağımsız Türkiye Partisini kurmuş ve 28 şubat döneminde serbest bir şekilde propagandalarını yapıyordu. 2020 yılında, Trabzon’da kaldırılan cenazesine Trabzon Valisi ve İl Emniyet Müdürü katıldı. Başka ilginç bir örnek de Cerrahi Tekkesi’nin şeyhinde gözlemliyoruz. Tuğrul İnançer ve şimdiki şeyh Ahmet Özhan, 28 Şubat döneminde TRT2’de program yapıyorlardı. Şeyh Tuğrul İnançer, Kültür Bakanlığı kadrosunda da memurdu. Bütün bu örnekler “kullanma”, “araç”, “işbirlikçi” kavramlarıyla açıklanamaz. Daha birçok örnekler de bulabiliriz. En temelde devletin tarikat-cemaatlerle zımni sözleşmesini anlatıyor. Tarikatlar, cemaatler ve dini gruplarla içinde olduğu ilişkiyi yansıtıyor. 28 Şubat’ta hedefte olan Milli Görüş ve İslamcılar gibi siyasallaşan gruplar, İmam Hatip Liseleri ve başörtülülerdi. Bunların dışında kalanlar önemli görevlerine devam ediyordu.
Sonuçta devlet her zaman dini gruplaşma çalışmalarını yakından takip etti, siyasetleri ile çatışan ve ona meydan okuyanlarla mesafe içine girdi. Buna karşın siyasal talepleri olmayanlar, gruplaşmaları illegal biçimde yürütmeyenler, “iman, ibadet ve ahlak” sınırlarında konumlanan din politikasıyla uyumlu olanlarla zımni beraberliğini sürdürdü. Mesela 1925 yılında şeyhlik, dervişlik, müritlik, emirlik, dedelik gibi unvanlar yasaklandı. Ama zımni olarak bunlar halen devam ediyor. Emir olan Kaçar ve Arif Ahmet Denizolgun milletvekili ve bakan oldular. Dede olan İzzettin Doğan gibi kişiler profesör olarak çalıştılar. Şeyhlik unvanı taşıyan İnançer ve Dumlu gibi şahsiyetler, devlet memurluğu yaptı. Bayrami Tarikatı şeyhi Dr. Emin Acar, MSP’de vekillik yaptı.
Her zaman siyaset ve cemaatler( hem tarikatlar hem de diğer dini gruplar için kullanıyorum) arasında söz konusu zımni sözleşme ilişkileri devam etti. Tamamen dışlama, ve çatışmaya dayalı ilişkiler olmadı. Bunun yerine çoğul ilişkiler çerçevesinde çatışma, dışlama, uzlaşma ve uyum gibi ilişki tarzları doğdu. Kapalı ve otoriter rejimler, demokratik dönemler, darbeci şartlar gibi siyasal değişkenlere göre değişiklikler oldu.
Siyaset ile din ilişkinin cemaatler ve tarikatlar ayağı çok boyutlu özelliklere sahip. Milletvekilliği, devlet içindeki kadrolardan pay alma, kendini devletin müdahalelerine karşı koruma refleksi gibi tutumlarla bu ilişkiler kuruldu. Bu ilişkilerde genel olarak iki tutum öne çıktı. Birincisi, devletin tek parti döneminde ürettiği ve hala anayasal yasaklarla zımni tehdidi elinde tuttuğu olası müdahalelere karşı korunmak. İkincisi ise devlet gibi bir kudretin mal, ikbal ve makam dağıtımından pay almak.
Birinci ilişki tarzı, çok belirgindir. Çünkü hala anayasal olarak Tekke ve Zaviyeler Kanununda dedelik, emirlik, şeyhlik , dervişlik unvanları yasaktır. Yine “ ayin-i tarikat icrası” da bu yasaklardan birisi olarak anılmaktadır( Bugün çeşitli mekanlarda ve camilerde zikirler yapılmaktadır. Cari kanuna göre yasaklar delinmektedir). Dolayısıyla bu kanun, kılıç gibi bütün tarikatların başında sallanmaktadır. Kolaylıkla bu yasaklar ileri sürülerek kapatılabilirler. Özellikle devletin içindeki Kemalist damar bu konuda çok duyarlıdır. 15 Temmuz Darbe Girişiminden sonra YÖK tarafından üniversite dekanlıkları ve rektörlüklerine gönderilen raporun 16 yerinde, FETÖnün tarikat diye anılması bunun çok önemli göstergelerinden biridir. Bu tehdit edici yasalara ve geçmişten uygulananların bıraktığı “tarikat ve cemaat hafızasından” gelen kolektif korku, sağ siyaset ve muhafazakâr siyasetle yakınlaşmayı zorunlu hale getirdi.
İkincisi, Türkiye’deki devletin taşıdığı zenginlik tekelinden pay alma rekabetiyle ilgilidir. Devlet makam verme, prestij sağlama, ihale ile zenginlik dağıtmanın çok önemli merkezidir. Tarikat-cemaatler de yurtları, kursları, yetiştirdikleri kişilere istihdam sağlama arayışları ile buradan pay almak gayreti içerisindedirler.
Belki bir üçüncü boyuttan bahsetmemiz gerekir. Devlet, Osmanlı örneğiyle İslam’ın bekçisidir. Cumhuriyet döneminde devleti batıcılar, fasıklar, laikçiler, günahkârlar ve “dinsizler” ele geçirmiştir. Bu kadrolar yerine imanlı, ibadetli ve şeriata saygılı insanlar geçerse yine “Müslümanların devleti” olarak devam eder. Nitekim Cumhuriyet döneminde medresesi kapatılan Tunahan, devlette dini vazife almaya devam edecektir. 2001 yılında, 28 Şubat nedeniyle üniversiteye atanamıyordum. Bu durumumu Ankara’da Bayrami tarikatı şeyhi Emin Acar’a sordum. Birden hem sosyolog öznesi hem de sosyoloji nesnesi olmuştum! Çok ilginç açıklamalarda bulundu. Özetle, “devlet bizimdir, memur olmak peygamber sünnetidir, vazgeçmemek gerekir” gibi ifadeler kullandı. Bu açıklamalar tarikat tahayyülündeki devlet imajını anlatmaktadır.
Tarikat-cemaatlerle kurulan zımni sözleşme her zaman tarikat ve cemaatlere müdahaleyi kolaylaştırmakta ve sağ-muhafazakar siyasetin bloke edici bir rolde kendisini sunmasına imkan vermektedir. Cumhuriyetçi partiler geleneği de (CHP gibi) tehdit edici rolünü sürdürmektedir. Bu nedenle CHP, her zaman karşının ve hatta çeşitli mahrem dil anlatımlarıyla “dinsizliğin” siyaseti olarak algılanmaktadır. Bu döngünün aşılabilmesi için zımni sözleşmeden aleni/kanuni sözleşmeye geçmek gerekir. Anayasal değişim veya Tekke ve Zaviyeler Kanunun revizyonu gerçekleştirmek zorunlu hale gelmektedir.





