Kur’an’a Göre İhtilaf Ahlakı

1
15

Farklı görüş veya inançta olan grupların veya bireylerin her biri diğerinin muhalifi olarak konumlanır. Din ve mezhep gibi inanca ilişkin meselelerin yanı sıra ideoloji veya bilimsel bir konuda görüş ayrılıkları da insanın ontolojik bir gerçekliği olarak karşımızda duruyor. Problematik olanı ise inançlara ve ideolojilere ilişkin olan ayrılıklardır. İdeolojiler de bilimsel veriler ve yöntemlerle ele alınmadığında bir tür inanç durumuna dönüşürler. Çünkü müntesipleri tarafından savunulan ideolojinin ilkeleri dogma halini alır. Böylece herhangi bir ideoloji, bilimsel çerçevede değerlendirmeye alınmadığında inanma konusunda dinlerle ortak bir noktada buluşurlar.

Kur’an insanların farklı düşünce ve inançlara sahip olmasını insanın yaradılıştan gelen doğası gereği olduğuna işaret eder. Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet yapardı. İnsanlar ihtilaf etmeye devam edecekler. (Hud 118) Bu durumda, farklı inanç ve görüşlerin ontolojik bir gerçeklik teşkil ettiği açıktır. Ancak bu gerçeklikten hareketle ortaya çıkan ve zaman zaman zulme, çatışmaya ve savaşa varan pratikler, insanın fıtrî bir problemle karşı karşıya olduğunu göstermez. Asıl sorun, farklılıkların kendisinde değil, bireylerin muhalifleriyle kurdukları ilişkinin ahlaki düzeyinde ortaya çıkar.

İnsanlar yalnızca fiziksel açıdan değil, zihinsel ve duygusal bakımdan da farklı özelliklerle yaratılmıştır. Hiçbir birey diğerinin birebir aynısı değildir. Esasen ilahî yaratma, çeşitlilik esasına dayanır; cansız varlıklardan bitkilere, hayvanlardan insanlara kadar her varlık türü kendi içinde çeşitlere ayrılmıştır. Hiçbir varlık tek bir çeşitte değildir. Bu yönüyle dünya, adeta bir çeşitlilikler alanıdır. Sizi çeşit çeşit yarattık (Nebe 78/8) ayeti de bu hakikati vurgular. İnsandaki bu çeşitlilik, varoluşun doğal bir uzantısıdır.

Ne var ki, insanların farklı fizik yapı ve huylarda olmaları zenginlik ve bir estetik değer olarak görülürken farklı görüş ve inançlarda olmaları ise tarih boyunca çatışmaları ve gerilimlerin kaynağı olmuştur. Oysa bireyin farklı düşünmesi ve inanması, büyük ölçüde kendi iradesi dışında şekillenen pek çok belirleyici unsurla ilişkilidir. Kendi iradesi dışında bu etmenler o kadar çok ki, onlar düşünüldüğünde farklı olduğu için birini aşağılamanın ne büyük haksızlık olduğu fark edilebilir. Doğuştan gelen genetik yetenekler, aile yapısı, içinde yaşanılan toplum ve tarihsel bağlam, bilişsel ve zihinsel kapasite, alınan eğitim, mensubiyetler, bireysel tecrübeler ve dil gibi tüm bu dış faktörler, kişinin dünyayı algılama biçimini ve görüşlerini derinden etkiler. Bu çok katmanlı belirleyiciler dikkate alındığında, yalnızca farklı olduğu için bir bireyi aşağılamak ya da dışlamak, ciddi bir adaletsizlik olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla farklı düşünmek ve inanmak, ötekileştirmenin, hakaretin ya da değersizleştirmenin gerekçesi olmamalıdır.

Farklı düşünce ve inançların fikir düzleminde tartışılması ise, karşıt görüşler arasında yeni düşüncelerin doğmasına ve tarafların kendi perspektiflerini geliştirmesine katkı sağlayabilir. Bu bağlamda sorun, fikirlerin çatışması değil; muhaliflerin birbirlerini düşmanlaştırarak çatışmayı fiziksel ve yıkıcı bir zemine taşımalarıdır. Muhalifler arası ilişkinin ahlaki ilkelerden kopması, kaçınılmaz olarak olumsuz sonuçlar doğurur. Sosyolojik fitneler, her muhalifin kendi düşünce veya inançlarından mülhem ötekine karşı üstüne vazife saydığı saldırgan davranışlarla ortaya çıkmaktadır.  

Öte yandan, farklı düşünce ve inançlara sahip olmak ile ayrışma ve tefrikaya düşmek aynı şey değildir. Ayrışma ve tefrika, ortak yaşam alanlarını yalnızca belirli bir grubun hakkı olarak görmek, toplumsal uzlaşı imkanlarını reddetmek ve birlikte yaşama iradesini zayıflatmak anlamına gelir. Bu noktada çatışmalar, artık aklî ve rasyonel bir zeminden ziyade, kin ve nefret gibi duygusal tepkilerin belirleyici olduğu bir mahiyete bürünür.

Kur’an’ın nüzûl döneminde, muhaliflere yönelik olarak önerdiği tutum, yüksek bir ahlâkî erdem anlayışını yansıtmaktadır. Kur’an öğretisinde muhalifle ilişki, inanç ve amellerin bireysel sorumluluğu ilkesine dayandırılmıştır. Nitekim Mekke döneminde Hz. Peygamber ve ona iman eden sınırlı sayıdaki Müslüman topluluk, ciddi baskı ve zulümlere maruz kalmıştır. Buna rağmen Hz. Peygamber, muhaliflerine karşı sabır ve kararlılıkla tebliğ faaliyetini sürdürmüştür. Kur’an onun muhaliflerine karşı nasıl bir yol izleyeceğine dair ona rehberlik ediyordu. Ona her kesimin kendi inancını yaşamayı teklif etmişti. Siz, benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz ben de sizin ibadet ettiğiniz şeye ibadet etmiyorum. O halde sizin dininiz size benim dinim banadır. (Kafirun 6) Önerilen bu ilişki tarzı Mekke’de inen başka bir ayette daha fazla açıklayıcıdır. İşte bunun için sen çağrına devam et ve emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Onların arzularına uyma ve şöyle de: “Ben Allah’ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim ve bana aranızda âdil davranmam emredildi. Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Sizinle bizim aramızda mesele yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak O’nadır. (Şûrâ 15)

Ayetin ifadesi dikkate alındığında, Hz. Peygamber’in müşrik muhaliflerine karşı öncelikle kendi inanç konumunu açık ve net biçimde ortaya koyduğu, ardından ise iki taraf arasında ortak bir zemin olarak Allah’ın her iki kesimin de Rabbi olduğunu hatırlattığı görülmektedir. Bu vurgu, asgari bir uzlaşı noktasına işaret etmektedir. Hz. Peygamber, güçlünün zayıfı ezdiği Mekke toplumunda adalet ilkesini esas alan bir tutumla gönderildiğini beyan etmekte; ayrıca “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir” ifadesiyle, amellerin bireysel sorumluluğa dayandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede ayet şunu deklere ediyor: Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Sizinle bizim aramızda mesele yok. Ayetin mesajı şudur: Herkesin mensup olduğu inanç ve düşünceye göre yaşam tarzı, onun sorumluluğu altındadır. Yaptıklarının sonuçlarına kendileri katlanacaktır. Sahip olduğumuz inanç ve düşüncelere göre işlediğimiz amellerin hesabını Allah’a vereceğiz. Eninde sonunda hepimiz Allah’a döneceğiz. O bizleri bir araya getirecek ve hakkımızda o karar verecektir. O yüzden bizimle sizin aranızda, birbirimizle kavga etmenin veya baskı yapmanın, birinin diğerine zülüm etmesi için bir meselesi yoktur.

Fakat müşrik muhaliflerin söz konusu uzlaşı ve birlikte yaşama teklifini kabul etmedikleri de tarihsel bir vakıa olarak kaydedilmiştir.

Kur’an, Hz. Peygamber’e Medine’deki kitap ehli muhaliflere karşı da bu yaklaşım tarzını salık vermiştir. Medine’deki topluma şöyle seslenmesini emreder: De ki: “Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbiniz olduğu halde O’nun hakkında bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O’na gönülden bağlanmışızdır. (Bakara 137) Ayet, Kitap ehlinin kendilerini Allah’ın seçilmiş kulları olduklarına dair inançlarına karşı uzlaşı mesajını vermektedir. Mesaj çok nettir: Allah’ın kimin tarafında durduğunu tartışmayalım. Herkes kendi yaptıklarının sorumluluğunu taşıyacaktır. Mensup olduğumuz dinden dolayı birimiz diğerine zulmetmesin, saldırmasın. İnanç ve görüş farklılıklarımız ve yaptığımız ameller konusunu hesap gününe bırakalım.

Kur’an, insanların farklı inanç ve görüşte olabilecek potansiyelde yaratıldığını açık bir şekilde ifade ettikten sonra, bunun insanların birbirlerine karşı doğru davranıp davranmadığını imtihan etmek için olduğunu bildiriyor. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle (indirdiği kitaplarla) sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Allah size hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir. (Bakara 2/48) Mesaj çok nettir: Bu farklılıktan dolayı birinin diğerine karşı bir kötülüğü olmamalıdır. Aksine iyi işlerde, hayırda, yarışmalarını emrediyor ve ayrılığa düşülen konular için taraflar arasında düşmanlığı değil, bunu Allah’a bırakmayı öneriyor.

Sonuç olarak Kur’an, insanların farklı inanç ve görüşlere sahip olabileceğini açıkça kabul etmektedir. Müminlere, muhaliflerine karşı düşmanlık beslemeyi değil; her bireyin fiillerini kendi sorumluluğu çerçevesinde değerlendirmeyi esas alan bir yaklaşım önermektedir. Bu bağlamda Kur’an, ortak uzlaşı zeminlerine dikkat çekmekte; inanç farklılıklarının insanlar arasında çatışma, baskı ve zulüm gerekçesi hâline getirilmesini doğru bulmamaktadır. Nihai hükmün yalnızca Allah’a ait olduğu vurgulanmakta ve insanlar arasındaki inanç ayrılıklarının değerlendirilmesinin hesap gününe bırakılacağı ifade edilmektedir: Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyler konusunda, kıyamet günü Allah aranızda hüküm verecektir. (Hac 69).

Buna karşılık tarihsel süreçte pek çok dindar birey ve grup, farklı inanç mensuplarını Allah adına dışlamış, suçlamış, tekfir etmiş ve onları cehennemle ilişkilendirmiştir. Günümüzde de İslam dünyasında dinî gruplar ve mezhepler arasındaki gerilimlerin büyük ölçüde devam ettiği görülmektedir. Her grup, kendi konumunu mutlak hakikat olarak sunarken, diğerleri hakkında olumsuz yargılarda bulunabilmektedir. Kur’an, bu tür parçalanmış ve öznel doğruluk iddialarına dayanan tutumları eleştirerek şöyle buyurur: Ama insanlar, aralarındaki bağları kopararak gruplara ayrıldılar; her kesim kendi elindekine sevinmektedir. (Mü’minûn 53).

Kur’an’ın başka din mensuplarıyla olan ilişkide önerdiği ihtilaf ahlakı düşünüldüğünde, İslam dünyası bırakın başka din mensuplarıyla olan ilişkide, kendi aralarında bile bu ihtilaf ahlakını edinmiş değildir.    

1 Yorum

  1. Öncelikle tarih boyunca insanlığın başına bela olmuş ve şu an özelde islam dünyasında , genel olarak dünyada yaşanan bunca olayın temelinde yatan bir sorunu ela almış olmanızdan dolayı teşekkür ediyorum. Her ideoloji veya din öteki ile ilişkisinde kendini haklı çıkarmaya dönük bir çaba içinde olur ve bu tutumunu destekleyecek bir takım gerekçeler oluşturur. Belkide dile getirdiğiniz konumun ana muhatabı olan insanın bir diğer insanla olan ilişkisinde problem var.insanlık tarih boyunca bir çok tecrübeler kazandı ve bu kazanımların bir kısmını insan hakları alanında , savaş hukuku alanında vs bir çok alanda hayata geçirmeye çalıştı lakin yaşadığımız an itibariyle güçü elinde tutanlar bu kazanımları bir anda adeta kâğıttan helvaya çevirip tüm bunları yok sayıp kendi çıkar ve menfaatlerini ön plana çıkarıp dünyayı kaosa ve büyük bir zulüm girdabına soktular. Özetle şunu söylemek istiyorum demek bir şeyler eksik , eksik olan Allah , iman , inanç , ahiret, hesap verilebilirlik fikri… islam dünyasına baktığımızda bu bahsettiğimiz eksikler ön kabul olmasına rağmen farklı zulüm şekilleri tezahür etmekte. Bir yerde bir sorun var siz meselenin asli boyutlarını kuran ayetleri ışığında izah etmişsiniz. Galiba temel sorun insan olmanın farkında olmadan başka rollere talip olmuşuz. O dileseydi hepimizi iman eden kullarından kılardı. O dileseydi hepimiz aynı renkte ve aynı dili konuşanlar olurdıuk, ama böyle murad etmedi. Sonuç insan olmanın beraberinde getirdiği haklar ve sorumluluklar var. Aynı şekilde dine mensup olmanında ekstra sorumlulukları var. Müslüman olmayı üstün kılan şey öteki ile ilişkisinde Yüce yaratıcının ilkelerini gözeterek , merhamet , adalet , iyilik , hak ve kardeşlik temelinde bir muamelattır. Vesselam

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz