“Su Gibi Aziz” Birkaç Şiir

0
230

“Kâinatta ne varsa suda yaşadı önce;
Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce”

(Necip Fazıl Kısakürek)

Su, izzet sahibidir, mukaddestir kültürümüzde. O yüzden “su gibi aziz olma” duası muhatabını memnun eden nahif bir duadır. Varlığın temeli ve kaynağı olan su, ilahî ve beşerî bütün inanışların merkezinde yer alır. Yüce Allah “canlı olan her şeyi sudan yarattığını” bildirir bize.(Enbiya-30) Mitolojinin ve kadim kültürlerin hepsinde su varoluşun ilk yapı taşı olarak yer alır. Zaten mitolojiyi su unsuru olmadan düşünmek olası değildir. Su, arkaik kültürde “anasır-ı erbaa”dandır yani evrenin temelini oluşturan “dört arkhe”den en önemlisi. Ezcümle hoş bir slogan olmanın ötesinde bir realitedir ki; su hayatın ta kendisidir. İnsanlık suyun olduğu bir başka gezegen keşfedebilirse o zaman bu kirli dünyanın ve uğruna yok edici ve yıkıcı mücadelelerin yürütülegeldiği dünya hayatı ve metaının da bir kıymeti harbiyesi kalmayacaktır.

Tarih boyunca bütün medeniyetler suyun etrafında şekillenmiş; göller, ırmaklar, denizler insanoğlu için hem bir nimet hem bir felaket kaynağı olarak algılanagelmiştir. Suyun hem yaşamı var eden hem de yaşamı sona erdiren yönü insanlık için bir sınama ve sınanma vesilesi olmuş ve kutsallık kazanmış, tanrısal bir mahiyete bürünmüştür. Suyun kurumuş tabiata yeniden can verme gücü birçok kültürde tanrısal bir irade ve görünü olarak inançsal ritüellere kaynaklık teşkil etmiştir. Pagan inanışlarda su ile irtibatlı nice tanrı figürü mevcuttur. Kozmogoni su ile başlar. Bu suyun vazgeçilmezliğinin ve yaşamsal gücünün bir yansımasıdır. Su, her haliyle mütemadiyen dönüşen ve dönüştüren bir mucizedir.

Kadim zamanlardan bu yana insanoğlu suyun gücü ve mahiyeti üzerine bir yaşam kurgulamıştır. Sudan uzak düşmenin veya suya ırak olmanın mutlak yokluk olduğunu bilen insan hep suya yakın tutmuştur neslini. Su ile bu oranda bir haşır neşir olma ve mecburiyet hali insanı su ile farklı bir bağ kurma arayışına sürüklemiştir. Kimi zaman gürül gürül çağlayan suyun sesini dinlemiş, kimi zaman kendi sesini suya duyurmaya, o coşkuya ve safiyete kendinden bir ses, bir nefes eklemeye çalışmıştır. Kimseye diyemediği sevdasını, kimseye anlatamadığı derdini suya salıp ötelere göndermiştir insanoğlu. Kimi zaman set koymuştur önüne, kimi zaman köprü yapmıştır üzerine. Bazen bereket ve rahmet bilmiş, bazen felaket olup kapısına dayandığını görmüş. Kimi zaman kirini, kimi zaman nurunu görmüştür suyun.

Yeryüzündeki yeri ve önemi kadar ahiret hayatında da müstesna bir mevkiye sahiptir su. Cenneti tavsif eden bütün ayetlerde dünya hayatının mükafatı olarak “altından ırmaklar akan bir yer” vadedilir Müslümana Rabbi tarafından. Resul-i Ekrem “Biz Sana Kevser’i verdik.” (Kevser-1) diye muştulanır. Kevser’den akan o sular Havz-ı Kevser’e akarak müminleri toplar başına ve umulur ki o zor günde oradan bir damla içmek nasip olur mümine. Zaten yeryüzündeki bütün ırmaklara o cennet nehirlerinden bir katre düşmüş değil midir? O katrenin aşkına değil mi bütün nehirlerin bereketi, coşkusu, öfkesi. O katrenin sevdasına değil mi dağ taş aşıp çağlamaları, ovalara çöllere akıp durmaları. Bir katrede saklı bir dünya değil midir suyun hakikati.

Arkaik kültürde iki tarz sınanma ritüelinden bahsetmek mümkündür. Biri ateşle sınanma diğeri ise su ile sınanma ritüelleridir bunlar. Birbiri ile tezat teşkil eden bu iki ameliye insan yaşamının temelini teşkil eden bir varlık yokluk tezahürüdür. Kur’an, bu iki sınanma şekli ile ilgili kesin bir karşı çıkış ortaya koymamakta, tam tersine peygamberlerinden bu iki imtihandan geçen peygamberler ile ilgili kıssaları bizlere beyan ederek bu kıssaların özünde yer alan teslimiyeti örnek olarak ortaya koymaktadır. Ateşin ortasına atılmaktan korkmayan İbrahim (a. s) için ateşe “İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol.” (Enbiya-69) denilerek asıl güç ve kudretin kimde olduğunu akl etmekten uzak inkarcılara bir ders olarak beyan edilmektedir. Nuh (a.s) ve Yunus (a.s.) kıssaları ise su ile sınanmanın birer örneğidirler. Bir de İbrahim’in (a.s) ve İsmail’in (a.s.) kıssasından bahsetmek gerekir. Zemzem suyunun etrafında şekillenen bir inanç ile bu güne taşınan mübarek suyun öyküsünden. Yitip gitmesin diye “Dur! Dur!” nidalarıyla ardından seslenilen mübarek suyun öyküsünden.

Tufan, suyun yok edici gücünü, balığın karnında hayata yeniden doğuş ise suyun yaratıcı yönünü ortaya koyan vakalardır. Bu yönüyle su hem yok eden, hem de yeniden doğuşun, “ba’sü ba’del mevtin” bir öznesidir. Çünkü su esasında bir döngü içinde olup asla kaybolup gitmemekte, dönüp dolanarak bir şekilde yeniden yaşam döngüsüne dahil olmaktadır. İbn-i Haldun, “medeniyet teorisini” su ile içiçe şekillendirir. Bütün yerleşimlerin suyun kenarına kurulması, medeniyet tasavvur ve tekamülünün su ile bağlantısını mutlak anlamda ortaya koymaktadır. Uygarlık sudan, Dicle ve Fırat’ın kıyısından vücut bulup yeryüzüne yayılmıştır.

Su, bir mucize ve sonsuz bir nimettir. Yüce Allah, verdiği bu eşsiz nimet ile bağlantılı olarak nice mesuliyetler de yüklemiştir kuluna. En önemlisi temizliktir bu mesuliyetlerin. Bu yönüyle İslam bir su medeniyetidir. Din, haddizatında temizlik hattında yürür suyun ardı sıra iki koldan. Ruh ve beden temizliği. Beden temizliğinin taçlandırdığı ibadet gerçeği ruhu aşama aşama temizleyerek suyun saflık ve berraklığına eşdeğer bir yüceliğe taşır. Çünkü su hariçten kirlenmedikçe ve başka şeylerle karışmadıkça varlığı tertemiz olup temizlenme aracıdır hakikatte. Dünyaya ilk adımını atan insan su ile yunarak başlar yaşam serüvenine, dünya ile vedalaştığında yine su ile paklanır âdemoğlu. Yaşamın başlangıcında ve bitiminde su vardır. Dünya hayatının bidayeti ve nihayeti su üzerinedir.

Suyun insanı cezbeden bir başka boyutu da sürekli bir değişim ve devinim içinde oluşudur. Hareket beraberinde bereket getirmektedir. “Aynı ırmakta iki defa yıkanamamak” şeklinde zihne kazılan suyun hareketliliği, durmadan akıp gidişi, farklı mekan ve canlılara derman oluşu, biteviye bir arayışı temsil edişi insan soyu için bir ilahi hakikat, apaçık bir mucizedir. Kadir-i Mutlak’ın sonsuz gücünün şiirsel bir izdüşümüdür. Bu mucize ile büyülenen insanoğlu tarih boyunca ona öykünmüş, türküsünü dinlemiş, coşkusuna ortak olmuş, sevdasını, derdini , hayal ve hakikatını onun dalgalarına ekleyerek ötelere ulaştırmaya çalışmıştır. Suya söylenmek kadim bir âdemoğlu davranışıdır evvel emirde.

İnsanoğlunun ortaya koyduğu bütün güzelliklerin kıyısında köşesinde su mutlaka yer almaktadır. Kelamın su gibi berraklaştığı bir kendini anlatım biçimi olarak şiirin sudan uzak olması zaten düşünülemez. Bütün dillerde ve bütün zamanlarda şairler suya dair şiir yazmış, su üzerine sözler söylemişlerdir. Her biri farklı bir yönüyle suyu şiirlerine konuk eylemiş, ona gereken ihtiramı esirgememişlerdir. Çoğu zaman da kendileri suya misafir olmuş, dertlerini, dilek ve tasalarını onun dalgalarına katıp uzaklara ulaştırmaya çalışmışlardır.

Modern şiirde de su üzerine yazılmış nice güzel şiir olmakla birlikte ben özellikle klasik edebiyattaki birkaç su şiiri üzerinde durmak, onlardan örnek beyitler vermek istiyorum. Seçtiğim örneklerin hepsinde suya seslenen şairlerin birbirine benzeyen duygu ve düşünceleri ve seslenme biçimlerinin birbirlerine yakınlığı insana çok farklı bir haz vermektedir. Farklı devirlerde ve farklı coğrafyalarda yaşayan ve birbirlerinden ve yazıp söylediklerinden haberdar olma ihtimalleri zayıf olmasına rağmen duygulanım ve söyleyiş benzerlikleri bu şairlerin şiir kudretini ortaya koyduğu oranda suyun yüceliğini ve mucizevi yönünü beyan etme noktasında da eşsiz örneklerdir. Unutulmaması gereken bir diğer nokta da bu şairlerin hepsinin yaşamında suyun, coşkun akan ırmakların, durmadan ötelere akarak bir arayışın içinde olan nehirlerin önemli bir yer tutmasıdır. Kimi zaman bir serzeniş, kimi zaman bir sorgu, kimi zaman da bir tutku olarak.

Ey su kandan gelirsin vatanın kanda senin

Kanda çukur bulursan yatağın anda senin?”

Diye suyu sorgulayan Yunus’un Sakarya Irmağı kıyısında geçen çocukluğu ve Taptuk Emre dergahında şekillenen aşk ve vecd dünyası nesiller boyu Anadolu coğrafyasını aşk ve hikmetle sulamış ve sulamaya devam etmektedir. Su misali gittiği her yeri yeşerten Yunus’un gezgin bir derviş-âşık olarak dinin hakikatlerini halkın diliyle ifadeye çalıştığı arı duru şiirleri Anadolu’nun köşe bucağında bitimsiz bir kaynak olarak susuz kalmış nice bünyeye damla damla su olmuştur tarih boyunca. Suyun nerden gelip nereye gittiğini elbet bilir Yunus, lakin suya bile varlık hakikatini anlatmanın telaşında bir esrikliğin girdabındadır O. Yeryüzündeki her varlık kendi dilince Hakk’ı çağırır Yunus’a göre. Her şey O’nun koyduğu düzen ve intizam, kanun ve kural dahilinde hareket eder ki sünnetullahtır bu. Suyun asıl hakikati gönlü Hakk’a tutmaktır. Şöyle dile getirir bunu Yunus:

“Sen yüceden çıkarsın alçak yere akarsın

Gönül Hakk’a tutarsın alçak gönlün var senin.”

Tabiata can verişinde, çoşkun akışında, kiri pası temizleyip götürmesinde Hakk’ın mutlak kudretinin izahı vardır gören gözlere. Yunus’a göre eşi menendi yoktur suyun, değeri ölçülemeyecek bahadadır. Canlı cansız hiçbir şey olmaz onsuz.

“Dünyede cânlı cânsız olamayalar sensiz

Câna cânsın gümânsız hiç menendin yok senin.”

Bir başka zamanda bir başka dilde Anadolu’nun doğusunda Müküs Çayı (Bahçesaray) civarında dünyaya gözlerini açıp o çayın berrak ve taşkın sularından aldığı ilhamla tasavvufun incelik ve güzelliklerini halk diline yakın bir sadelikte dile getiren bir başka şair de Feqiyê Teyran’dır. Kuş diline merak salıp Süleyman gibi kuş dilini öğrenme gayretiyle diyar diyar dolaşan Feqi halk arasında “Feqiyê Gerok” (gezgin derviş, şair, talebe) lakabını almakta da gecikmemiştir Muhammed b. Abdullah el-Miksî. Müks Çayı’nın ve genel anlamda suyun coşkusu meşhur Ey Av û Av! (Ey Su!) şiirine şöyle yansır:

“Ey av û av, ey av û av
Ma tu bi `işq û muhbetê
Mewc û pêlan tavêy belav
Bê sekne û bê ra`hetê”

(Ey Su! Böyle aşk ve muhabbetle dalgalarını dağıtıyor/ Dur durak ve sükûnet bilmiyorsun sen)

Bu coşku aşktan ve muhabbettendir. Bu duraksız akış varmak istediği menzile ulaşma arzusunun ak köpüklere bulanmış, zamana ve mekâna meydan okuyan türküsüdür suyun. Dervişin kutsal nefesi, âşığın pervasız feryadı, dengbêjin perdesiz sedasıdır su. Bu nihayeti olmayan çoşkunun, aşk ve sevdanın bir sebebi, bir mâşuku olmalı şaire göre:

“Ji kê ra dikî zikrî bi `hal
Qet guşguşa nakî betal
Şubhetê min re`htê `emal
Şevan û rojan xew nete”

(Bu halin, bu dinmeyen zikrin kime/ Hiç mola vermez misin çağlamana

Benim gibi durmadan çabalıyorsun / Hiç gelmez mi gece gündüz uykun?)

Bahçesaray’da doğup Botan Çayı’na dökülen, oradan Dicle’ye karışıp uzun yolculuğuna çıkan Müküs Çayı misali Feqi de Bahçesaray’dan yola çıkıp Cizre, Hakkari, Hizan diyar diyar gezerek, her medreseden bir şeyler alarak ve gezdiği yerlerde bir şeyler bırakarak bir ömrü ‘feqi’ (fakı: medrese talebesi, ilim yolundaki talip) tevazuuyla tamamlayarak yeniden Müküs’e döner. Döngü su misali yine aslına rücu eder. Çünkü her şeyi anlamlı kılan bir aşktır, bir mensubiyettir. Suyun da bir aşkı, bir bekleyeni, bir mensubiyeti vardır Feqi’ye göre:

“Lazim te me`hbûbek heye
Yan dost û me`tlûbek heye
Yan meyl û mensûbek heye
Lew bê libas û kiswetê”

(Öyle görünüyor ki senin de var bir sevgilin / Ya da bir dost ve taliplin

Yan bir meylin ve aidiyetin / Ondandır bu hırkasız libassız halin.)

Su ile ilgili şiirlerin en meşhuru şüphesiz ki Fuzuli’nin meşhur Su Kasidesi’dir. Su üzerine yazıldığı zannedilse de aslında bir nat-ı şeriftir Su Kasidesi. Peygamber’e (s.a.v.) ve O’nun yoluna sözün gücüyle baş koymanın şiiridir Su Kasidesi. Suyun coşkun akışına ve nihayetsiz arayışına bir ihtiram ile Peygamber’e (s.a.v.) ulaşma arzusudur burada dile gelen. Şairin peygamber sevgisi çölün suya hasretine eşdeğerdir. Şiirine “vadilerde şaşkın şaşkın dolaşanların” değil, Allah’ı ve Resulünü çokça ananların yolunu menzil eylemiştir Fuzuli.

Hayatı iki büyük nehir havzasında geçen Fuzulî, peygambere olan aşk ve özlemini suyun sırtına vurarak, suyu kendisine sözcü kılarak dile getirir. Kerbela’da doğan Fuzuli, benliğine işleyen Fırat kenarındaki trajedinin yasını Dicle’nin kenarında tutar. Sonra iki nehir büyük şairin derin ızdırabıyla bir deryaya bağlanır. Şairin gözünden akan yaşlar gök kubbeyi kaplayarak sonsuz bir elemin girdabına gark olur.

“Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su”

(Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, gözyaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemem…)

Şaire göre her katresinden binlerce rahmet denizi meydana gelen su, varlığın, yaşamın yegâne melceidir. Suyun tabiatı ölümden sonra yeniden diriltme gücü ve kendi kendini hep yeniden var kılma iradesi bir azim ve ispat sınavıdır. O yüzden su asıl varmak istediği yere ulaşmak için sürekli bir devinim içindedir şaire göre ve bu hal şair için de bir ömre bedel bir örnekliktir.

“Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su”

(Su Peygamber’in ayağının bastığı toprağa ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak bir ömür, durmaksızın avare avare dolaşır.)

Şaire göre bu bir yol ve yolculuktur ve burada önemli olan yolda olmaktır. Menzile ulaşıp ulaşamama O’nun takdirindedir. Bu yüzden de “hedefime ulaşamazsam da gam değil” der şair. Bir başka hal ve hakikat üzre varlığından bir parça ile kendisini O’na (Resul’e) ulaştırmanın yol ve yordamını gösterir geride kalanlara.

“Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su”

(Dostlarım! Eğer onun elini öpme arzusuna erişemeyip ölürsem, öldükten sonra toprağımdan testi yapın ve o testi ile O sevgiliye su sunun.)

Fuzulî’den bir asır sonra yine bir şair, bir hak âşığı bir nehrin kenarına oturur, derdini döker suya. Dicle’nin kıyısında dile gelir duygular. Tarih içerisinde nice defalar Dicle’nin mübarek suları ile bir adaya dönüştürülen Cizre’de (cezire, ada) destansı bir aşkın kahramanının dilinden suya derdini döker şair. Mem’in şahsında nehre sevdasını anlatan, su ile söyleşen Ahmedi Xanî’nin kendisidir esasında.

“Ey gözyaşlarımın aktığı gibi akan nehir/Sabırsız, rahatsız ve aşikane akan nehir

Sabırsızsın, kararsızsın ve sakin değilsin/Yoksa sen de kalbim gibi bir deli misin?

Senin için yoktur hiçbir zaman bir karar/Kesinlikle senin kalbinde de bir sevgili var.

Her an neyi aklına getirip hatırlıyorsun?/Cizre karşısında böyle sarhoş oluyorsun?”

Mem’in yüreği nasıl ki Zin’in aşkıyla çağlayıp coşuyorsa, Dicle’nin böylesine sabırsızlığının, coşup çağlamasının derininde de bir sevdanın eyleme dönmüş hırçınlığı saklıdır. Dicle’nin de vuslatı arzuladığı bir sevdiği vardır, bir sonsuz deryanın içinde kaybolma isteği vardır. Bütün uğraşı, deliliğe kapı aralayan hırçınlığı bundandır. Bu sevdaya büyük bir hürmet ile kendi arzusunu, özlemini ortaya koyar şair.

“Bir kez benim gönlümden de geçip ak/Gözlerimden akmakta olan pınara bak.

Gönül derdim dermanı olmayan derttir/Benim ıslak gözümün macerası nedir?

Periden ayrıldığım için ben divaneyim/Zembereği bırakıverdim ben Dicle’yim”(Mem û Zin)

Velhasıl azizdir su ve su ile alakalı her şey mübarektir. Her damlasında cennetten bir katrenin izi ve tadı vardır. Yeryüzü o izi ve tadı yitirdikçe kirlenen, yaşanmaz hale gelen bir kara parçasıdır sadece…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz