1.4. Gerçek İman Düzeyi ve Meydan Okuma
Kur’ân’da imanla ilişkili insanlar olarak zikredilen son kategori gerçekten inananlar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu kategori de; önceki yazılarda bahsedildiği üzere imanın îlan, iddia ve zan düzeyini aşıp, zahirî ve batınî teslimiyeti kapsayan, tevhit ve tasdikin bütün boyutlarıyla gerçekleştiği bir imana sahip olan gerçek mü’minleri tanımlanmaktadır. Bu durum Kur’ân’da şu şekilde ifade edilmektedir: “Müminler ancak Allah’a ve Resûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler/savaşanlardır. İşte (imanlarında) sadık/doğru olanlar ancak onlardır.”[1] Ayetin zahirî boyun eğme, anlamında kullanılan eslemnâ ifadesinin geçtiği, korkudan emin olma, menfaat ve ganimet edinme amacıyla boyun eğenlerin tanımlandığı ayetten[2] hemen sonra gelişi, gerçek imanın olması gereken halinden bahsettiğini göstermektedir. Gerçek mü’minlerin inanıp, kalplerinde inandıkları şeyler hakkında şek ve tereddüt geçirmeyenler, sonra da hayatı ölüm gelinceye kadar müşriklere/düşmana, şeytana ve hevalara karşı canları ve mallarıyla gerçekleştirdikleri bir mücadele süreci olarak algılayanlar olduğu bildirilmektedir. Onların inandık sözlerinde dosdoğru olarak iddialarına sadık, kamil mü’minler olduğu zikredilmektedir.
Bunun dışında Kur’ân bizzat أُوْلَئِكَ هُمْ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا gerçek mü’minler/ ülaike hümü’l mü’minûne hakkâ ifadesinin geçtiği ayetlerden bahsetmektedir. O ayetlerden biri de şu şekildedir: “Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) İnfak eden/harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.”[3]Aynı lafzın ( أُوْلَئِكَ هُمْ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا ) geçtiği diğer bir ayette[4] yukarıda sayılan özelliklere ilaveten Allah yolunda hicret etmek, cihad etmek ve hicret edenlere yardım etmek gibi toplumsal ve küresel boyutları olan özelliklerden bahsedilmektedir. Gerçek Mü’minler ifadesi doğal olarak gerçekten Mü’min olmayanların da olabileceğini akla getirmektedir. Nitekim önceki bölümlerde sıraladığımız imanlarını sadece ilan, iddia ve zan üzere inşa edenlerle kastedilenin büyük oranda bunlar olduğu anlaşılmaktadır.
Söz konusu gerçek mü’minler ifadesinin içerisinde yer aldığı Enfal sûresinin Medine’de ve Bedir savaşından elde edilen ganimetlerin taksimi hususunda inananlar arasındaki ihtilafa binaen nazil olduğu zikredilmektedir. Ancak ayetler, sadece bir ganimet taksimi hususundaki ihtilafı çözmeye yönelik olmadığı gibi, onunla gerçek iman arasındaki irtibata dikkat çekerek problemin özüne vurgu yapmaktadır. Ayet, bir taraftan Resulullah’a itaatin zorunluluğuna işaret ederken, diğer taraftan da mü’minlerin vasıflarından bahsetmekle iki önemli mesaj vermektedir. Nitekim Yahudi ve Hristiyanların أُوْلَئِكَ هُمْ الْكَافِرُونَ حَقًّا ülaike hümü’l-kafirûne hakka/onlar gerçek kafirlerin ta kendileridir şeklinde nitelenmelerinin temelinde de, Peygambere itaatsizlik ve peygamberler arasında bir kısmını kabul edip, diğer bir kısmını kabullenmemek sûretiyle onları birbirinden, onları Allah’tan ayırmanın yattığı ifade edilmektedir.[5] Bu sebeple yukarıdaki ayet hem peygambere itaat ile iman ilişkisine hem de fonksiyoner ve dinamik olan gerçek imana ve onun vasıflarına vurgu yapmaktadır.
Ayrıca Cibril hadisinde geçen İslâm, iman ve ihsan kavramlarının sıralanışında olduğu gibi ayetlerde merkeze alınan imanın, içe ve dışa dönük yansımalarının olması gerektiği ifade edilmektedir. İmanın içe doğru yansıması; Allah anıldığında kalplerin ürpermesi, O’nun ayetleri okunduğunda imanın artması ve sadece O’na güvenip dayanılması gibi vasıflar sıralanmaktadır. Dışa, yani toplumsal hayata dönük yansıma ise; Peygamberin hakemliğine razı olmak, namazı dosdoğru kılmak, infak etmek, gerektiğinde Allah yolunda hicret etmek, cihad etmek ve muhacirlerle yardımlaşma ve dayanışma içerisinde olmak gibi özellikler belirtilmektedir. Görüldüğü gibi gerek Hucurât sûresindeki gerçek imana vurgu yapan ilgili ayette gerekse yukarıdaki ayetlerde iç/enfüsî ve dış/afakî olmak üzere iki boyutlu ve birbirine paralel olarak gelişen bir yansımanın olduğu anlaşılmaktadır. Bu yansımaları gerçekleştiremeyen ve bu vasıfları kaybeden insanların fiilen imanî gerçeği kaybedecekleri belirtilmektedir. Çünkü gerçek mü’minler; imanın şartlarını sadece dilleriyle bir bilgi olarak sayıp dökenler değil, onun bütün özelliklerini hem dışa yansıyan vasıflarında hem de ruhlarının derinliklerinde fiilen gerçekleştirenlerdir. Aynı şekilde din veya din edinmek de, sadece nazarî bir kaidenin ilanı, onun kabulü hatta ondaki ibadetlerin yerine getirilişi de değildir. Din, kişi veya toplumlarda dinamik, gerçek ve bir yaşam biçimine dönüşen hareketli şekliyle kendisini göstermedikçe onun hakiki varlığından söz edilemez.
Nitekim Hâris bin Mâlik el-Ensarî’den rivayet edilen bir hadiste şunlar ifade edilmektedir: Bir gün Efendimizle karşılaşan Haris’e Peygamberimiz; “Nasıl sabahladın ey Haris?” dedi, Haris de, “gerçek mü’min olarak sabahladım ey Allah’ın Resulü” dedi. Peygamberimiz: “Her hakikati ispat eden bir delil olmalıdır. Senin imanının hakikî delili nedir?” dedi. Haris: “Nefsimi dünyadan sakındırdım, geceleri (ibadet ederek) uykusuz, gündüzleri (oruç tutarak) susuz kaldım. Böylece sanki Rabbimin arş-ı a’lâsını seyre dalıyor, gözlerimle cennet ehlinin birbirini ziyaretini, cehennem ehlinin de birbiriyle çekişmelerini görür gibi oluyorum.” dedi. Peygamberimiz de: “Bildin ey Haris, devam et.” dedi ve bu ifadeyi üç kez tekrarladı.[6] Hadiste dinin ve hakikî imanın varlığının bir delile ihtiyaç duyduğu, onun içe ve dışa dönük yansımalarının olması gerektiği, burada sadece içe dönük yansımaların derinleşmesi, beslenebilmesi için yapılması gerekenlere dikkat çekildiği görülmektedir. Çünkü tabiatında beslenmek olup da beslenemeyen her şey, yok olmaya, ölmeye mahkumdur. Dinin hayata dair ve dışa dönük kısmı sürekli ve dinamiktir.
Bu bağlamda Kur’ân; Firavun’un önünde henüz iman eden sihirbazların sahip oldukları hakiki imanı ve onun içe doğru yansıması olarak Allah’a yaslanıp O’ndan sabır dilemelerine dikkat çekmektedir.[7] İmanın dışa yönelik yansıması olarak da Firavun’un onları el ve ayaklarını çaprazlama kesip, hurma ağaçlarına asacağına dair tehditleri karşısında[8] geri adım atmayıp gerçek iman sayesinde “Seni, bize gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana asla tercih edemeyiz. Öyle ise neye hükmedeceksen hükmet! Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin”[9] şeklindeki ifadelerle Firavun’a meydan okuyuşlarını örnek vermektedir.
Dolayısıyla gerçek mü’minler/mü’minûne hakkâ ifadesiyle kastedilenin sadece dilleriyle inandık lafzını ilan, iddia veya zan düzeyinde tutup ötesine geçemeyenler değil, onu kalpleri ve kalıplarıyla/yaşantılarıyla gerçekleştiren gerçek/kamil mü’minler olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple varlığının ve keyfiyetinin tespiti noktasında dışa dönük, toplumsal yansımaların belirleyici olduğu iman olgusu, insanoğlunun imtihanının ana konusunu oluşturmaktadır. Her türlü düşünce, amel ve tutumla bir şekilde ilişkili olan imanın, toplumsal alanlarda da kendisini mutlaka hissettirme zorunluluğu vardır. Bu yüzden insan ve toplumlar, yeryüzü imtihanının vasıta ve vesileleriyle yüzleştiğinde imanları ve inançları doğrultusunda hareket etmek durumundadırlar. Çünkü iman büyüyüp gelişmeyen, donuk ve pasif bir konumda değil, aksine gelişme ve gerilemeye hatta yok olmaya müsait aktif ve dinamik bir yapıdadır. Aksi takdirde Allah (c.), inandık iddia ve ifadesinden sonra kişi ve toplumları imtihan etmeye gerek duymadan bırakıverirdi. Oysa Allah (c.) iman ifade ve iddiasının ne durumda olduğunu tespit için imtihanın gerekli ve kaçınılmaz olduğunu ifade etmektedir. Bunun sebebi ise, dünya hayatından sonraki süreçte gündeme gelen ceza ve mükafatın, bu iddianın niteliğine göre verilecek olmasıdır.
Allah’a ve ahiret gününe ulaşacağına, yaşadığı bütün bir hayatın hesabını verip bu hesaba göre sonsuz bir aleme/cennete/cehenneme gireceğine gerçekten inanan bir Mü’min; belki de bir saat önce Musa’yı yenmeleri karşılığında kendilerine nelerin bahşedileceğinin pazarlığını Firavun’la yapan ancak hakikatı görünce gerçekten Musa ve Harun’un Rabbine iman eden ve hiçbir tehdide boyun eğmeyen sihirbazlar gibi kendi çağlarının firavunlarına karşı elbette meydan okuyabilir. Tıpkı bugün Gazze’deki yiğit Mü’minlerin, kadınların, çocukların canları pahasına çağdaş Firavunlara, İsrail-ABD ekseninde birleşen küresel istikbara karşı meydan okudukları gibi…
1.1.5. Sonuç
Birçok zaafları bünyesinde barındıran insanoğlunun[10] aynı zamanda ahsen-i takvîm olarak yaratıldığı zikredilir.[11] Bu iki hal aslında birbiriyle çeliştiğini değil kimliğin potansiyel ve sorumluluk ekseninde şekillendiğini gösterir. Aynı zamanda fıtrat üzere yaratıldığı[12] ifade edilen insanın hakikate yönelme eğilimine ve ahlâkî potansiyele sahip olduğu da belirtilir. Bu nedenle kimliğin dışsal baskılarla değil; yaratılışla uyumlu bir bilinç süreci ile inşa edileceği anlaşılır.
“Kimlik İnşası ve Kur’ân” başlıklı dört sayı devam eden yazı dizisinin ilkinde Kur’an’da kimliğin temel referansının iman/tevhid olduğu ifade edilmiştir. Bunun üzerine benzersiz bir kardeşlik kurumsallaşmıştır. Aşkın bir değer üzere kurulan bu kardeşlikte etnisitenin, statünün ancak hak ettiği ölçüde kıymeti söz konusudur. Bu kimlikte kabile, ırk ve sınıf temelli bir hiyerarşinin yeri yoktur. Kur’ân bütünlüğünden anlaşıldığı üzere; O iman, adalet ve takva gibi aşkın ve ahlâkî bir zemin üzere oturan bir kimlik öngörmektedir. Üstünlüğün Allah katındaki değerle/takva ile ölçülebildiği[13] böyle bir kimliğin güç merkezli bir kimlik anlayışlarını da reddettiği açıktır.
Kur’ân bu çerçevede oluşan bireysel bir kimliği toplumsal bağlamdan koparmaz.[14] Müminlerin tek bir ümmet olduğunu[15] belirtir. Bu, kimliğin topluma yansıyan tarafını ve onun dini temelini oluşturur. Evrensel bir boyuta taşınan ve adeta bütün toplumun/insanlığın sorumluluğunu üstlenmiş bir bilinçle söz konusu kimlik her türlü aşırılıktan uzak tutulur. Vasat ümmet kavramıyla da adalet ve dengeyi temsil eder.[16] Ve nihayet evrensel bir vicdan ve ahlâk topluluğunu ifade eden bir kimlik haline dönüşür.
Kısaca Kur’ân kimlik inşasını; tevhid, fıtrat, ahlâk ve ümmet bilinci ekseninde şekillenen bütüncül bir süreç olarak değerlendirir. Onu sadece bireysel bir aidiyet değil; varoluşsal bir vaziyet alış ve itikadî, ahlâkî bir sorumluluk olarak niteler. Modern kimlik krizleri bağlamında Kur’ân; model, parçalı ve çatışmacı kimlik anlayışlarına karşı bütüncül ve değer eksenli bir alternatif sunar. Bu yönüyle vahiy, insanın kendisini ve toplumu yeniden inşasında kurucu bir referans niteliği taşır vesselam…
[1] Hucurât, 49/15.
[2] “Araplar (bedevîler) “İnandık” dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama “eslemnâ/boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi…” (Hucurât, 49/14.).
[3] Enfâl, 8/2-4.
[4] Enfâl, 8/74.
[5] Nisâ, 4/150-151.
[6] Kurtubî’de bu hadisin hasen ve zayıf olduğuna dair görüşler zikredilmektedir. Bkz: Kurtûbî, Tefsir-I Kurtûbî, VII, 322-323.
[7] A’raf, 7/126.
[8] A’raf, 7/124; Tâha, 20/71.
[9] Tâha, 20/72.
[10] Nisâ 4/28.
[11] Tîn 95/4.
[12] Rum, 30/30.
[13] Hucurât, 49/13.
[14] Enbiya, 21/92.
[15] Yunus, 10/19.
[16] Bakara, 2/143.





