Ekonomik Özgürlüğün Tutsaklığı Üzerine

0
168

Bu çağın en büyük yanılsaması, insanın tutsaklığını özgürlük gibi yaşamasıdır. Zinciri artık kimse insanın eline takmıyor; insan kendi bileğine zinciri kendi takıyor ve buna imkân diyor. Ekonomik özgürlük, ilk bakışta insanın hayatını kurabilme kudreti gibi görünür: ayakta durmak, ihtiyaçlarını karşılamak, kimseye muhtaç olmamak, kendi kararlarını alabilmek… Fakat modern dünyada bu kavram ters yüz edildi. Ekonomik özgürlük, borçsuzluğa değil borcu çevirebilme maharetine dönüştü. Kanaat, huzura değil başarısızlığa yoruldu. Tevekkül, iman ikliminden çıkarılıp mecburiyetin adı haline getirildi. Böylece insan, hem koşmaya hem de bu koşuyu özgürlük sanmaya mecbur bırakıldı.

Bu yüzden benlik ve irade meselesini salt ahlâkî yahut felsefî bir tartışma gibi ele almak eksik kalıyor. Çünkü çağın asıl baskısı, insanın iradesini en çok ekonomik düzenin içinde sınar. İrade bugün yalnızca doğruyu seçme gücü değil, aynı zamanda bu düzenin dayattığı hızdan, kıyastan ve mecburiyetlerden kendini kurtarabilme becerisidir. Ne var ki çağ, insana bunu öğretmez. Çağ insana, hayatın ancak güçlenmekle sürdürülebileceğini, güçlenmenin ise yarışmakla mümkün olduğunu telkin eder. Yarışın insanı tükettiğini bile bile, insanı tüketimin içine koyar. İnsan böylece bir yandan hayatta kalmaya çalışırken diğer yandan kendini “kendi seçmiş” saydığı bir yorgunluğun içinde bulur.

Modern düzen insana seçenek bolluğu sunarak özgürlük duygusunu büyütür; fakat bu bolluk, insanın kaderini genişletmekten çok insanın ufkunu parçalar. Çünkü seçeneklerin çoğu hayat kurma seçenekleri değil, hayatın içinde kalma seçenekleridir. İnsan kendi kaderine değil, kendi paketine karar verir hale gelir. Böylece özgürlük, varoluşu kuran bir kudret olmaktan çıkar; yalnızca tüketimin ve statünün içinde gezinme hakkına dönüşür. Hayatın kendisine dair kararlar azalırken, hayatın süslerine dair kararlar çoğalır.

Ekonomik özgürlüğün tutsaklığı, tam da burada başlar. İnsan başkalarının zoruyla değil, geride kalma korkusuyla itaat eder. İnsanın iradesini kıran şey, doğrudan yasaklar ya da baskılar değildir; kaçırma korkusudur, geri düşme korkusudur, eksik kalma korkusudur. Bu korku insanı sürekli hareket halinde tutar. Hareket özgürlük gibi görünür ama aslında insanın durup düşünme kabiliyetini elinden alır. Düşünmeyen insan seçemez, seçemeyen insan da irade sahibi olamaz. Böylece irade, gündelik hayatın olağan bir parçası olmaktan çıkar, istisnalaşır. Bu tutsaklık yalnızca kişinin zayıflığıyla açıklanamaz; çünkü çağın kurduğu düzen, insanın zayıflıklarına hitap eden bir sistem değil, insanın hayatını bizzat şekillendiren bir iklimdir. İnsan burada yalnızca ekonomik kararlar vermez; bir kimlik, bir yön, bir değerler dizgesi seçtiğini sanarak aslında düzenin kendisine uygun bir forma girer. Ekonomik özgürlüğün tutsaklığı, soyut bir kavram değil; günbegün işleyen bir terbiyedir. Bu terbiyeyi görünür kılan dört temel mekanizma vardır: borç, statü, performans ve tüketim.

Borç, bu çağın en sessiz ama en etkili disiplinidir. Çünkü borç, insanın yalnızca kazancına değil, cesaretine de el koyar. Borçlanan insan, kendi iradesini geleceğe rehin verir. Bugününü değil, yarınını da satın alarak yaşar; fakat bu alışveriş, insanın özgürlük alanını genişletmez, daraltır. Zihin borcun gölgesi altında çalışmaya başlar: neyin doğru olduğu değil, neyin sürdürülebilir olduğu düşünülür. İrade, hakikati gözeten bir seçim olmaktan çıkar; düzenin devamına göre biçimlenen bir tedbire dönüşür. Bu yüzden borç, yalnızca maddi bir yük değildir; insanın karar alma haysiyetini de aşındıran bir iklimdir. Borç arttıkça insanın dili yumuşar, itirazı azalır, suskunluğu artar; çünkü düzenle kavga etmek hayatı tehlikeye atmak gibi görünür. Böylece borç, insanı sisteme bağlayan bir zincir halini alır; fakat zincir görünmez olduğu için insan onu özgürlük zanneder.

Statü, çağın diğer bir terbiyesidir. Statü artık insanın varoluşunu taşıyan bir vakar değil, insanın kendini başkalarının gözünde meşrulaştırma çabasıdır. Bu meşruiyet ihtiyacı, insanı dışarıdan bakılan bir varlığa dönüştürür. İnsanın iç dünyası, kendi vicdanı, kendi ölçüsü zayıflarken; toplumsal bakışın terazisi ağırlaşır. İnsan ne olduğu için değil, nasıl göründüğü için yaşar. Bu noktada ekonomik düzen, yalnızca ihtiyaçları değil arzuları da yönetir. Çünkü statü, insanı yeterli olmaktan uzaklaştıran bir kıyas hissi doğurur. İnsan kendini olduğu yerden değil, görünmesi gereken yerden değerlendirir. Böylece hayat bir hakikat yolculuğu olmaktan çıkar; bir vitrin inşasına dönüşür. Vitrin büyüdükçe iç dünya küçülür. Dışarıda değerli görünmenin bedeli, içeride değersiz hissetmektir. Statü mekanizması, insanı güya yükseltirken aslında bir ömür boyu onay arayan bir mahkûma dönüştürür.

Performans kültürü, bu çağın üçüncü mekanizmasıdır ve en temel silahı hızdır. İnsan sürekli yetişmek zorundadır: zamana, rekabete, gündeme, beklentiye… Bu yetişme hali insanın ruhunu sürekli eksik hissettiren bir düzene dönüşür. Çünkü performans kültürü, insanı insan olduğu için değil, üretim kapasitesi kadar değerli sayar. İnsanın varlığı, neticeleriyle ölçülür. Bu ölçüm, farkında olmadan hayatın merkezine yerleşir. İnsanın değeri, kazandığı sonuçlara bağlandıkça; insandaki sükûnet, derinlik ve anlam arayışı zayıflar. İnsan yalnızca çalışmaz; kendini sürekli optimize etmeye çalışır. Bu optimizasyon, insanı güçlendirmez; insanı inceltir, yorar, tüketir. Hızlandıkça düşünme kabiliyeti azalır. Düşünmeyen insanın seçimi de sığlaşır. İrade, derin bir muhasebe değil; refleks haline gelir. Böylece performans kültürü, insanı dıştan başarılı kılarken içten boşaltır.

Tüketim, bu düzenin en görünür ama en aldatıcı mekanizmasıdır. Tüketim yalnızca satın almak değil; aynı zamanda hayatı doldurma biçimidir. İnsan içindeki boşluğu anlamla değil, nesneyle doldurmaya yönelir. Modern düzen insanı sürekli arzuyla ayakta tutar. Arzu bitmez; çünkü arzu bittiğinde düzenin büyüsü bozulur. Tüketim insanı tatmin etmez; yalnızca bir sonraki ihtiyacı doğurur. Böylece insan, hayatın anlamını yaşamaktan ziyade sürekli tamamlamaya çalışır. Eksiklik hissi, ekonomik düzenin motoru olur. İnsan eksik kaldıkça satın alır; satın aldıkça daha çok eksik kalır. Çünkü arzu, doyum değil süreklilik ister. Bu süreklilik insanı diri tutmaz; insanı sürekli yarım bırakır. Yarım bırakılan insanın en büyük korkusu, durduğunda boşluğuyla karşılaşmasıdır.

Bu dört mekanizma birleştiğinde ekonomik özgürlüğün tutsaklığı tamamlanır: borç insanı bağlar, statü insanı yönlendirir, performans insanı koşturur, tüketim insanı oyalar. Ve insan bütün bunların içinde özgür olduğunu sanır. Hâlbuki bu düzen; insanın kendisine dönmesini engelleyen bir akış üretir, insanın iç sesini boğmak için hayatı gürültüye boğar. İnsan, kendiyle kalamadığı ölçüde kendi olamaz. Kendi olamayan insan, iradeyi taşıyamaz. Çünkü irade, insanın kendi özüyle kurduğu bağdır. Bu bağ zayıfladığında özgürlük yalnızca dış dünyada dolaşabilme hakkına dönüşür; insanın iç dünyasında ise bir mahkûmiyet büyür.

Bu noktadan sonra mesele, yalnızca bireysel kurtuluş arayışı değildir. Ekonomik özgürlüğün tutsaklığı, tek tek insanların başına gelen bir talihsizlik değil; bir çağın insanı biçimlendirme yetisidir. Bu yüzden irade meselesi de artık sadece kişisel ahlâk meselesi değildir; toplumsal ve hatta medeniyet ölçüsünde bir varoluş meselesidir. Çünkü düzen, insanı yalnızca yoksullaştırmaz; insanı aynı zamanda itiraz edemez hale getirir. İnsanın içindeki hakkaniyet duygusunu, adalet arayışını, merhamet hassasiyetini bile gündelik geçim endişesiyle aşındırır. İnsanın ruhunu bir tür meşguliyetle kaplar; insanın zihnini sürekli bir hesapla doldurur. Bu hesap, hayatı yönetiyor gibi görünür fakat insanı yönetir.

İnsan bir süre sonra hayatı kendi ölçülerine göre değil, düzenin ölçülerine göre kurar. İradesini korumak için değil, kaybettiği iradenin yokluğunda yaşayabilmek için pratikler geliştirir. Daha az düşünür, daha çok uyum sağlar. Daha az sorgular, daha çok idare eder. Böylece düzenin en büyük başarısı gerçekleşir: İnsan yalnızca sisteme dahil olmaz; sistemin devamını kendi hayatının şartı saymaya başlar. Bu, bir teslim oluş halidir. İnsanın kendini teslim ettiği şey bir zorba değil, “gidişat”tır; bir emir değil, “gerçekçilik”tir. Fakat hakikate en büyük ihaneti de çoğu zaman bu gerçekçilik yapar. Burada en kritik kırılma şudur: İnsan, tutsaklığını kabullenince sadece kaderini değil, dilini de kaybeder. Artık büyük cümleler kuramaz. Çünkü büyük cümleler büyük bedeller ister. İnsan bedelden korktukça doğrular küçülür. İdealler geriye çekilir. Ahlâk, hayatın merkezinden çıkar ve bir süs haline gelir. Adalet, “güzel bir dilek” seviyesine iner. İyilik, “mümkün olursa” diye ertelenir. Bu erteleme çoğaldıkça insanın içindeki iddia ölür. Oysa Müslümanca hayat, dünya düzenini olduğu gibi kabul etmemekle başlar; hakikati normun üstünde tutmakla, adaleti çıkarın üstünde taşımakla anlam kazanır.

Fakat çağın ekonomik düzeni, Müslümanın bu iddiasını da ehlileştirme becerisine sahiptir. Çünkü düzen, insanın inancını doğrudan hedef almaz; inancın gerektirdiği bedelleri hedef alır. Bedeli ağırlaştırır, riskleri büyütür, konforu kutsallaştırır. Böylece insan, inancını koruduğunu sanırken inancının asıl talebini kaybeder. Düzenin karşısında durmayı değil, düzenin içinde yer bulmayı önemser. Hatta bir noktadan sonra insan, düzenin sarsılmasını bir felaket gibi algılar. Çünkü düzen sarsılırsa geçim sarsılır, güvenlik sarsılır, statü sarsılır, denge sarsılır. İnsan, farkında olmadan “devam etsin” diye düşünmeye başlar. Burada artık bir tersine dönüş vardır: Oyunu bozmakla yükümlü olan, oyunun sürmesini istemektedir. Bu yüzden mesele “daha çok kazanmak” yahut “daha rahat yaşamak” değildir. Mesele, insanın içindeki istikamet duygusunun kaybolmasıdır. Müslümanca duruş, ekonomik güvencelerin garantisine bağlandığında çıkarların sınırına sıkışır. Bu sıkışma, insanı görünürde güçlü yapabilir ama içeride zayıflatır. Çünkü irade, güvenlik alanında değil, risk alanında görünür. İrade, hakikatin gereğini yerine getirmekle anlam kazanır. Hakikatin gereği ise çoğu zaman düzenle uyumlu değildir. Düzenle uyumlu olan şey, çoğunlukla hakikatin değil çıkarın sesidir.

O halde ekonomik özgürlüğün tutsaklığı ile mücadele, bir sloganla değil; insanın benliğini yeniden inşa etmesiyle mümkündür. Bu inşa, yalnızca daha az tüketmek gibi basit bir pratik değil; daha büyük bir yüzleşmedir. İnsan, düzenin kendisine dayattığı “normal hayatı” sorgulamadıkça iradesini koruyamaz. Çünkü normal hayat, çoğu zaman insanı kendinden uzaklaştıran bir koşu bandıdır. Koşu bandında hız artar ama yön değişmez. İnsan yorulur ama varmaz. Bu yüzden bugün en radikal hareket, dışarıdan tuhaf görünen şey olabilir: durmak, düşünmek, mesafe almak, kendi ölçülerini hatırlamak. Sonuçta ekonomik özgürlük tutsaklığı, insanın hayatının maddi şartlarını belirlemekle kalmaz; insanın manevî istikametini de belirler. Özgürlük, burada bir hedef değil bir reklam cümlesidir. Asıl hedef, insanın iradesini düzenin içinde eritmek ve insanı kendi kendine razı etmektir. Bu razı oluş, en tehlikeli teslimiyettir. Çünkü zorla yapılan teslimiyette insanın içinde bir itiraz kalır; gönüllü razı oluşta itiraz ölür.

Çağın en büyük yenilgisi, insanın itirazını kaybetmesidir. Müslümanın oyun bozucu oluşu, önce bu itirazı diri tutmakla başlar. Oyunu bozmak, öfkeyle bağırmak değil; oyunun sunduğu ölçüleri ölçü kabul etmemektir. Oyunu bozmak, geçim kaygısının üstüne hakikati koyabilmektir. Oyunu bozmak, düzenin kutsallarına teslim olmamaktır. Bugün asıl mesele budur: İnsan, oyunun içinde yaşarken oyuna dönüşmemeli. Düzenin içinde bulunurken düzenin parçası haline gelmemeli. Mabetlerin içine sığdırılmış bir dindarlık değil, hayatı değiştiren bir iman yeniden hatırlanmalı.

Çünkü özgürlük, şartların elverişliliği değil; insanın hakikate sadakatiyle kazanılır. İrade, seçeneklerin bolluğundan doğmaz; irade, insanın doğruyu seçme gücünden doğar. Ve bu çağda doğruyu seçmek, çoğu zaman rahat olanı seçmemektir. Ekonomik özgürlüğün tutsaklığından çıkış da buradan başlar: insanın kendini yeniden kendine teslim etmesinden, iradesini yeniden hakikate bağlamasından.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz