Hâzır Ol Mevte!

0
53

Yazıma “Fâni olduğunu hatırla!” veya “Ölümü unutma!” anlamına gelen meşhur Latince “Memento mori!” sözünü başlık yapabilirdim. Fakat bizden birinin, Kelâmî Mustafa Efendi’nin sözünü tercih ettim.

Gürültünün, hızın, bitmek bilmeyen bir dünya telâşının ortasındayız. Bugünün insanı ölümü hayatından uzaklaştırmanın derdinde. Çoğu onu hastanelerin steril odalarına, mezarlıkların uzak köşelerine ve istatistik tablolarına hapsetti.

Aşağıdaki nutk-ı şerîfin şâiri Kelâmî Mustafa Efendi, kolay anlaşılan bir Türkçeyle bu sarsıcı hakikati asırlar öncesinden bize tasvir ediyor.

Onun hakkında bildiklerimiz birkaç cümleyle sınırlı. İstanbul’da doğmuş, 1738-1739’da vefât etmiştir. Medrese tahsilinden sonra Halvetî tarikatına intisâb etmiş, Fatih Uzun Yusuf Mahallesi’ndeki (Odabaşı) tekkede şeyhlik yapmıştır. Mahlası sebebiyle bu tekke “Kelâmî Dergâhı” diye anılmıştır. Şiir şöyle:

1) Ey gönül bakma cihâne gün gelir seyrân gider

Durma ağla gözlerim gel bu kafesten cân gider

2) Sağlığı sen bil ganîmet gönlünü Allah’a ver

Çağrılır kabre girersin sonra bu meydân gider

3) Uyma gel ehl-i zamâne çokça sohbet eyleme

Çünki onlar ehl-i Hakk’a her cihetle yan gider

4) Çok uzak sanma yakındır hâzır ol oğlum ölüm

İbret al ahbâb u yârân akrabâ cîrân gider

5) Sıdk ile Allâh’a kul ol mâl-ı dünyâ fitnedir

Bir kefen giyip gidersin servet ü sâmân gider

6) Cümle halk ehl-i seferdir devr-i Âdem’den beri

Pençe-i mevte takılmış günde bin kervân gider

7) Var mı hiçbir ferd ki bulmuş intizâm-ı âlemi

Bakma dünyâ işidir bu dâima vîrân gider

8) Rızk-ı maksûma kanâat eyleyen râhat bulur

Çok harîs olan sonunda hâib ü hüsrân gider

9) Vech-i zâtı kasd idenler âşık-ı Yezdân olur

Aşk yolu gâyetle güçdür sanma her insân gider

10) Nice insânlar şu günde mevti idrâk eylemez

Nefs ü  şeytâna uyandan niʻmet-i  îmân gider

11)  Hazır ol mevte Kelâmî gâfil olma bir nefes

Dost gider düşmân gider ağyar gider ihvân gider

Bu hikmetli beyitleri günümüz Türkçesiyle şöyle nesre çevirebiliriz:

1) Ey gönül, dünyaya bakıp aldanma; gün gelir bu seyir, bu temâşâ biter. Gözlerim, durma ağla; gel, bu vücut kafesinden can (ruh) çıkıp gider.

2) Sağlığı ganimet bil ve gönlünü Allah’a ver. Bir gün çağrılıp kabre girersin, sonra bu dünya meydanı elinden gider.

(Şâir kabrin darlığı ile meydanın genişliğini tek mısraa sığdırarak san’at yapmıştır.)

3) Gel, zamanın (dünyevileşmiş) insanlarına uyma ve onlarla çok sohbet etme. Çünkü onlar, Allah yolunda olanlara her bakımdan ters giderler.

4) Ölümü çok uzak sanma, yakındır; hazır ol evlâdım! İbret al; dostlar, sevgililer, akrabalar, komşular birer birer gider.

5) Doğrulukla Allah’a kul ol; dünya malı imtihandır. Sonunda bir kefen giyip gidersin; bütün servet, mal mülk burada kalır.

6) Hz. Âdem devrinden beri bütün yaradılmışlar yolcudur. Günde binlerce kervan (insan topluluğu) ölümün pençesine takılmış göçüp gider.

7) Dünyanın düzenini tam istediği gibi kurabilmiş, her murâda nâil olmuş tek bir kişi var mıdır? Dünya işi böyledir; kulak asma… Daima yıkılarak (viran olarak) gider.

8) Payına düşen rızka kanâat eden rahat bulur. Çok hırslı olan ise sonunda eli boş ve hüsran içinde gider.

9) Allah’ın zâtını (rızâsını) murâd edenler, O’nun âşığı olurlar. Ancak aşk yolu çok zahmetlidir; sanma ki her insan o yoldan gidebilir.

10) Bugün nice insan var ki ölümü idrâk etmez. Halbuki nefse ve şeytana uyanın elinden imân nimeti gider.

11) Ey Kelâmî! Ölüme hazır ol ve bir nefes bile ondan gâfil olma. Bak, dost gider, düşman gider, yabancı gider, kardeş gider.

Kelâmî Efendi söze doğrudan kalbe hitap ederek başlıyor. Ona göre dünya bir seyrân yeridir; temâşa meydanıdır. Fakat bu seyir, perdesi her an kapanabilecek bir tiyatro gibidir. İkinci mısrâda, bedeni bir kafes, ruhu ise o kafesin içindeki bir kuş olarak betimlerken aslında bize ev sahibi değil, kiracı olduğumuzu hatırlatıyor. İnsan bu kafesi altınla kaplasa, türlü çarelerle ayakta tutmaya çalışsa da o kuşun er geç uçacağı mukadderdir.

Ona göre, genç ihtiyar, kadın erkek demeden vasiyetimizi yastığımızın altında hazır tutmalıyız. Yolcuyuz; heybemizi, bavulumuzu hazırlamalı, melekü’l-mevtin bir vâsıta ile (hastalık, kazâ, belâ, vs.) her an gelip “Haydi!” diyeceğini unutmamalıyız.

İster sıradan biri olalım, ister Kaf’tan Kaf’a hükmedelim son durak aynıdır. Bütün debdebe, ihtişâm, zafer, servet, ilim, makam mezar taşlarının önünde eşitlenir!

Dünya hayatı doğası gereği eksiktir. Bir tarafı yaparız öteki taraf yıkılır.

Kazanmak için gecemizi gündüzümüze katar, sağlığımızdan oluruz. Sonra o sağlığı geri kazanmak için bütün birikimimizi harcarız. Kariyer basamaklarını tırmanırken sevdiklerimizle geçirecek vakit bulamayız; vakit ele geçtiğinde ise sevdiklerimiz gitmiş olur. Kelâmî Efendi trajedimizi görmüşçesine bize diyor ki:

“Boşuna uğraşma, bu dünyada hiçbir dosyayı tam olarak kapatamazsın! Senin ‘başarı’ dediğin aslında her geçen gün yıpranan bir binanın duvarlarını boyamaktan ibârettir. Halbuki asıl başarı, o binayı boyamak değil; onun içinde misafir olduğunun bilinciyle, ev sahibini kırmadan oturabilmektir.”


Bugünün insanı ölümü unutmak için akıl almaz bir gayret içinde. Mezarlıkların şehir dışına taşınması meselâ… Yahut Karacaahmed’de olduğu gibi içerisi görünmesin diye çevresinin yüksek duvarlarla örülmesi… Ölümü hep başkalarının başına gelen bir hâdise olarak okumak… Onu gündelik hayattan uzaklaştırmanın yolları bunlar. Daha düne kadar ölüm hayatın içinde, sokakta, evde, câmi avlusunda her an karşılaşılan kanlı canlı bir gerçekti. Hemen her gün cenâze salâsı dinlerdik. Büyüklerimiz kimin salâsının verildiğini anlayabilmek için hâne halkını susturur, pencereyi açar, minârenin hoparlöründen yükselen sese kulak kabartırlardı… Cenâze namazını kılar, helâlliğe katılır, mevtâyı teşyî eder, tabuta el atmak, omuz vermek için çabalar, mezarlığa kadar gider, üstümüzün başımızın toprağa bulanmasından kaçınmazdık… Biri öldüğünde ölüm bütün mahalleyi sarsardı. Televizyonlar, radyolar, teyipler kapanır, konuşmalar yavaşlar, sokakta bir hüzün dolaşırdı. Şimdi ölüm bir telefon mesajına sığacak kadar küçülmüş durumda: “Filanca vefat etmiş.” Birkaç saniyelik üzüntü sonrası hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Ölüm unutulduğunda hayat da anlamını kaybeder. Çünkü ölümü düşünmeyen insan, yaşamanın kıymetini de tam olarak kavrayamaz. O, hayatın karanlık yüzü değil, ölçüsüdür; zıddı değil, tamamlayıcısıdır.

Aynalara bakarak gençliğini geri çağıran, zamanın izlerini yüzünden silmeye çalışan, her kırışıklığı bir düşman gibi gören insanların göz önünde bulunduğu çağda yaşıyoruz. Saçların ağarması, alın çizgilerinin derinleşmesi, bedenin yavaşlaması artık hayatın tabiî merhaleleri olarak görülmüyor; düzeltilmesi gereken birer kusur gibi algılanıyor. Şâir, “Var mı hiçbir ferd ki bulmuş intizâm-ı âlemi” diye sorarken esâsen dünyanın insan eliyle nizam tutmayacağını söylüyor. Biz ise pek çok estetik müdâhaleyle “yıkılmayan” bir beden imajı çizmeye çalışıyoruz. Ölümün tıbbî müdahalelerle ertelenebilen bir teknik ârıza olmadığını bile bile üstelik…

İnsanın yüzündeki her çizgi, geçen zamanın attığı bir imzadır. Her kırışıklık, ömrün sayfalarına düşülen bir satırdır. Zamanın kalemiyle kavga edermiş gibi bu imzaları silmeye çalışmak beyhûde! Çünkü zamanın ardında ölüm var; ölümün ardında da hesap. Bugüne kadar kimse onu yenemedi. İnsan, sûretine ne kadar müdahale ederse etsin, mezar bütün makyajları silecektir.


Teknoloji geliştikçe ölümle ilişkimiz tuhaf bir hâl aldı. Onu artık ya görmezden geliyoruz veya dijital bir perde arkasına saklıyoruz. Her gün ekranlarımızda, sosyal medyada ölüm haberleri, kaza videoları, trajik olaylar izliyoruz. Fakat bütün bunlar bir haber akışı gibi tüketilmekte. Ölüm, önemli bir kesim için “kapatılabilir bir sekme” veya “kaydırılıp geçilen bir içerik” hâline geldi. “Ölümü dijitalleştirmek” diyorum buna. Duygusal ağırlığını yitirip dijital bir veriye dönüştü çünkü…

Öte yandan insanlar ölüyor ama sosyal medya hesapları yaşamaya devam ediyor. Fotoğraflar, anılar orada duruyor, doğum günü bildirimleri geliyor, hikâyeler dolaşımda kalıyor, arkadaşlık istekleri gönderiliyor. Böylece ölümün o kesin ve geri dönülmez hakikati zihnimizde bulanıklaşıyor. Algoritmalar bir nevi “ölmemiş gibi yapma” hâlini besliyor. Hattâ bugün, ölmüş insanların sesleri ve görüntüleri yapay zekâ ile yeniden üretilebiliyor. Böylece ölüm dijital bir simülasyona dönüştürülüyor. Kelâmî Efendi’nin “cân gider” dediği o büyük kopuşu, insanlık bir yazılımla geri getirmeye uğraşıyor! Bu da o büyük acıyı hissedilmez kılıyor.

Zincirlikuyu Mezarlığı’nın ana kapısının üstünde “Küllü nefsin zâikatü’l-mevt!” âyetinin meâli yazılıdır: “Her canlı ölümü tadacaktır.” Meşhur bir profesör siyasetçi 15 yıl kadar önce buna tepki göstererek “İstanbul’un ana arterlerinde binlerce insanın her gün önünden geçtiği mezarlığın kapısında ‘Her can bir gün ölümü tadacaktır’ yazıyor! Bu sinir bozucu bir şey!” demiş ve o ibârenin kaldırılmasını istemişti… Ülkenin en çok satan gazetesinin bir köşe yazarı da “O yoldan her sabah geçen biri olarak güne ölümün tadının ekşi mi yoksa acı mı olduğunu düşünerek başlamak son derece moral bozucu!” cümlesiyle hoşnutsuzluğunu dile getirmişti. Bazı uzman psikologlar “Panik, korku ve moral bozukluğuna yol açan o yazı hemen kaldırılmalı!’’ diye ortalığı velveleye vermişlerdi. Hâlbuki bu âyet sinirleri bozmayı, travmalar yaşatmayı, panik ve korku yaratmayı değil, aklımızı başımıza toplamayı amaçlamaktadır. Neticede hepimiz biliyoruz ki mahkeme kadıya mülk değil. Şâirin dediği gibi:

Neylersin ölüm herkesin başında

Uyudun uyanamadın olacak…

İmân sâhibiysek, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhirete kendimizi hazırlamamız gerekiyor. El kârda, dil yârda olmalı. O zaman panik ve endişe kalmaz.

Bizim kültürümüzde çocuk doğduğunda sağ kulağına ezan okunur, sol kulağına kamet getirilir. Bazı ârifler bunu şöyle yorumlamışlardır:

Her farz namazın ezanı okunur, kâmeti getirilir. Farz-ı kifâye olan cenâze namazı hâriç! Çünkü bu namazın ezanı ve kameti insan henüz birkaç günlük bebekken kulağına okunmuştur! Akşam vakti camide olduğunuzu düşünün. Ezan okunduktan sonra müezzin efendi minâreden iner, kâmet getirir; sonra da namaza durulur. İşte ezanla kâmet arasındaki mesâfe ne kadarsa doğumla ölüm arasındaki mesâfe de o kadardır, velev ki Hz. Nuh gibi bin yıl yaşasın insan! Ezanın okundu, namazın da kılınacak:

Ana rahminden geldik pazara

Bir kefen aldık döndük mezara

Hepsi bu kadar. Dünyayı kendine kalacak zanneden her kayıpta travma yaşar. Ama burayı pazar yeri gören, kefenini alıp asıl yurduna döneceğini de bilir. “Pazar” hangimiz için huzur bahşeden kalıcı bir yuva olabilir?

Görev yaptığım Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Üsküdar’da Bağlarbaşı semtinde. Kadıköy’den gelen biri Karacaahmed Mezarlığı’ndan geçer, iki durak sonra fakülteye varır. Mezarlığın tam karşısında Zeynep Kâmil Doğum Hastanesi vardır. İkisinin arasından Nuhkuyusu Caddesi geçer.

Derste öğrencilerime bu şiirler vesilesiyle ölümü anlatırken derim ki: “Gençler! Bakınız, yolun bir tarafı doğum hastanesi, diğer tarafı mezarlık… Sizin ‘koca bir ömür’ dediğiniz dünya hayatı şu dört şeritlik caddeyi karşıya geçmekten ibârettir! Dört şeritin hayattaki karşılığı da çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılıktır.”

Eskiler hayatı boşuna “serîü’z-zevâl” (hızla geçiveren) tabiriyle tanımlamamışlar. Bir kaldırımda bebek kokusu, diğerinde servi gölgeleri… Birinde hayata atılan ilk çığlıklar, diğerinde uhrevî bir sessizlik… Birbirlerine uzaklıkları bir göz kırpımı mesâfe!


Bizden öncekilerin ektikleri, diktikleri, yetiştirdikleri, koruyup kolladıkları ne varsa geride kaldı. Onları, 120’ye 80 cm. çapındaki çukura yan yatmış olarak koydular, üzerine kalkmasından korkarcasına tonla toprak atıp gittiler.

İhtiyar bir adam bir gün oğlunu yanına çağırır, “Evlâdım!” der, “Senden iki isteğim var. Birincisi öldüğüm zaman ayağıma eski çoraplarımdan birini giydir. İkincisi de şu ağzını kapadığım mektubu al, beni defnettikten sonra aç oku.”

Zaman gelir, emr-i Hak vâki olur. Hoca kefeni sararken oğul babasının vasiyetini ona arz ederek “Şu çorabı babama giydirmem lâzım” der. Hoca kabul etmez. Çocuk ısrar eder. Hoca “Olmaz birâder! Dinimize göre ölü, kefenden gayrı bir nesneyle gömülemez.” diyerek onu dışarı çıkarır, ihtiyarı kefenler. Cenâze namazı kılınır, defin işi biter. Herkes dağıldıktan sonra çocuk babasının bıraktığı mektubu açar. Mektupta şunlar yazmaktadır:

“Oğlum, gördün ya… O kadar malım mülküm olduğu hâlde bir eski çorabı bile yanımda götüremedim… Sen de aynı âkıbete uğrayacaksın. Sahip oldukların seni dünyada rüsvây, âhirette pişman ve perişan etmesin.”

Kelâmî Efendi’nin “Sıdk ile Allâh’a kul ol mâl-ı dünyâ fitnedir/ Bir kefen giyip gidersin servet ü sâmân gider” beytinin izâhı budur.

Netice itibariyle dünya, insanın sandığı kadar geniş ve kalıcı bir yer değildir. Biraz gürültü edilen, biraz oyalanılan, sonra da terk edilen bir menzildir sadece. Çocukken öğrendiğimiz o meşhur ilâhide derviş babanın “Sizde ölüm var mıdır?” sorusuna sarı çiçeğin “Ölümsüz yer var mıdır?” diye mukâbele edişi bu fânîliğin daha en başından ruhumuza usul usul işlendiğini göstermektedir.

Bir gün bizim de adımız bir salânın sonuna eklenecek, naʻşımız birkaç omuzda taşınacak, sonra yavaş yavaş hâfızalardan ve hâtıralardan silineceğiz.

Ev, dükkân, araba, kasa anahtarları bir yana, öte tarafa “eski bir çorap” dahi götüremeyeceğimize göre ne topladığımızı değil, nasıl yaşadığımızı kendimize sormalı değil miyiz?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz