Kamuya mal olmuş, kitaplar ve makaleler yayımlamış, topluma hemen her gün konuşmuş şahsiyetlerin arkasından konuşmak evladır. Onları eleştirmek, tanıtmak ve yorumlamakta bir beis yok. “Ölünün arkasından konuşmayın” düsturuyla da çelişmez. Eğer her ölen düşünürün, aydının ve bilim insanının arkasında konuşmazsak ne bilim gelişir ne de düşünce. İlber Ortaylı da vefat edince arkasından konuşacağız. Çalışmalarından yararlanacağız, gerektiğince eleştireceğiz ve çeşitli yorumlarda bulunacağız.
Tarihçi Ortaylı
Ortaylı, hem tarihçi hem de tarihin adamıdır. Ailesi Rusya’dan Avusturya’ya göçmüş, Bregenz’de doğmuş. Sonra Ankara’ya hicret etmiş. Yüzyılın tarihi olaylarına tanıklık eden bir aile biyografisine sahip. Hepimiz gibi onun da bu geçmişinde yer alan önemli olaylar, bir biçimde onu da etkileyecektir.
Ankara Siyasal’ı okuduktan sonra Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde de eğitim Osmanlı ve modern dönem Türk tarihi üzerine çalışıyor. İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, Tanzimat Sonrası Mahallî İdareler, önemli bilimsel çalışmalarıdır. Bunlar içinde özellikle İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı adlı eseri, Ortaylı’nın hayatı boyunca yazdığı kitaplar arasında en öne çıkanıdır. Çünkü ciddi bir bilimsel müktesebata, kıvama ve senteze dayanıyor. Osmanlı modernleşmesini anlamak açısından çok önemli bulgular ve yaklaşımlar ortaya koyuyor.
Ortaylı’nın diğer çalışmaları çoğunlukla kişisel gelişim mahiyetinde tarih kitapları. Tamamen popüler, yalın ve güncel tarih anlatıları. Düşünce ve bilim imkanlarına çok yer vermeyen metinler. Bir bakıma tarihçinin popüler gündeme yerleşen hayatı ve söylemlerini yansıtıyorlar. Kitlelere hitap ediyor. Televizyonlarda popüler dille tarihçiliğin yapıldığı söylemlerin parçası. Hoca da Türkiye’nin gündemini, televizyonda, kahvedeki insanların da anlayacağı hoş sohbet bir dille anlatıyor ve sonra da bunlar metinleşiyor. Reşat Ekrem Koçu deseniz değil, Ahmet Cevdet Paşa deseniz o da yok. İletişim endüstrisine göre imal edilen tarih metinleri bunlar.
Ortaylı’nın laiklik, tarikatlar vb. konularda yazdığı bilimsel makaleler önem taşımaktadır. Onlardan da çok şey öğreniyoruz. Türkiye’de tarihçiliğin ideolojik yakıt olduğu ortamda, o bu metinlerde bu tutuma tenezzül etmez. Resmî ideoloji ve karşı resmî ideoloji çoğunlukla tarihle savunulur. Hocanın popüler olmayan ve bilimsel nitelikte yazılan metinlerinde, Türkiye’yi bir asırdır esir alan söz konusu kutupçu tarihçilikten kurtarma çabası görülür.
Resmi tarih yazıcılığının egemenliğinde yürüyen ve Osmanlı’yı reddeden yaklaşımlarına karşı Ortaylı, farklı bir tutum geliştirir. Karşı tarih üretmez. Resmî ideolojiyle ve Kemalizm’le çatışmaya da girmez. Bunun dışında, resmî ideolojiyi ve karşıt tarihçiliği aşarak hareket eder. Bu açıdan Kemal Karpat ve Halil İnalcık izinde gider. Türk modernleşme tarihini sert bir şekilde eleştirmez, ona meydan da okumaz. Ama reddi mirası aşan yaklaşımlar ortaya koyar. Bunu da Osmanlıyı yeniden pozitif, önemli, gerekli ve tarihsel varlığımızın önemli bir boyutu olduğunu öne sürerek gerçekleştirir. Bu tarihçi tutumu, özellikle 1990’larda ve 2000lerde çok belirgindir. Söyleşilerinde, makalelerinde bunu görürüz. Osmanlı ile barışan tarihçiliğimizin öncülerindendir. Cumhuriyetin şehirli seküler elitlerini ve toplumsal kesimlerin yeniden Osmanlı ile normal ilişkiler kurmasını sağlar. Kitlesel düzeyde önemli etkilerde bulunur.
Dehası, dilleri, güçlü hafızası ile büyük Osmanlıyı kucaklayacak cesamette. Ancak bütün bunlara karşın verdiği en önemli eser İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. Türkiye standartlarında büyük tarihçi. Dünya standartlarına ne Braudel ne de Hobsbawn. Oysa onlardan daha yetkin bir kapasiteye sahip. Bu gerçeklik Ortaylı’nın popülerliği seven ve statükocu davranan tutumuyla da ilişkili. Ama daha fazlası var. O da Türkiye’nin sosyal bilim dünyasını ilgilendiren bilim koşullarının yokluğu ile ilgili. Bilim geleneğinin yokluğu, özgür ve özerk bilim ortamının yetersizliği… Türk tarihçiliğinde (tabii ki İslam tarihçiliğinin modern zamanlarında da) düşünce yoktur. Sadece arşiv ve onaylama vardır. Kimi egemen tarihi onaylar kimi de karşı egemen tarihi. Tarihini ret etmek ya da tarihine inanmak gibi iki retorik egemen. Ortaylı, bugün dünya bilim çevrelerinde konuşulan biri olmalıydı. Bu konuda hiçbir eksikliği de yoktur. Ama Ankara habitusu ve memurluk sosyolojisi onun bilincini, kişiliğini ve öznelliğini çekiçledi. Onu belli standartlar ve sınırlar içinde düşünmeye ve bilim yapmaya zorladı. Teorisiz tarihçilik geleneğinde o da yetişti ve çalıştı.
Münevver Ortaylı
Ortaylı, sadece üniversite kampüslerinde, dersliklerinde, arşivlerde çalışmadı. Bunlarla yetinmedi. Münevver kimliğiyle de öne çıktı. Bir münevverdi. Türkiye’nin toplum meseleleri üzerine konuşuyordu. Tarihi popüler yapmasının nedeni de buradan kaynaklanır. Tarihçiliği münevverliği etkilediği gibi münevverliği de tarihçiliğini etkiledi. Burada önemli olan nasıl bir münevver kimliğine sahipti, münevver olarak nasıl konumlanıyordu? Bunlar onun tarihçilik pratiğini de etkiledi.
Münevver kimliği baskın çıktığı anda televizyon ve gazete popülerliğine uyarlanmış tarih konuşmaları yaptı ve tarih metinleri yazdı. Osmanlı, Türkiye, Mustafa Kemal vs. kitapları buna göre doğdu. Güncel, statükocu ve tüketime yönelik metinler… Münevver kimliği ile bunları yapıyordu.
Ortaylı’nın münevverliği “Ankara habitusu”nda pişti. Ankara eliti bir aile ve yine Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Dil tarih Coğrafya Fakültesi ortamı. İkinci okulu, Cumhuriyet’in kültür politikaları, tarih ideolojisi ve dil inkılapları için kurulmuştu. Osmanlı Darülfünun istenilen “inkılap uyumculuğu” göstermemişti. Önce tasfiye edildi, bu da yetmedi. Bunun yerine sıfırdan bir üniversite inşa edildi. Tamamen resmî ideolojinin öngördüğü tarihçiliği yapacak, kültür ve dil faaliyetleri yapacak bir üniversite. İşte DTCF buradan doğdu. Cumhuriyet’in “bilim habitusu” buradan köklendi. Halil İnalcık da buradan yetişti, onun öğrencisi olan İlber Ortaylı da. Ortaylı da bu habitusun ürünüydü. Elbette meşrep farklılığı vardı. Resmî ideoloji ile tam da uyumlu değildi. O nedenle bazı sol hocalar ona “şeriatçı” şüphesi ile baktı.
Ortaylı, münevver kimliğiyle 2000 yıllarda bütün milliyetçi ve muhafazakâr kesimlerin önemli bulduğu yerlerine gitti. Dergilerine yazı verdi (Nakşî meşrepli Tasavvuf dergisine yazı istendiğinde verdi). Mesela Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı adına konuşmacı olarak onu davet ettiğimizde katıldı. Bu dönemde yazıları ve söyleşileri ufuk açıcıydı. Türkiye’yi kabuğunu kırmaya çağıran ve reddi mirası aşan söylemi vardı.
Münevver Ortaylı, statükoyla her zaman uyumlu oldu. Memur sosyolojisinden gelen münevverdi. Nitekim Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın çıkardığı Diyalog Avrasya dergisinde yayın kurulu üyesiydi. Vakfın çeşitli toplantılarına da katılıyordu. Ancak Gülen yapısının hükümetle çatışması ve darbe girişimleri sonrasında tek cümle kurmadı. Yeniden yükselen Kemalizm’e göz kırpmaya, hatta onunla hizalanan açıklamalarda bulundu. “Kemalizm kutsaldır” gibi ideolojiyi kutsayan ve bilimsel düşünceyle hiç bağdaşmayan ifadeler kullandı. Filistin’le ilgili tarihsel gerçeklerle bağdaşmayan ifadeler kullandı. Ayasofya’nın açılmasına negatif tutum aldı. Bu yaklaşımları ve tutumları hakikaten onun daha önceki tutum ve yaklaşımlarıyla ciddi anlamda paradokslar taşıyordu. Belki de onun yaşama ve çalışma yöntemi buydu. Çatışmadan uzak durarak, zamanın statükosu ile her zaman uyumlu olmak… Elbette memur aydın pratiği de önem taşıyor burada. Bu statükocu tutumu onu her zaman ve her dönem kamuoyunun en önünde yer alan bir figür yaptı. Memur aydın ve statükocu konumu ona her zaman talep edilen, yalnızlığa düşmeyen, her şartta kamusal temsil imkânı sağlayan ve dışlanmaya meydan vermeyen bir alan yarattı. Fakat bunun başka önemli bir nedeni de var: Melamiliği…
Melami Ortaylı
Melamilik İslam tasavvuf kültüründe çok önemli. Osmanlı’da bu önemini koruduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devam eder. Hatta Osmanlı’da Melamilik çok büyük bir gelenek. Görüş ve tutumlarıyla zaman zaman egemen ideolojiye, şeriata ve devlete ters düştüğü için ciddi kavuşturmalara yol açar. İdamlar yaşanır, sürgün ve gözaltılar… Bu da Melamilerin “tedbirli” olmalarına yol açar. Görünürde tamamen düzene ve egemene uyumlu olma… Nitekim Osmanlı devleti içinde de bu tutumlarla yaşamaya yönelirler. Cumhuriyet döneminde de bu devam eder. Son Melami şeyhlerinden Lütfi Filiz’in (1992’de rahmete kavuştu) hatıralarını okursak bir nebze de olsa bunu anlarız.
2002 yılında hanımla beraber İlber Hoca’nın Şişli’deki apartman dairesinde oturduğu eve gittik. Bize Ümmi Gülsüm’ü dinletti. Evinde çeşitli antika eşyalar vardı. Hiçbir lüks ve konfor yoktu. Hayatımda gördüğüm en sade evdi. O zamanlar Galatasaray Üniversitesinde çalışıyordu. Hanım, hocaya farklı ifadelerle mensubiyetini sordu. O da sen söyle, ne olabilir dedi. Hanım da “Rufai” deyince “onlar Fransız, bana nasıl öyle dersin” diyerek elindeki büyük taneli tespihle hanımın başına hafiften vurdu. Sonra da düşük ses tonuyla “Melami” dedi.
Hoca’nın Melami kimliğini öğrenince onun münevver kimliğini ve hatta tarihçilik tutumunu da daha iyi konumlandırmaya başlıyoruz. Melamiler her zaman statüko ile uyumlu görünmeye özen gösterirler. Fötr şapka takarlar, içerler… Ama İslam yönlerini de “batıni” olarak korurlar. Yani zahiren (zaten riyaya karşı mesafeliler) Müslüman gözükmezler. Batıni veçhe ile Müslümanlıklarını korurlar. İlber Hoca da sakalları vardı ama bildiğimiz sufi sakal değildi. Fötr şapka da takardı. Pratik yaşantısında sekülerdi.
Tarihçilik ve münevverliğindeki kimi Kemalist çıkışlarını da buna göre yorumluyorum. Devlete sadakat içinde hareket etti, batıni Müslüman kimliğini önemsedi, hatta buradan aştığı ruhla Osmanlı’yı yeniden gündeme getirdi ve geniş çevrelerle barıştırdı. Cerrahi şeyhi Tuğrul İnançer ile kitap fuarında idi ve milletin içinde elini öptü. Bütün seküler kesimler hop kalktı, hop oturdu. Hoca bunları hiç dikkate almadı.
İlber Ortaylı, renkli bir şahsiyetti. Tarih alanında yazdığı bilimsel kitapları ve makaleleri önemli. Statükoyla uyumlu bir münevverdi. Ankara habitusundan geliyordu. Bu nedenle resmî ideolojiyi tamamen aşan bir tarih yaklaşımı ortaya koyamadı. Bu habitusun zaman zaman dışına çıksa da zahirde her zaman sadakat gösterdi. Mezarı devlet sınıfına ait bir hazireye kaldırıldı. Rahmet olsun…






[…] İlber Ortaylı: Tarihçi, Münevver, Melami (Ergün Yıldırım – 19.03.2026) […]