Dinin Aslı

0
14

Genelde dini özelde ise İslâm’ı algılayış ve yaşayış biçiminin her geçen gün biraz daha farklılaştığı ve giderek çok daha tartışmalı -hatta neredeyse yalnız tartışmalı- bir hâle geldiği aşikâr. Liyakat sahibi olsun-olmasın fark etmeksizin, dinin herkesin hayatında bir hissesi olmasının tabiî bir yetki verdiği düşünülerek, herkesin dine dair söyleyecek bir sözü var ve kimse de sözünü esirgemiyor. Fakat din hakkında bu denli söz ve tartışmanın olması ne yazık ki her zaman müspet neticeler vermiyor. Bilakis söz konusu tartışmalar toplumda, bazen “din yorgunluğu” bazen “din istismarı” bazen de “din marjinalleşmesi” olarak isimlendirebileceğimiz bir kısım semptomlarla bizlere derin ve büyük bir hastalığın sinyallerini veriyor.

Din istismarı ile kastettiğimiz; din hakkında kitlelere hitap etmek için gereken liyakat hususiyetlerine sahip olmamakla beraber bu konuda söz söylemekten geri durmayan, çünkü bu yolla madden ve manen bazı dünyevî menfaatler temin edenlerin dinle ilişkilerini ifade ediyor. Dinî meseleler, her yaş ve kesimden kitleleri aynı noktaya baktırabilecek bir ehemmiyeti haiz olduğu için ekonomi, itibar, tanınırlık yahud başkaca sebeplerle bu sahayla alakadar olan kimseler ne yazık ki bu ilgi ve ihtiyaçlarını karşılamak için çoğu kereler büyük çamlar deviriyor ya da öğrenirken konuşarak henüz olgunlaşmamış ham malumatla birçok kimsenin zihnini iğdiş ediyor. Bu durum ister istemez söz konusu manzaraya karşı bir reaksiyon hamlesinin oluşmasına, o kimselerin devirdiği ve devireceği çamları ayakta tutmak, iğdiş edilmiş zihinleri sağlığına kavuşturmak için gayrete gelenleri tetikliyor. Din yorgunluğu da aslında bir yönüyle bu manzaradan besleniyor.

Din yorgunluğunun birçok farklı tarifi var elbette ama kısaca şöyle çerçeveleyebiliriz kanaatindeyim: Dini daima tartışmalar üzerinden gündem eden, hayatında dinin yerinin tartışılacak dinî konu oranınca belirleyen kimselerin ve ayrıca, dinin ancak gerçekliğe topyekûn sırt dönerek yaşanabileceğini ihsas edenlerin toplumda oluşturduğu zihnî, psikolojik ve fiilî tükenmişlik sendromudur. Kürsülerden ve sosyal mecralardan, maalesef ki toplumdaki din yorgunluğuna hizmet eden çünkü din istismarından nemalanan pek çok kişi bulunmakta. Söz konusu ahval ise dinin aslî mesajının insanlara sağlıklı bir yolla ulaşmasını engellemekte, onun huzur ve rahatlık sunan çehresinin yahud gerçekliğe muvafık ölçülerinin fark edilmesini önlemektedir. Dolayısıyla dinin istismarla, tartışmalarla ve gerçeklikten kopukluklarla bezeli arzı onun eksere yansıyan ana vitrini hâline geliyor ve din giderek daha küçük bir kesimin kendisini huzurla teslim ettiği bir adrese dönüşüyor. Yani din marjinalleşmesi yaşanıyor.

Din marjinalleşmesi kısaca, din yorgunluğu ve din istismarı dalgalarının abandone ettiği bir kesimin, dinin, içinde bulunulan zaman ve mekân hususiyetleriyle bir arada yaşanmaz bir olgu olduğunu kabullenmesidir. Bunda modernizm, sekülerizm, hedonizm gibi -izm’ler içerisinde yalpalayan ve fakat bunlara karşı yetkin bir teklif ve muknî bir cevap sunamayan, dolayısıyla da dindarlığı Hâricî-Selefî-Vehhabî tarzı refleksler içinde maziye dönerek yaşatmaya çalışan kesimler etkili olduğu gibi; zamanın icaplarını ıskalamayalım derken dinin aslî ölçülerinin usûlsüzce içinden geçen, buna müsaade etmeyen selef, mezhep, usûl ve ilim nâmına ne varsa her şeyi bir kalemde siliverenler de son derece tesirli olmuştur.

Bahsi geçen üç hâl de bir dinin istikbali için felaket, müntesipleri için de afettir. Fakat gel gör ki Türkiye’de mezkûr üç hâlin de insanımız üzerinde hatırı sayılır bir tesiri bulunmakta. Bu tespit, Türkiye’de dinin müstakim ve müferrih anlayışını-yaşayışını temsil eden kimselerin kalmadığını iddia etmiyor. Fakat kamuoyunda giderek daha fazla görünen hissenin ne yazık ki menfî hâllere ait olduğunu işaret ediyor.

İlk bakışta paradoksal gibi görünse dahi, dine dair algımızın hatalardan -olabildiğince- arınabilmesi için, din algımıza dair çok temel bir noktadan tashihe girişilmesi gerektiği aşikâr. Zira dinin ne yorgunluk ne istismar ne de marjinallikle alakası olacağını, bilakis onun tam da bunlara karşı bir liman olarak mevcut olduğunu anlamadan işbu patinajdan kalıcı olarak kurtulmanın bir yolu görünmüyor.

Dinin aslı nedir? Bu suali ve cevabını tekrar hatırlamak ve hatırlatmak durumundayız. Öyle sanıyorum ki bu sualin en veciz cevaplarından biri, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’nde yer alan şu beyitte sunulmaktadır:

“Penceresiz hane cehennemdir; ey kul, dinin aslı pencere açmaktır”

Zaman, keşf-i kadimden ilham alıp, bu ilhamı ânın hususiyetlerini idrak ederek onun içine nakşedebilenlerin muvaffak olduğu bir akıştır. Din algısı tam da bu muvazene üzerinde durduğu müddetçe müstakim ve müferrih bir kıvam kazanabilir. Nitekim tarihte daima öyle olmuştur. Zira tarihin her safhası kendine özgü keyfiyetlerle mukayyettir. Bir vakit, başka bir vakte benzeşebilir ama asla onun birebir aynı olmaz, olamaz. Bir hâdise başka bir hâdiseye ışık tutabilir ama zaman nehrinde yol alırken artık o ışığa bakılan pencere asla aynı kalamaz. Her hâdisenin ve her hâlin penceresi, ânın fıkhına/anlayışına rabtolmuştur.

Cenâb-ı Hak “her ân yeni bir yaratmada”, hayat da her dem yenilikler ve zıtlıklar içinde akmaktadır. Yaşamı ânın penceresinden değil de tarihteki pencerelerden temaşada ısrar edenler, baktıkları yerde asla şimdiyi göremezler. Fakat şimdiyi görmek yalnızca ânın penceresine odaklanıp asla ve usûle yani evvelki pencerelere vâkıf olmayanlar da nereye ve nasıl bakmaları gerektiğinden bihaber oldukları için şimdiyi görseler dahi onu imar ve inşa edemez ancak ona tâbi oluverirler. Bu ise; algı ile yaşam arasında kapanmaz bir makas, dinmez bir yorgunluk, istismara açık bir arayış ve marjinalleşmeye mecbur bir icraat dünyası demektir.

Din gerçekliğin içinden, kalbinden seslenir âleme. İçtihad, edille-i şer’iyyeden alıp ilhamı asrın idrakine hakikati söyletme sanatı ise -ki öyledir-, bu tam da izah etmeye çalıştığımız husustur. Bu noktada o meşhur misali, “Muaz b. Cebel hadîsi” olarak bilinen hadîs ve hâdiseyi hatırlamamız faydalı olacaktır. Zira Allah Resûlü (s.a.v.) tam da bu ölçüler arası muvazeneyi Hz. Muaz’dan (r.a.) işitmiş ve mezkûr cevabı işittiğinde rabbine hamd ü senâ etmişti. Zira -malum olduğu üzere- onun cevabında da edille-i şer’iyyeden alınan ilhamın ânın icaplarına nakşedileceği ölçüsü sarahaten beyan edilmişti.

Dinin aslı pencere açmaktır. Pencere açmak ise hayatı, dünyanın gerçekliği, zamanın icapları ve mekânın gerekleri içinde ilmik ilmik işleyerek Müslümanı kâfir karşısında güçsüz, zevksiz, neşesiz kılmadan ama ahlâk, amel ve âdâbın rükn-ü aslîlerinden de taviz vermeden yaşatacak anlayış ve muhataplığın yolunu aramaktır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz