“Biz Büyüdük Kirlendi Dünya”

0
217

Millî benliğimizi ve kimliğimizi oluşturan bazı temel kültürel öğeler bulunmaktadır. Bu öğeler zamanla dinî kurallara uyum sağlamış ve etle tırnak gibi birbirinin içine geçerek “biz”i, “biz”e mahsus hayat tarzını oluşturmuştur. Buna dair pek çok örnek verebiliriz. Kanaatimce en mühimi kandillerdir. İslâm dünyasında kandilleri bizim gibi belli bir disiplin ve merasim içerisinde karşılayan, kutlayan, uğurlayan başka millet yoktur. Mevlid okumak da böyledir. Araplar başta olmak üzere hiçbir İslam toplumu kandillere, mevlidlere bizim kadar ehemmiyet vermez.

Size evvelâ kendi hayat hikâyemin bu meseleye denk düşen kısmını kısaca anlatayım, sonra bu işin son zamanlarda topluma yansıyan bir yönüne değineyim. Dinin geleneksel hâliyle yaşandığı bir evde doğdum büyüdüm. Meselâ annem babam Pazartesi Perşembe oruçlarını tutarlardı, hattâ babam mevsim ve sağlığı elverdikçe üç ayları tamamen oruçlu geçirirdi. Kandil akşamları camiye gider, mevlidimizi dinlerdik. Evimizde televizyon yoktu, camiden eve döndüğümüzde babam radyoyu açar, tek kanal olan TRT Radyo 1’de yayınlanan mevlid programını camideymişiz gibi hepimiz huşûyla dinlerdik. Babam evdeki boş kasetlerden birini, boş yoksa gözden çıkardığı bir kasedi teybe takar, mevlid-i şerifi kayda alırdı. Annem de şerbet yapar masanın kenarına koyardı. Programın sonuna doğru dua kısmına geldiğimizde ellerimizi semâya açar, hocanın duasına coşkuyla âmin derdik. O “âmin” seslerimiz -eğer annem hâlâ imhâ etmediyse- mevlid kasetlerinde vardır. Program sonunda Fâtihamızı okur, şerbetimizi içerdik. Kandiller kış mevsimine denk geldiyse -bizim için kolay olacağından- kardeşimle beraber ertesi sabahı da oruçlu geçirirdik. Şerbet, Peygamber Efendimizin dünyaya gelişlerini karşılama sevincine binâen içilir. Çünkü âdettendir, yeni doğum yapan kadın için “lohusa şerbeti” hazırlanır, hem ona hem de misafirlere ikrâm edilir.

Velâdet Bahri’nde yer alan beyitlere göre de melekler Âmine Hatun’u muştulamışlar, huriler ona şerbet sunmuşlardı:

Susadım gâyet harâretten kati

Sundular bir cam dolusu şerbeti

Şerbeti karşımda tutdu hûriler

Bunu sana verdi Allah dediler

Kardan ak idi vü hem soğuk idi

Lezzeti dahi şekerde yok idi

Mirac gecesinde Cebrail Aleyhisselam Peygamber Efendimize süt ve şarap dolu iki kap getirmiş, Peygamberimiz sütü tercih etmişti. Bu sebeple Osmanlı devrinde Mirac gecelerinde bazı camilere süt kazanları getirilir, mevlid sonrası cemaate süt ikrâm edilirdi.

***

Eski harfli Türkçe yazıyı 7-8 yaşında Mevlid’i okuyarak söktüm. 40 yıldan fazla zaman geçti, Mevlid nüshasının başında bulunan manzume hâlâ ezberimdedir. Şöyle başlar:

Evvelâ ben bir hikâyet edeyim

Ehl-i ahbârdan rivâyet edeyim

Var idi Bağdad’ta bir sâliha

Âbideydi zâhideydi nâsiha

Bir gün ol dünyâdan eyledi sefer

Dünyaya gelen kişi lâbüd gider

İlk mektep çağlarında bir çocuktum. Ne “ehl-i ahbâr” nedir bilirdim, ne “rivâyet”in anlamından haberim vardı, ne Bağdat’ı tanırdım. “Sâliha, âbide, zâhide, nâsiha, lâbüd…” hepsi yabancısı olduğum kelimelerdi. Fakat okuya okuya ezberlemiştim bütün hikâyeyi.

Evimizde bir Allah’ın günü “Nereden çıkmış bu mevlid? Bu niye okunur?” diye sorulmamıştır. Hattâ bırakın mevlid metnini, bu metnin sonunda yer alan hikâyeler vardır: Hikâye-i Deve, Hikâye-i Güvercin, Hikâye-i Geyik, Hikâye-i Kesikbaş… Bunları da okurduk. Babam camide okuduğunda cemaatin ağladığını görürdük. Cemaat içerisinde bir kişi bile sormazdı babama “Hoca, Allah aşkına gerçekten bir geyik Peygamber’in huzuruna varıp dile gelerek yardım mı istemiş?”

Hele mevlid duâsı! Neye heyecânla “âmîîn!” dediğimizi bilmezdik ama o şiirsel sözler bize hep büyülü gelirdi: “Rûh-ı seyyidi’l-enâmı cümlemizden hoşnûd ve sâye-i şefâatin üzerimize sâyebân eyleye! İnd-i Resûlillâh’de makbûliyyet ve mahbûbiyyet müyesser eyleye!…” Sıra “Vaktimiz hitâmında…”ya gelince cemaatten bazılarının boğazlarını temizledikleri çocuk dikkatimizden kaçmazdı. Çünkü biraz sonra duâyı okuyan hocaefendinin telkiniyle hep bir ağızdan kubbeleri çınlata çınlata kelîme-i şehâdet getirecektik: “Vaktimiz hitâmında kelîme-i şehâdet -ki buyurun- eşhedü en-lââ ilâhe illallâââh ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühu kelîme-i tayyibe-i münciyyesini nasîb eyleyüp sekerât-ı mevtimizi âsân eyleye! Süâl-i Münkereyn’in “Men Rabbüke? Ve men nebiyyüke? Ve mâ dînüke? suâllerini âsân ve cevâblarına muktedîr eyleye!”

Samimi bir inanca sahiptik… Okurduk, dinlerdik, duygulanırdık. Bu metinler büyüklerimizin kalbine merhamet, şefkat, huzur, itmi’nân verirdi… Kırlaşmış sakallardan süzülerek gömlek yakalarına düşen gözyaşlarına az şâhit olmamıştık…

Mevlidin geçmişten günümüze toplumumuz üzerinde mühim tesirleri vardır. Bu işin sosyolojik tarafını erbâbına bırakıp birkaç örnek üzerinden yazıma devâm edeyim:

Süleyman Çelebi’nin “Mevlid” dediğimiz Vesîletü’n-necât adlı eserinde bulunan Velâdet Bahri’ndeki şu beyte dikkat buyurunuz:

Âmine Hatun Muhammed anesi

Ol sadeften doğdu ol dürdânesi

Şu 9 kelimelik kısa beyitten bizim milletimiz 5 isim çıkarmıştır. Amine (Emine), Hatun, Muhammed (Mehmed), Sedef, Dürdane… Burak, Miraç, Fahri, Sırrı, Sündüs, Asiye, Habib ve daha nice ismin temel kaynağı da mevlid metnidir. Hepsi bir yana, Anadolu insanı çocuğunun adını doğrudan Mevlüt, Mevlüde koymaktadır! Bundan daha büyük tesir ne olabilir?

Bir gün Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Mehmet Akkuş Hoca’ma soyadının nereden geldiğini sormuştum. Tam da tahmin ettiğim cevabı vermişti. Köylerine bu işle vazifeli nüfus memuru gelmiş. Hocanın dedesine “Soyadını ne yazalım, söyle!” demişler. Adamcağızın aklına birden mevlid-i şeriften “Geldi bir akkuş kanadıyle revân” mısraındaki “akkuş” gelmiş, “Akkuş olsun” demiş, öyle yazmışlar!

İlahiyat fakültesinde “Peygamber kandil kutlamamıştır, mevlid sonradan uydurulmuş bir metindir” şeklindeki eğitimle donanıp mezuniyet sonrası Adana’nın bir köyüne atanan bir hoca Cuma günü kürsüye çıkmış. Bu, cemaatle ilk karşılaşmasıymış. Elinde Kur’an, âyeti okuyor sadece mânâsını verip diğer âyete geçiyormuş… İzah yok, köylünün anlayacağı dilde konuşma yok, çeşitli örneklerle vaazı süslemek yok… Vakit dolmuş, kürsüden inmiş.

Namaz sonrası köylüler “Hocam hoş geldiniz, safalar getirdiniz” diyerek onu güzel sözlerle karşılamışlar. O da onların bu hoş karşılaşmasından aldığı cesaretle içlerinden birine “Amca vaazımı nasıl buldun?” diye sormuş. Köylü “Hocam, iyi güzel konuştun ama; kusura bakmayasın hiçbir şey anlamadım.” demiş. Diğeri “Ben de” demiş, beriki de ona katılmış… Olan biteni seyreden bir başka köylü “Hocam sana bir sual soracağım. Müsaade var mı?” diye söze karışmış. Hoca “Estağfirullah amca, ne demek, buyur sor.” deyince, köylü “Fâilâtün fâilâtün fâilât?” demiş… Bizim hoca “Amca sen nereden biliyorsun “fâilât”ı? Bunlar divan edebiyatının vezinleridir. Şâirler bu kalıpları kullanarak şiir yazarlardı…” Daha devam edecekken köylü “Hocam onu sormuyorum. ‘fâilâtün fâilâtün fâilat’tan sonra ne gelir?” demiş. Hoca soruyu garipseyen bir edâyla karşılamış, “Fâilâtün’den sonra ne gelsin, bir şey gelmez. Gelse gelse daha kısası olan ‘fâilün’ gelir.” demiş. “Bilemedin hocam” diye karşılık vermiş köylü ve sözünü şöyle sürdürmüş:

Fâilâtün fâilâtün fâilât

Ver Muhammed Mustafâ’yâ es-salât!

Hiç mi mevlid okumadın, dinlemedin hocam?”

5 yılda alamadığı dersi köylü ona orada ayaküstü vermiş.

Etrafı çitlerle çevrili, güvenlik kulübeleriyle örülü, içinde hayata geçme şansı bulunmayan nazariyelerin demli çaylar eşliğinde köpürtülerek konuşulduğu fakülte gerçekleri ile toplumun gerçekleri farklıdır. Zemahşerî’yi, Râzî’yi, Taberî’yi, Kâdı Abdülcebbâr’ı sınıfta okursun, fakat bu millet dinini mevlidden, menâkıbnâmelerden, duygu yoğunluğu yüksek rivâyetlerden öğrenir! Sen istediğin kadar “yok” de! “Uydurma bunlar!” de. “Yoktur” demekle, görmezden gelmekle, burun kıvırmakla topluma yön veremezsin. Toplum bildiği ve saygı duyduğu değerlere hürmet ettiğin ölçüde seni ciddiye alır. Nitekim bu insanlar zorlu hayat şartlarına karşı psikolojilerini bu geleneklere ve onun tezâhürü olan eserlere bağlılık sâyesinde koruyabilmişlerdir.

***

Liseyi bitirdik, üniversite imtihanlarına girdik. O zamanlar tercihler önceden yapılır, ÖYS sabahı tercih listeleri gözetmene teslim edilirdi. Adaylar Ağustos ayında Ankara’dan gönderilen zarfla hem puanlarını hem de eğer kazanmışlarsa kaçıncı tercihlerine yerleştirildiklerini öğrenirlerdi.

Daha imtihanımın nasıl geçeceğini, kaç puan alacağımı bilmeden 18 tercih hakkımdan ilk 17’sini ilahiyat yapmıştım, zaten ülkede ancak o kadar ilahiyat fakültesi vardı. Hayalim, okuyup samimi, saygın bir din adamı olmaktı. 1. sıraya ise puanı en yüksek diye Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni yazmıştım… Sonuçlar geldi, zarfı açtım, ilk tercihime yerleşmiştim…

Fakülteye geldim. İlk sene Arapça hazırlıktı. Hocalarımızdan biri bir gün “Hadis, diye okuduğunuz ne varsa yalan! Sahih dediğiniz Buhari, Müslim yalanlarla dolu. Peygamber’in bugüne kadar doğru diyebileceğimiz sadece 13 hadisi vardır. Gerisinin ona ait olduğuna dâir delil yoktur!” dedi. O yaşımıza kadar duymadığımız sözlerdi bunlar…

Biz Anadolu çocukları “Hikâye-i Güvercin”den, “Hikâye-i Geyik”ten geliyorduk, Bağdat’taki kadının hikâyesine inanıp gözyaşı döküyorduk. Nasıl yani? Bu Peygamber 40 yaşından 63 yaşına kadarki 23 sene içerisinde sadece 13 defa mı konuşmuştu? Bunca kitap yalan mıydı?

Savunmasızdık, güçlerimiz denk değildi, bilgimiz yoktu. Karşımızda koskoca üniversite hocası vardı. Onun söylediklerine karşı duygusal tepki vererek sesimizi yükselttik, sınıfta bir uğultu koptu… Hoca bağırış çağırışımızı sabırla karşıladı, masasında bizi seyretti… Belli ki bu karşılaştığı ilk manzara değildi. Biz sakinleşince, gülümseyerek “Sizin üçüncü dördüncü sınıfta da dersinize geleceğim, aynı şeyleri söyleyeceğim. Bakalım kaçınız böyle bağıracak?” dedi.

1. sınıfa geldik. Dersimiz İslam Tarihi. Profesörümüz Hz. Peygamber’in miracını anlatıyor, tahtaya oklar çiziyor, görüşleri alt alta, yan yana yazıyor, “Çocuklar!” diyordu, “Kur’an’da miraç yoktur! İnkâr ederseniz dinden çıkmazsınız! Kur’an’da geçen ‘isrâ’dır; yani ‘gece yürüyüşü’dür. Onun da mâhiyetini bilmiyoruz. Sadece bir âyette Ka’be’den Kudüs’e bir yolculuktan bahsediliyor. Ama bu yolculuk fizikî midir, ruhanî midir, rüya mıdır, hayal midir bilmiyoruz… Miraca gelince, varsa bile Kur’an’da açıkça belirtilmediği için bizi ilgilendirmez. Bu Peygamber’in kişisel tecrübelerinden biridir. Müslümanları bununla sorumlu tutan sahih bir rivayet bulunmamaktadır…”

Allah Allah! Nasıl olurdu bu? Ben zihnimde doğru bildiğim ne varsa yıkarak mı “samimi ve saygın din adamı” olacaktım? Mevlid’deki beyitler kafamın içinde dönüp duruyordu:

Gel beru ey aşk oduna yanıcı

Kendüyi maʻşûka âşık sanıcı

Dinle gel miʻrâcın ol şâhın ayân

Âşık isen aşk oduna durma yan…

Oysa ne aşkı, neyin aşkı, kimin kime aşkı? “Mirac yok”tu ki?

Peki Ümmü Hani’nin evine “bir murassa tâc”la, “bir hulle”yle, “kemer”le, “Burak”la gelen kimdi? Üstelik o Burak ki binlerce yıldır sâhibini (s.a.v.) beklerken “Gözlerinden yaşı ceyhûn eylemiş/ Cigerini derd ile hûn eylemiş”ti… Merhum Süleyman Çelebi, Burak’ın ahvalini beyit beyit nasıl da tasvir etmişti…

Sonra Cebrail ile Peygamber’in yolculuk mâcerâsı… Katları çıkarken kimlerle karşılaşmamışlardı ki? Birlikte epey yol aldıktan sonra Cebrail Hz. Peygamber’e:

Ger geçem bir zerre denlü ileru

Yanaram başdan ayağa ey Ulu!

diyerek bundan sonra ona yalnız yürüyeceğini belirtmişti de o:

Bilmezem bu yolları ben nideyim

Kim garîbem bunda kande gideyim?

demişti… Cebrail de ona:

Sanma ki bu yerde sen seni garîb

Senin içün yaradıldı nüh felek

İns ü cinn ü hûr ü cennet hem melek

ifadeleriyle moral vermişti… Burak gitmiş Refref gelmişti… Nihâyet yolculuğun sonunda “Yâ Muhammed gel beru!” diye bir ses duymuştu ki o ses işte onu oraya çağıran Yüce Kudret’in sesiydi…

Bülbül sesli mevlidhânların camilerde bu kısmı okurken bir “Yââââ Muhaaaammmed!” deyişleri vardı… Tüylerimiz diken diken olurdu bu sayhâ karşısında… Cemaat arasında heyecanlanıp “Allaaah!” diyerek kendinden geçenler olurdu.

O’ndan (c.c.) gelen şu nidâya bakın:

Dedi kim matlûb u maksûdun benem

Sevdiğin cân ile ma’bûdun benem

Gece gündüz durmayıp istediğin

N’ola kim görsem cemâlin dediğin

Gel habîbim! Sana âşık olmuşam

Cümle halkı sana bende kılmışam

Ne murâdın var ise edem revâ

Eyleyem bir derde bin türlü devâ

Bu “dile benden ne dilersen” hitabına mukâbil Hz. Peygamber şahsî talepler yerine kendisine inananların kurtulmasını dilemişti:

Yâ İlâhî hazretinden hâcetim

Bu-durur kim, ola makbûl ümmetim

Onu milletin gözünde büyük kılan vasıflarından biri de bu diğergâmlığı değil miydi? Cenâb-ı Allah da ona: “Sana iki cihanı vermişim, bir avuç toprağa mı minnet ediyorsun? Sevdiklerini sana bağışladım, onlara cenneti nasip ettim.” mânâsına gelen şu cevabı vermişti:

Ümmetini sana verdim ey Habîb

Cennetimi onlara kıldım nasîb

Ey habibim nedir ol kim diledin

Bir avuç toprağa minnet m’eyledin

Şimdi bunlar hep yalan mıydı? Süleyman Çelebi’nin uydurması mıydı? Biz bir yalanla mı büyümüştük? Babamız, dedelerimiz, cümle geçmişimiz?

Peki 600 yıl boyunca bu mevlidi gümbür gümbür okuyan hâfızlar, mevlidhânlar, ona nazîreler yazan şuarâ, şerhlerini yapan urefâ doğudan batıya, kuzeyden güneye üç kıt’aya yayılmış olan koca bir milleti yalanla mı uyutmuşlardı? Silah zoru yoktu, ölüm korkusu yoktu, bunu nasıl başarabilmişlerdi? Hiç mi kimse “Yeter! Ne bu saçmalık?!” dememişti? Âlimlerin, şeyhülislamların, yeşil sarıklı ulu hocaların bilgisi sınıftaki profesörümüz kadar yok muydu?

Sorularla, sorgulamalarla, sancılarla, savrulmalarla geçen yıllarımız…

Hazırlıktaki hocamız haklı çıkmıştı… Dördüncü sınıfta dersimize gelen bazı hocalarımız Kur’an’ı, hadisleri geçtim, doğrudan Allah’la ilgili öyle şeyler söylüyorlardı ki hiç tepki göstermiyorduk. En fazla içimizden “Hocanın bir Tanrı inancı var mı acaba?” diyorduk, o kadar…

Ben fakültede “Tefsir” bölümü öğrencisiydim. Fakat son anda akademik hayatıma Türk İslam Edebiyatı’nı seçerek devam ettim. Kadere bakın ki anabilim dalımın temel metinleri ilahiyat eğitimim boyunca gözden çıkarılan Mevlid, Muhammediyye, Mesnevi, Envârü’l-âşıkîn gibi dedelerimizin asırlar boyu okudukları eserler oldu… Bu eserler sayesinde şunu öğrendim, sizlere de bütün samimiyetimle yazıyorum:

Bunlar Türk milletinin mayasını oluşturan metinlerdir. Ahmed Yesevî neyse, Yunus Emre neyse, Horasan erenleri neyse Süleyman Çelebi de, Yazıcıoğlu Mehmed de odur!

“Maya” öz demektir, “asıl” demektir, “birleştiren ana unsur” demektir. Bizi biz yapan temel hususlardan biri de asırlardır her vesileyle okuyup dinlediğimiz bu eserlerdir. Müslüman kimlikli Anadolu insanının elinden Mevlid’ini, “Enver Âşık”ını, hikâyelerini, menkıbelerini aldığınızda din ve hikmetle bağını da büyük ölçüde kesmiş olursunuz! Üstelik bu konunun sosyolojik ve psikolojik karşılıkları vardır. Bunu yalnızca “ibadet”le tanımlayamayız. Dolayısıyle, lütfen her kandil gecesinde: “İslam’da her gece mübârektir. Özel bir gece yoktur. Kur’an’da bir tek Kadir gecesi vardır, onun da hangi gün olduğu belli değildir.” demeyiniz. Dinde yoksa Türk örfünde var! Bırakınız insanlar iki rekat namaz kılmak istiyorlarsa kılsınlar o akşam. Camide bir saat mevlid, Kur’an dinleyeceklerse dinlesinler, ne olacak? Hanginize ne zararı var?

“Kandil yoktur” dediğinizde ne yapacak vatandaş? Evde atomu mu parçalayacak o gece, uzaya astronot mu gönderecek? Kansere çare mi bulacak? Ya kahvede sigara dumanı altında pişpirik oynayacak, ya evdeki kanepesinde uzanıp dizi seyredecek. Elindeki telefonda “reels”leri kaydırırken hanımının: “Bu aziz mübarek gecede camiye gideydin bari herif!” sözüne de “Tiktok âlimleri”nin paylaşımlarını göstererek: “Kandil mandil yokmuş, bak ne diyor hoca!” diye cevap verip kendini avutacak.

Adam çok büyük bir keşif yapmış gibi sosyal medya hesabında: “Bu kandil günü oruç tutmak da nereden çıktı? Kur’an’da bir tek Ramazan orucu var!” diye yazıyor. Bakıyorum birkaç gün sonra aynı adam: “18 saat aç kalmanın vücudu dinçleştirdiği tespit edildi!” diye paylaşım yapıyor! Vatandaş oruç tutsa “dinde yeri yok”, ama aç kalsa “çok faydalı…” Kandil gecesi seccadesini serip iki rekat namaz kılsa biri, hemen: “Neyin namazı bu, bu geceye mahsus bir namaz yok!” diye itiraz ediyor. Fakat örtüsünü sererek “Oomm” deyip yoga yapanın fotoğrafını: “Meditasyonun ruhu arındırdığı kanıtlandı” notuyla paylaşıyor! Buna tanıdığın hakkı, gösterdiğin hoşgörü ve nezâketi ona da göster, ne olacak? Belki o da mevlid dinleyerek, o gece iki rekat fazladan namaz kılarak ruhunu arındırıyordur?

Netice itibâriyle, elbette toplumun eleştirilecek âdetleri vardır, devam etmesini istemediğimiz alışkanlıkları vardır. Ama, bizi birbirimize yakın kılan, kaynaşmamızı sağlayan, ortak duygular etrafında hepimizi buluşturan, bayrak gibi, vatan gibi bu topraklara has olan kandil gecelerimize, mevlidimize de lütfen karışmayalım.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz