Tartışmalar olgulara dayanmak yerine, çoğunlukla benimsediğimiz ideolojik tercihler ve zihnimizdeki ön kabullere göre yürüyor. Bu durumda da düşünce gelişmiyor, özellikle sosyal alanlar kısır kalıyor. Meselelerimizin siyasi, dini ve sosyolojik boyutları kısır döngü içinde dönüp duruyor. Bir açılım yapamıyoruz.
Soğuk savaş dönemi İslamlaşma hareketi, ciddi manada yeni koşulların etkisiyle şekillenir. Keyfi bir şekilde insanlar Türkiye’yi bırakalım ve Kahire’yi izleyelim demiyor. Tercüme faaliyetleri ile düşüncemizi kuralım ve kendimize de bakmayalım diye hareket etmiyorlar. İslam düşüncesi ve hareketleri Cumhuriyet’in ilanı ile beraber büyük bir düşüş yaşamaya başlıyor.
Türkiye’nin Kaybolan Merkeziliği
İslamlaşma veya İttihadı İslam, Osmanlı emperyal vizyonu ile doğar. Bu açıdan ümmet perspektifine sahiptir. Namık Kemal, ilk defa İttihadı İslam kavramını kullanıyor. Hatta bunu ilk defa Türkistan’da Rus işgaline karşı Müslüman toplumların kendilerini koruyup kollamak için gündeme getirir. Osmanlı hinterlandı kadar, halife-sultanın etkisinin muhtemel olduğu bütün Müslüman coğrafyayı kucaklar.
Meşrutiyet’le beraber İttihadı İslam fikriyatı daha da genişler. Payitaht İstanbul’dan doğan bu düşünce Kahire, Bakü, Bağdat, Üsküp gibi bütün Osmanlı merkez şehirlerinde etkisini gösterir. Bu fikriyatın sözcüsü olan Sıratımüstakim, bu şehirlerde okunur. Buhara’da muhabiri vardır. İstanbul, İttihadı İslam’ın matbuat, mektep ve münevverleri ile merkezdir.
Birinci Meclis’in ruhu, önemli ölçüde bu fikriyata dayanır. Cihat fetvası, fikriyatın önemli isimlerinin Millî Mücadele’ye katılması, desteklemesi ve Ankara’ya gelmeleri bunu gösterir. Örneğin Mehmet Âkif, İstanbul hükümetini karşısına alarak Ankara’ya geçer. Said Halim Paşa, yurtdışında olmasına rağmen parasal yardımlarda bulunur ve hareketi bütün ruhuyla destekleyen görüşler ortaya koyar. Millî Mücadeleyi yürüten Mustafa Kemal Paşa’ya sevgilerini belirtir. İslam’da Siyasal Teşkilat risalesini yeni kurulacak devlete bir proje olması için yazar.
Ankara’da beklenmedik olağanüstü gelişmeler olur. Birincisi, Milli Mücadele’yi yürüten ve İttihadı İslam ruhunu da taşıyan Birinci Meclis’in tasfiyesi gelir. İkincisi de hilafetin lağvedilmesidir. İki olgu devletin ve siyasetin bambaşka bir mecraya taşınmasını ifade eder. Bu şartlarda İttihadı İslam düşüncesi ve hareketi tasfiyeye uğrar. Bunu savunan alimler, münevverler ve arifler tamamen dışlanır. Yine, Türkiye bütün emperyal iddialarını inkar eder. Bu nedenle Anadolu’yu aşan her çeşit düşünce ve arayışlar yasaklanır.
Medreselerin ve tekkelerin kapanması ve şeri şerifin tamamen kaldırılması ile beraber İslam, artık Türkiye’de merkezi anlam ve kurumsallığını kaybeder. Ulus devlet yapısına geçilir. Bu yapısıyla hem ulus devlet tahayyülü aşan ümmet tezi ya da İttihadı İslam ret edilir hem de Turan gibi siyasi tahayyüller.
İslam ve onun çağdaş yorumu olan İttihadı İslam’ın gözden çıkarılması ve seküler ulus devletin inşa edilmesi ile Türkiye dünya üzerindeki iddialarını da bırakmıştır. Merkeziliği kaybetmiştir. Batılı ülkeler gibi olan bir ülke olma gayretine düşmüştür. Normal İslami eğitimler bile verilmemektedir. Nitekim Ali Ulvi Kurucu örneğinde kimi insanlar dini ilimler için Mekke-Medine’ye hicret etmektedir. İhsan İhsanoğlu da Kahire’ye… Kahire, Riyad ve Mekke şehirlerine dini eğitim açlığı nedeniyle birçok insan gider. Ezher Üniversitesi, 10. yüzyıldan beri varlığını sürdürüyor. Aralıksız devam ediyor. Dini ilimler için yanıp tutuşanlar oraya gidiyor.
Türklüğün Daralan Sınırları
Millilik, uzun süre ulus temelinde inşa ediliyor. Hatta seküler, pozitivist ve Türkçü bir kimliğe dayandırılıyor. Elbette bu Türkçülük de ciddi anlamda Anadolu sınırlarına mahkumdur. Osmanlı ufkundaki Türkçülük de emperyaldir. Ziya Gökalp, bu dönemde yazdığı Kızıl Elma ve Turan şiirleri bu açıdan dikkat çekicidir.
Ziya Gökalp, 1914 yılında Kızılelma adıyla uzun bir şiir yazar. Aslında şiirle anlatılan bir gelecek siyasi tahayyüldür. Türklerin modern kalkınma, bilim ve sanayi ile beraber yeniden yücelmelerini anlatan bir mefkûredir. Bütün Türkleri tek çatı altında toplayarak birleştirecek bir gelecek muhayyilesidir. Artık Türkmen, Oğuz, Kıpçak gibi farklı soy ve kavimler yerine hepsine birden Turan denecek. Homojen bir Türk siyaseti ve Türk tahayyülü üretilmeye çalışılacak. Osmanlı’nın yaşadığı buhran ve parçalanma Türklerin özne olduğu bir birlik siyaseti ile aşılacaktır. Enver Paşa’nın İslam ile de uzlaşan emperyal siyasetinin Türkçülük ’teki yansımasıdır.
Gökalp’ın Kızılelma ütopyasının somutlaştığı mekân Lozan’daki bir Türk köyüdür. Oradan da nehir gibi Turan illerine akacak.
Lozan’ın yanında bir Türk beldesi
Şenlendi: Her fennin bir medresesi,
Ziraat, ticaret, sanat evleri
Yapılıp, oldu bir ümran meşheri,
Kız, erkek çocuklar gelip doydular,
Yeni Âdem, yeni Havva oldular.
Kızılelma, adeta Türklerin yeniden yaratılışını/varoluşunu simgeler. Âdem ve Havva gibi yeniden var olurlar. Onları fakirlikten kurtaracak, kalkındıracak ve birliği sağlayacak bir ideolojidir. Ancak Gökalp, bunun “Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal!” olduğunu söyler. Cumhuriyet’in kuruluşuyla emperyal siyaset tamamen terk edilir. Gökalp de artık Turanî olanı değil, Anadolu’da mukim bir Türkçülüğü savunur. Osmanlı bile ret edilir. Türkler ve Osmanlı birbirine karşıt gösterilmeye çalışılır. Türkçülüğün Esasları kitabıyla bu tez savunulur.
Şimdi Kızılelma söylemi etrafında yeni bir siyasi mit devreye giriyor. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşı’nın içeriğiyle öne çıkıyor. İslam ve Türklüğün sentezine dayalı bir içeriğe kavuşuyor. Ak Parti ve MHP ittifakına dayalı bir siyaset ve dönüşüm projesi ile bütünleşiyor. 1918 yılında İslamcılarla Türkçülerin İslam Mecmuası’ndaki uzlaşmalarını temsil ediyor adeta. Enver Paşa’nın Turancılığı ve İslamcılığı beraber yürütme siyasetini andırıyor. Kızılelma, Türklerin mitsel varlığını İslam ile sentezliyor. Türklerin özne olduğu ve davalarının İslam olduğu bir savaş, mücadele ve var oluş yaklaşımı sergileniyor. Ancak Gençosmanoğlu’nun marşının epistemolojisi, milliyetçiliğinin aşırı yorumu baskın. “Türk, ulu Tanrının soylu gözdesi”dir. “Malazgirt Bizans’ın Türk’e secdesi”dir. “Bozkurtlar sürüsü”, “oğuzlar”, “Türkmen başbuğu” savaşıyor. Bismillah diyorlar, Allah-u Ekber diyorlar. Ama bütün bunlar niçin savaşıyor? Sultan Alparslan’ın irad ettiği bir İslam davası, ilayi kelimetullahı yüceltmek, İslam sancağını taşımak gibi hiçbir iz yok bu epistemolojide. Marş’ın nesnel dili ile ona yüklenen siyasi pratiğin çok farklı olduğu görülüyor.
Gökalp’in Turan ideali de yine Osmanlı modernleşmesi sürecinde ortaya çıkıyor. Bütün Türkleri ortak bir siyasal çatı altında toplamayı amaçlıyor. Türkistan coğrafyası, Turan coğrafyası olarak görülüyor. Müslüman Türklerin buradaki parçalanmışlığını gidermek ve bir başka açıdan da Osmanlı’da yaşanan parçalanma ve gerilemeye böyle bir üst siyasetle cevap verilmeye çalışılıyor.
Sahifelerde değil, çünkü Atilla, Cengiz
Zaferle ırkımın tetviç eden bu nasiyeler,
Gökalp, klasik Osmanlı Müslümanlarının tarihlerini peygamberlere ve İslam’ı kabul eden şahsiyet ve olaylarla temellendirme tutumundan ayrılıyor. Atilla ve Cengiz gibi Müslüman olmayan liderleri ırkının zaferlerini temsil eden kişiler olarak görüyor.
Kalan Oğuz Han’ı kalbim tanır tamamiyle
Damarlarımda yaşar şan-ü ihtişamiyle
Oğuz Han, işte budur gönlümü eden mülhem:
Vatan ne Türkiyedir Türklere, ne Türkistan
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan
Turan ütopyasında ve siyasetinde Oğuz Han çok önemli bir figürdür. Kalp ve damarlarda yaşamaya devam eder. Böylece biyolojik gerçeklik kadar yaşamaya devam eden kişi olarak görülür. Uzun tarihsel mesafe, bu biyolojik imgelemelerle (kalp ve damar) aşılır.
Şiir son beyitlerle coşkunun zirvesine ulaşır. Mefkure veya ütopya haline döner Turan. Turan vatandır, vatan da Turan. Ama bunun sınırları ne Türkiye ne de Türkistan. Vatan, ebediyete uzanan büyük düşüncedir. Bu düşünceler Osmanlı imparatorluk ufkundan doğan bir Türklüğü anlatıyor. Sınırları ve vatanı, hem coğrafi hem de ideal olarak büyüktür.
Gökalp’in Turanî Türklük siyaseti, Cumhuriyet’in kuruluşu ile beraber terk edilecektir. Nitekim bunu yine Gökalp “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında ortaya koyacaktır. Türkçülük ve Türk milliyetçiliği, Anadolu’yu kendisine vatan olarak tanımlayacak. Resmi ideoloji, bu sınırları aşan Türkçülüğü istemeyecektir. Nitekim bu sınırların dışına çıkan Türkçülük katı bir şekilde cezalandırılacaktır. Örneğin Turancılar davasında, Alparslan Türkeş ve arkadaşları büyük işkencelerden geçirilecektir. Bu tutum Sovyetlerin çökmesi ve Özal’ın iktidar dönemiyle beraber son bulacaktır. Örneğin Turan siyasetinin önemli sembol ismi Enver Paşa’nın mezarı, devlet tarafından İstanbul’a getirilecektir.
Resmi ideolojinin egemen coğrafya siyaseti Anadoluculuğa dayanmaktadır. Türkçüler, solcular ve hatta muhafazakârlar Anadolucu siyasete yerleşirler. Türklerin, İslamiyet’e Malazgirt Zaferi’yle başlangıç yaptıkları görüşü işlenir. Oysa Türklerin İslamlaşması, Talas Savaşı ile başlar. Nurettin Topçu’nun Anadoluculuğu da böyledir. İslam Anadolu içinde yerleşiktir. Ötesi bir ufuk yoktur. Ne Türkistan ne de Balkanlar… Misak-ı Milli, ulus devletin siyasal coğrafya tahayyülüdür. Elbette Topçu’nun Anadoluculuğu Türklük ve İslam’la temellendir. Melih C. Anday, Halikarnas Balıkçısı gibi Greko-Roma vurgusuyla öne çıkmaz.
Hem Milet Hem de Ümmet Yolunda
İttihadı İslam hareketi veya İslamlaşma düşüncesi, yeni ulus devlet tarafından tamamen tasfiyeye uğramıştır. Çünkü bu düşünce emperyal/cihanşümul bir niteliğe sahiptir. Osmanlı bakiyesidir. Ümmet perspektifini benimser. Bu perspektif de onu yeryüzünde yaşayan bütün Müslüman toplumlarla ilgilenmesine yol açar.
Mehmet Âkif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsü’nde adlı şiirinde ittihadı İslam düşüncesini etkili bir biçimde işler. Yakın dostu, Türkistanlı Abdürreşid Efendi’nin ağzıyla İslam beldelerine seyahate çıkar. O toplumları dolaşır; sorunları, mezalimleri ve uyanışları üzerinde yoğunlaşır. Bu coğrafyada, ümmet coğrafyasında Müslümanların payitaht İstanbul’a gözlerini diktiklerine dikkat çeker. Yani İslam ümmeti, hâlâ Osmanlı halife-sultanı önemli bir kurtuluş merkezi görmektedir. İstanbul, beklenen uyanışın ve kurtuluşun merkezidir. Nitekim Âkif, çıkardığı dergileri bu beldelere gönderir. Filibeli Ahmet Hilmi, İttihadı İslam ve başka adlarla dergi ve gazeteler çıkarır. Müslüman beldelerin birçok yerinde (Türkistan, Balkanlar, Hint) münevver ve âlimler onun matbuat ocağına gelip giderler.
Mehmet Âkif’in mefkuresi hem Türkistan hem Balkanlar hem de Mezopotamya’yı kapsar. Leyla şiirinde bunu çok etkili bir şekilde ortaya koyar. Leyla, bütün Müslüman kültür hafızasında aşktır, emeldir, güzelliktir, muhayyiledir, idealdir. Âkif’in Leyla imgesiyle taşıdığı gelecek umudu İttihadı İslam’dır. Geleceği ve kurtuluşu İslam Birliği’nde görür. Nitekim birçok şiirinde bu birliği dağıtmaya yönelen ırkçılığı ve kavmiyetçiliği eleştiriyor, ona hücum ediyor. Müslüman kavimlerin eşitliğini ve ittihadını savunuyor.
İstiklal Marşı, Millî Mücadele’den çıkan, sultan-halifeyi esaretten kurtaran ve Âkif’in ifadesiyle “son İslam yurdunu” hürriyete taşıyan bir Meclis’te yazılıyor. Öyle bir İstiklal Marşı ki milleti baş tacı ediyor. Milleti anlatırken ümmeti dışlamıyor. Ümmet muhayyilesinin epistemolojisini (hak, tapma, mahrem, millet) muhtevasında tutuyor.
Cumhuriyet ideolojisi, bütün Anadolu dışına atıfta bulunan ve muhayyile eden siyasetleri reddettiği gibi ümmet düşüncesini de reddetti. Hatta onunla ilgili olan kültüre, kurumlara, iddialara ve aktörlere düşman kesildi. Hilafeti kaldırmakla en radikal adımı attı. Ümmet veya ümmetçilik, hayalcilik ve gericilik şeklinde damgalandı. Arapçılık olarak görüldü. Müslüman beldeleri ve toplumları beraber düşünme tutumu cüzzamlı olarak algılandı. Milli olan ve ümmet olan birbirine karşıt, öteki ve yan yana gelmez düşman kutuplar şeklinde üretildi.
Türkiye, yeniden hem milli hem de ümmet perspektifine açık bir tutuma yönelmek zorunda. Dünyanın neresinde Müslümanlar varsa orada bir “Türk şehitliği” vardır. Bu sıradan bir olgu değil. Türklerin ümmet ile ne kadar iç içe bir gerçeklik içinde yer aldığını gösterir. İslam, ne Türklüğün ne de Anadolu’nun içine sıkıştırarak açıklanabilir. Bu gayretler hep olmuştur, ama sonucu gelmemiştir.
Türkiye’de yaşayan Müslümanlar için Anadolu, hatta İstanbul resmi teşebbüslere rağmen hâlâ merkezdir. Bu nedenle Osmanlı bakiyesi ümmet beldelerinde yerinden edilenler buraya koşuyor. Balkanlar, Kafkaslar, Doğu Türkistan, Kuzey Irak, Suriye’de yaşananlarla beraber bunu gördük. Ümmet bilinç altının sürekliliğini anlatan sosyoloji hâlâ devam etmektedir.
Milli varlığımız ile beraber ümmet varlığımız gerçekliğe döner. Aynı şekilde ümmet varlığımızla milli varlığımız geniş bir tarihi, coğrafi ve sosyolojik derinliğe uzanır. Bunlar birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır. İstiklal Marşı, bu siyasetin manifestosudur. Hem milli marş hem de ümmet marşıdır. Nitekim onu hangi Müslüman diline çevirirsek çevirelim anlam dünyası kimseye yabancı gelmeyecektir. Türkiye’nin merkeziliği yeniden Anadolu sınırlarını aşan (Anadoluculuğu) düşünceler ve siyasetlerle gelişebilir.





