Kimliğe dair ilk yazımızda modern dönemde kimlik krizini ve kimlik arayışını gündeme taşımıştık. Ardından Kur’an perspektifinde kimlik inşasını teolojik/iman ve sosyolojik boyutlarıyla ele almayı çalışmıştık. İman kavramı üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmuş, iman, eman ve mü’min kavramları arasındaki kopmaz ilişkiye, mü’min insanla mü’min Allah arasındaki alakaya dikkat çekmiş ve bunun toplumsal karşılığına vurgu yapmıştık. Aynı şekilde imanın zıddı olan küfür, tevhidin zıddı olan şirkin bireysel ve toplumsal hayattaki karşılığı ve yansımasını ortaya koymuştuk. Küfür ve şirk üzere olan toplumlarda Allah’ın dışındaki varlıklara bağımlılık esas alındığı için gerçek/bâkî bir dayanaktan yoksun kalışın beraberinde getirdiği bunalımların, çatışmaların anaforunda Mü’min kimlik ve karakterinin yok olup gittiğini belirtmiştik.
Mü’min Kimliğinin/İmanın Test Edilişi
Bu sayıda Mü’min kimliğinin temel referansının iman ve tevhid olduğunu bildiren Kur’an’ın; imanı sadece bir iddia ve ifade olarak geçiştirmediğini, bu iddia ve ifadede bulunan her kişi ve toplumun imanlarının test edileceğini/sınanacağını belirtmesi buna dair ayetleri irdelememizi zorunlu kılmaktadır. Kur’ân, insanların gerek bireysel gerekse toplumsal boyutta iman ettik deyip de bırakılmayacaklarını ve mutlaka imanlarının teste tabi tutulacağını/sınanacağını değişik vesilelerle ifade etmektedir. Bu test sonucu imanın sadece dışsal bir boyun eğiş/teslimiyet olup olmadığı, iddia ve ifade edilen imana zulüm/şirk bulaştırılıp bulaştırılmadığı, üç boyutlu bir tevhid inancının gerçekleşip gerçekleşmediğini ortaya çıkaracaktır. Bu doğrultudaki ayetler şu şekildedir: “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de testten/imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”[1]
Ankebût sûresinin bir kısım ayetlerinin Medine’de veya hicret esnasında nazil olduğuna dair rivayetler mevcut ise de, geneli itibariyle Mekke’de, hicret esnasında kafirler tarafından inananlara yöneltilen şiddetin, baskı ve işkencenin gerçekleştiği bir atmosferde indiği dikkate alındığında, ayetlerin konjonktürel bir yanının olduğu açıktır. Ancak bu özellikler onların zamanla sınırlandırılmayan, evrensel nitelikli güçlü mesajlar taşımasına engel değildir. Ayette geçtiği şekliyle âmennâ/iman ettik ifade ve iddiasının teste tabi tutulmadan, sadece dil ile ikrarın yeterli olacağını, önceki yazıda zikredilen imanın bütün boyutlarıyla gerçekleşmesinin gerekli olmadığını zanneden bir kısım insanlar her dönemde olagelmiştir. Bu yüzden Allah(c.), ayetteki direktifle imanın mutlaka teste tabi tutulacağı gerçeğinin, O’nun kulları hakkında öteden beri bütün toplumlar/ümmetler için uyguladığı değişmez bir yasası olduğunu bildirmektedir. Sünnetullahın/Allah’ın toplum ve tarih yasalarının değişmezlik ilkesinden hareketle imanın test edilmeden sahih olmayacağı gerçeğinin kıyamete kadar devam edeceği de açıkça anlaşılmaktadır. Aksi takdirde inananların temize çıkarılması, gerçek Mü’min kimliğinin yalancılardan ayırt edilmesi nasıl sağlanabilir ki? Dolayısıyla ayette belirtilen imanın mutlaka sınanacağına dair kesinlik, bu olgunun Allah’ın biryasası olduğunu ve sadece sizin karşılaştığınız yeni bir durum olmadığını, aynı şeyin daha önceden de hep olageldiğini ifade etmektedir. Kim iman iddiasında bulunmuşsa zorluk ve kolaylıklarla imtihanlardan geçmek zorunda bırakılmıştır. Kimlik ve karakter inşası da bununla sağlanır. Bu olmadığında kişi veya toplumlar kendilerinde potansiyel olarak var olan yetilerini pratikte kullanmadıkları sürece adalet gereği ceza veya mükafatı hak edemezler. Zira imanın test, tespit ve tescili yüklenebilirlik, sorumluluk, imtihan ve müeyyide şeklinde dört evreden müteşekkil komplike bir kavram olan mes’ûliyet olgusunun üçüncü aşamasına karşılık gelmektedir. Görüldüğü gibi iradenin işlevsiz kaldığı son evre müeyyide/ceza ve mükafat dönemidir. Dolayısıyla imanın imtihanı gerçekleşmeden ceza ve mükafatın devreye girmesi mümkün olmadığı gibi âdil de değildir.
Yukarıdaki ayet özetle; Ey Muhammed senden önce kendilerine peygamber gönderilen bütün toplumları, Musa’yı gönderdiğimiz İsrailoğullarını, Firavun ve onun melesiyle/yönetici elitiyle, yine İsrailoğullarına gönderdiğimiz İsa’ya iman edenleri de ona karşı çıkanları da bu bağlamda imtihan ettiğimiz gibi, sana tabi olan inananları da düşmanlarından muhalefet edenlerle imtihan etmekteyiz şeklinde anlaşılmaktadır. Hz. Musa’ya (a.) inanan İsrailoğullarının iman iddiasının test edilişi Firavun ve melesinin baskı ve işkenceleriyle, Hz. İsa’ya (a.) inananların sınanması ise onlara inanmayan düşmanları vasıtasıyla gerçekleştiği göz önüne alındığında her iki durumda da imanın test edilişinin gerçekleştiği görülmektedir.
Nitekim hicretten sonra Medine’deki ilk dönemde de inananların ekonomik zorluklar, dış tehditler ve Yahudilerin ihaneti gibi toplumsal boyutlu problemlerle karşılaştıkları bir sırada Allah (c.) onlara şöyle seslenmektedir: “(Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler sizin başınıza da gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?…” [2] Ayetin bağlamı ve Medine’de nazil oluşu dikkate alındığında; bir taraftan başlangıçta tek bir ümmet/din/yaşam tarzı üzere olan insanlığın zaman içerisinde farklı inanç ve yaşam tarzları edindikleri, bunları yeniden tashîh etmek, ihtilaf ve farklılıkları gidermek için Allah’ın (c.) kitap ve peygamberler gönderdiği, bu tashih sürecinde peygamberler ve onlara inananlarla inkarcılar arasında tevhid mücadelesinin başladığı, bu süreçlerde onların ciddî zorluk ve meşakkatlerle yüzleştikleri ve imanlarının test edildiği ifade edilerek bu bağlamda sınanmanın sürekliliğine dikkat çekilirken, diğer taraftan da daha özelde Muhammed (s.) ümmeti için yoksulluk, sıkıntı ve sarsıntıların sadece Mekke şartlarına mahsus bir hal olmadığı, her dönem ve şartta bunlarla teste tabi tutulacağı ve bu sınanmanın mü’min olmak kadar mü’min kalmanın ve cennete girmenin yegane ve kaçınılmaz yolu olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla sarsılmaz kimlik ve karakterin ancak böylesi imtihanlardan geçtikten sonra inşa edilebileceği anlaşılmaktadır.
Bu yüzden gerek yokluk, zorluk, meşakkat, baskı ve işkencenin hüküm sürdüğü süreçlerde, gerekse varlık, kolaylık ve rehavet ortamlarında insan ve toplumların inandık iddiaları ve sahip oldukları ahlâkî değerleri hakkında bir yargıya varmak, ancak bu süreçlerdeki imtihanları sonrasında görülebilir. Her iki halde de sarsılmayan, onlara karşı direnen güçlü ve doğru sözlüdür. Sarsılan, sabredemeyen, panikleyen, şımaran ve inandık iddialarından vazgeçenler ise zayıf karakterli yalancılardır. Onlar sahip oldukları kimliğin hakkını verememiş, içini dolduramamışlardır.
Bu sebeple ilgili ayetin devamında da bu bağlamdaki sadakate/doğruluğa ve kizbe/yalana vurgu yapılmaktadır. Çünkü doğruluk ve yalan karşıt karakterlerin, zıt huyların kaynağı ve anasıdır. Birçok iyi karakter ve huyun kaynağı durumunda olan doğruluğun toplumsal yansıması; gerek bireyler arasında gerekse toplumda güven duygusunun pekişmesi, iş ve ilişkilerin hak, adalet, kolaylık ve hayır çizgisinde yürümesi ve gelişmesi şeklinde tezahür etmektedir. Kötü huy ve karakterin anası durumunda olan yalanın hakim olduğu toplumda özgürlük ve güvenliğin olmayışı, toplumsal yapıdaki çatlama, çürüme ve çökmelerin meydana gelişi, iş ve ilişkilerin anormal olarak işleyişi gibi toplumsal yapıyı yok eden ciddî problemler yaşanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında inandık iddiasının ve ahlâkî değerlerin teste tabi tutularak doğru ve yalancıların ayıklanması; hem uhrevî ceza veya mükafatı kimlerin hak ettiğinin tespitini sağlayacak hem de dünyada sahih ve salih bir toplumu inşâ edebilecek potansiyeli ortaya çıkaracaktır. Yalan; temelde nifak, çok yüzlülük, sözünde durmama gibi hem karakter aşınmasını yansıtan, hem de toplumsal yapıyı sabote eden vasıfları bünyesinde barındırmaktadır. Bu yüzden yalanın ve yalancının sahih ve salih bir toplumdan mutlaka ayıklanması gerekmektedir. Dolayısıyla zorluk veya kolaylığı içeren bu süreçlerle bireysel ve toplumsal anlamda imtihanlarla yüzleşme, uhrevî endişeler taşımayıp sadece dünya hayatında erdem ve kemali hedefleyen sahih birey ve toplum inşâsı için de zarurî ve kaçınılmazdır.
Kur’ân; bu süreçlerde inandık iddialarının arkasında duramayan münafıklar hakkında nazil olduğu zikredilen ve onların imtihan sürecindeki durumlarını yansıtan aynı sûrenin bir başka ayetinde şunları ifade etmektedir: “İnsanlardan kimi vardır ki: “Allah’a inandık” derler; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların fitnesini/işkencesini Allah’ın azabı gibi tutarlar. Halbuki Rabbinden bir nusret gelecek olsa, mutlaka, “Doğrusu biz de sizinle beraberdik” derler. İyi de, Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir? Allah, elbette (O’na gönülden) iman edenleri de bilir, iki yüzlü/münafıkları da bilir. (ortaya çıkaracaktır)”[3]
Ayetin münafıklar hakkında nazil olduğu zikredilmekle birlikte başka rivayetlerden de bahsedilmektedir. Ancak hem ayetin sonundaki Allah mutlaka iki yüzlü/münafıkları da bilir şeklindeki ifadeden, hem de tarihsel açıdan münafıkların ortaya çıktığı dönemle ayetin nazil olduğu dönemin örtüşmesinden, buna ilaveten Kur’ân’da kronolojik olarak münafık kavramının geçtiği ilk ayet olduğundan dolayı münafıklar hakkında nazil olduğuna dair görüşün daha makul olduğu görünmektedir.
Ayet daha genel çerçevede düşünüldüğünde; emniyet ve rahat içerisinde söylenilen bir sözden veya sadece dilleriyle inandık deyip bu iddia ve ikrarlarından dolayı müşrik ve inkarcıların eza ve baskılarıyla karşılaşan, onların dünyadaki bu baskı ve işkencelerini Allah’ın ahiretteki azabı/fitnesi gibi kabul ederek imanlarından dönüp küfre geri dönen, Allah’ın bir yardımı olarak baskı ve işkence ortamının kalkmasıyla da irtidad eden bu insanların inananlara gelerek biz sizinle birlikteydik deyip bu ortamın şartlarından istifade etmeye çalışan bütün insanları kapsadığı anlaşılmaktadır. Onlar Kendisine hiçbir gizliliğin gizli kalmadığı, hiçbir sır ve âşikar olanın sır olmadığı Allah’ı (c.) nasıl aldatabilirler ki? İşte aldatmaya yönelik bu tür girişimler imanın imtihanıyla, yani inandık iddiasının kalpteki tasdik ve tevhidin her türlü şart altında ve bütün boyutlarıyla gerçekleşip gerçekleşmediğinin, hiçbir itiraza mahal bırakmayacak şekilde açığa çıkarılması ve ispat edilmesiyle işlevsiz kalmaktadır. Tasdik ve tevhid bütün boyutlarıyla gerçekleşmediği sürece sadece dilin ikrar ve iddiası; iman hususunda bir anlam ifade etmemektedir. Aynı şekilde baskı ve ikrah altında dilin inkarı da bu bağlamda bir mana taşımamaktadır. Nitekim Kur’ân: “Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlananlar bunun dışındadır…”[4] ifadesiyla bu hususa işaret etmektedir.
Hasılı Mü’min kimliğinin temel referansının iman, imanın referansı da onun teste tabi tutuluşudur. Test sonucu ortaya çıkan durum kişi veya toplumların imanlarının niteliğini, kimliğini, karakterini ortaya koymaktadır. Kişi ve toplumların zorluk ve rahatlık, azlık ve çokluk, varlık ve yokluk, hastalık ve sağlık vb. test araç ve vesileleri karşısındaki hal ve gidişatları, mücadeleleri, duruşları onların Mü’min bir kimlik ve karaktere sahip olup olmadıklarının belirleyicisidir. Bu yüzden hiçbir fert ve toplum karşılaşmadığı, vermediği bir imtihanın Mü’mini, galibi değildir. Her iman iddiası imanın test edilişini zorunlu kılmaktadır. Bu test ediş; yürekleri, zihinleri, ülkeleri işgal edilen kişi ve toplumların imanları kendilerine her türlü işgale karşı duruşu emretmişken onların bu işgaller karşısında kaçmayı, ihaneti, işgalcilerle iş tutmayı tercih edenleri ve ona karşı imanlarıyla, onurlarıyla direnenleri açığa çıkarmaktadır. Bu test ediş; Gazze örneğinde olduğu gibi iki milyonluk gerçek Mü’min kimliğini inşa etmiş olanlarla işgaller karşısında sessiz ve suskun kalan iki milyarlık “mış gibi görünenleri” ayırt etmektedir.
Yeniden iman etmek, imanı iddia ve ifade düzeyinde kalanlarla, imanın imtihanını vermeyenlerle iş tutmamak, yola çıkmamak Kur’ân’ın öngördüğü bir kimlik inşası eğitiminin ilk öğretisi olsa gerektir vesselam.
(Devam Edecek)
[1] Ankebût, 29/2-3.
[2] Bakara, 2/214; Âl-i İmrân, 3/142.
[3] Ankebût, 29/10-11.
[4] Nahl, 26/106.





