İran: Nısf-ı Cihan (3)

0
33

Bugün Tahran’dan ayrılıyoruz. Bir rivayete göre Tahran Farsça “sıcak yer” demekmiş. Gerçekten de sırtını Elburz Dağları’nın güney yamacına dayayan Tahran’da, geçen kışların şiddetine rağmen bu kış mutedil bir hava var. Tahran’ı kokusuz buldum. Daha doğrusu şehrin bulanık bir kimliği var. Zira Tahran’da bir değil iki Tahran yan yana yaşıyor. Kuzeyini, modernleşme rüzgârı önüne katmış, savuruyor. Hem de nasıl! “Rich Kids of Tahran”ın lüks arabalarda hız yaptığı, kulüp bahçelerinde Amerikan müziği eşliğinde yarı çıplak gecelere aktığı, “Zero Stress”li bir RKOT gençliği yaşıyor. Güneyi ise sanki kuzeyden habersiz. Asırlardır aynı giysilerle dolaşıyor, aynı bayramları kutluyor, aynı türbeleri ziyaret ediyor, aynı kitapları okuyor ya da aynı medreselere gidiyor. Pardon, kendimi tahsis edeyim. Aynı medreselerden sonra farklı üniversitelere gidiyor. Ama yine de kuzeyin lüks gökdelenlerinin, spa merkezlerinin, modern kafelerinin aksine tarihi ticaret merkezleri, yerel esnafı ve nispeten mütevazı binalarıyla güney Tahran yine de bana daha yakın. Safevî Hanedanı’ndan I. Şah Tahmasb’ın Osmanlı tehlikesine karşı, 114 burçlu bir duvar inşa ettirdiği, her burcun altına da Kur’ân-ı Kerim’den bir sure gömdürdüğü söyleniyor. “Kuzey, bugün de bu manevi sur sebebiyle güneye inmeyi başaramıyor mu acaba” diye muzipçe düşünüyorum.

Kaçar Hanedanı İran’ı 1794’ten 1925’e kadar 130 yıl Tahran’dan yönetmiş. “Tarihte İran’ı hep Türkler yönetmiştir.” sözünün bir hakikati var galiba. Zira Kaçar Hanedanı’nın 15. yüzyılın sonunda Anadolu’dan, Kırşehir ve Yozgat’tan İran’a göç eden bir Türkmen oymağı olduğu tarihi bir vakıa. Tahran’ı bir merkez olma şerefine yükselten de Kaçar Hanedanı. İran’ın mimarideki Batılılaşması bu dönemde olmuş. Fransa’ya Almanya’ya İtalya’ya gönderilen öğrencilerin ve oradan gelen ustaların eli ile mimaride Batılılaşma başlamış. Kaçarlar döneminde siyasi, iktisadi reformlar yapılmış, Batılı tarzda eğitim veren okullar açılmış, Rusya’dan askerlik, Fransa’dan polis teşkilatıyla ilgili bilgiler alınarak yeni bir Tahran ve yeni bir İran inşa edilmeye çalışılmış. Rıza Han’ın 1920’de Tahran’ı ele geçirip 1926’da tahta çıkmasıyla Kaçar Hanedanı da tarihe intikal etmiş.

Bugün Tahran’ı terk ediyoruz. Arkamızda kalan Tahran geniş caddeleri, hükümet binaları, sarayları, meydanları ile aslında biraz da Pehlevî Hanedanı’nın Tahran’ı. Bana bu kadarlık Tahran yetti. Aklımda 1971’de çıkmaya başlayan biraz Şii tadı olsa da entelektüel bağımsızlık sözü vermiş olan o muhteşem Encyclopedia Iranica’nın maddeleri art arda dizilmeye başlıyor. Kasr-ı Şîrîn yani İran’la Turan arasında sınır anlaşması, şu anki Türkiye Cumhuriyeti’nin süregelen en eski sınır anlaşması. Diğerleri Bulgaristan, Yunanistan, Gürcistan, Ermenistan, Nahçıvan, Suriye ve Irak da dahil olmak üzere hep yeni çizilmiş sınırlar. Yalnız İran’la sınırımız yani dostluğumuz neredeyse 400 yıldır aynı. Mekân ve zamandaki bu uzun komşuluk bir dostluğun en güzel nişanesi değil mi? Yurtta ve dünyada sulh olmasa da İran’la olan bu dostane sınırın bütün dünyaya örnek olmasını diliyorum.

Bu güzel duygularla Tahran’ı terk etmek için arabaya biniyoruz ve muntazam ama yeknesak bir yolda Kum şehrine doğru ilerlerken esef ediyorum. İran’ı şu kısacık ziyaretim sırasında görmem, tanımam ve anlamam mümkün değil. Milattan önce 550’lerde başlayan Ahamenişler tarihin en büyük imparatorluklarından birini kurmuş. Kiroslar’ın, Daryuslar’ın birbirini izlediği bu muazzam Pers İmparatorluğu, Taht-ı Cemşid’den nam-ı diğer Persepolis’ten o koca dünyayı asırlar boyu yönetmiş. Ahamenişler’den Ayetullah Humeyni’nin İran İslam Devrimi’ne kadar gelip geçen hanedanları, devletleri, istilaları, kahramanları, şairleri, sanatkarları bir bir öğrenmek, tanımak, sevmek ve tanıtmak istiyorum.

Araba, esen rüzgârda camlara hafif tıkırtılarla çarpan kum tanelerinin yarattığı boz bulanık aydınlıkta ilerliyor. Kum şehri, ismiyle müsemma. Her taraf kum. Bir çölde ilerler gibiyiz. Humeyni’nin türbesi, Kum’a çok yakın. Muazzam bir kubbeli mekân, iki yanında dört zarif minare, sağında ve solunda devam eden bir üniversite ve bir hastane inşaatı. Araba ilerledikçe trafik yoğunlaşıyor. Artık arabalar zinciri halinde ağır aksak ilerliyoruz. Yüzlerce değil binlerce araba, içinde on binlerce insan İran İslam Devrimi’nin büyük ismine saygılarını sunmak için akın akın geliyor. Tarih 11 Şubat, İran İslam Devrimi’nin sene-i devriyesi.

Kaçarlar Hanedanı’nı sonlandıran Rıza Şah Pehlevî, doğuştan Şah değil malum. Bir asker ailesine mensup, bir asker. 1921’de Ruslar’ın, Hindistan’daki çıkarlarına zarar vermesinden korkan İngilizler, Kaçarlarla Rusya arasındaki yakınlaşmadan rahatsız olup çıkarlarına hizmet edecek bir isim arıyorlar. İran İmparatorluk Ordusu’nda üst düzey bir asker olan Rıza Pehlevî laik, milliyetçi ve anti-komünist bir kimlikle karşılarına çıkınca onun önce bir devrimle, son Kaçar Şah’ını alt etmesine yardımcı oluyorlar. 1925’te de Mollalar’a cumhuriyeti getirmeyeceği yeminini ederek krallığını ilan ediyor. Rıza, Şah olup tahta oturunca Machiavelli’in Prens’ini oynuyor. Rakiplerini tek tek ortadan kaldırıyor, kara çarşafı yasaklıyor, medreseleri kapatıyor. Ancak umumi rahatsızlık, yine İngilizler’in teklifiyle oğlu Muhammed Rıza Pehlevî’nin 1941’de tahta geçmesiyle son buluyor. Son buluyor mu?

Bulmadığı 1979’da anlaşılıyor. Zira İmam Musa Kazım soyundan gelen İmam Humeyni, başlangıçta herhangi bir siyasi faaliyeti bulunmaz iken zaman içinde ulema zümresini İran’ın ıslahı için isyana davet ediyor.

Kum, bir manada Humeyni’nin şehri. Orada doğmamış ama oradaki medreselerde ilim tahsil etmiş, kitaplarını orada kaleme almış, halkı önce heyecana sonra galeyana getiren pek çok hutbesini oradan irad etmiş. Sonunda hepimizin sadık yâri toprağa orada teslim edilmiş. ABD’ye “Büyük Şeytan”, Rusya’ya “Küçük Şeytan” diyen Humeyni, Şah’ın tavus kuşlu altın tahtını sarsmış ardından da devirmiş. Ama acaba Şii itikadını, emperyal güçlerin menfaatlerine, Rich Kids of Tahran’ın babalarına meydan okuyan bir güç haline getirebilmiş mi?

Bu sorunun cevabını tarihe bırakıyor ve biz de omuz omuza ilerlediğimiz binlerce siyah çarşaflı hanımla beraber filizî yeşil bir ışıkla nurlandırılmış bir mekânda, tunç parmaklıklarla çevrili yüksek bir sandukanın altında mahşeri bekleyen Humeyni’ye rahmet okumak için ellerimizi semâvâta açıyoruz.

Kum, bir şehirden çok bir medreseler diyarı. Adımlarınız ilerledikçe hayretten hayrete düşüyorsunuz. Dümdüz bir şehir, evet, ama her köşede bir medrese sizi karşılıyor. Bu irfan mabetlerinin bânisi olan zevâtın isimlerini öğrenmekte güçlük çekiyorum: Medrese-yi Esîr-i Mülk, Medrese-yi Seyyid İmam Zeynüddin Emîr Şerefşâh, Medrese-yi Üstâd Ebülhasan Kumeyc… ve sadece kızların tahsil gördüğü Medrese-yi Zehrâ. Burada duruyorum zira belki de değil, muhakkak dünyada bir kadın için inşa edilmiş olan (Taç Mahal hariç) en muhteşem türbe karşımda ışıl ışıl ışıldıyor. Üç tane altın kaplı kubbenin altında, on iki imamın sekizincisi olan İmam Rıza’nın kız kardeşi Fatıma-ı Masûme Hazretleri (selamullahi aleyhâ) ebedi istirahatgâhında ziyaretimizi bekliyor. Harun Reşid’in oğlu Memûn’un davetiyle Medine’den yola çıkan o iki asil insan geçtikleri her yerde öyle bir teveccühle karşılanıyorlar ki Memûn, henüz 26. baharını yaşayan o alime ve abide hatun kişiyi zehirletiyor.

Kadın ve erkeklerin ayrı taç kapılardan girdikleri türbede parlak mermerlerin ve ipek halıların üzerinden kayar gibi ilerliyoruz.  Hayatımda gördüğüm en büyük kapalı mekanlardan biri olan türbenin iki sıra gerisinde biz de safa duruyoruz. Tam o anda yanımda namaza durmak üzere olan yaşlı bir hanım Azerî lehçesinin letafeti ile kulağıma eğilip “Ancaq sene qulluk ederik” faslını her rekâtta 100 defa okursam Hazret-i Masûme’nin yüzü suyu hürmetine, ehl-i cennet olunacağı müjdesini veriyor. “İnşallah” deyip uzun bir namaza durmaya niyet ediyorum.

Feyziyye Medresesi Hazret-i Masûme Türbesi’nin yanı başında. Biz gelmeden kısa süre önce İran Ulusal Mirası’na dahil edilen bu külliye, mavi-bej çinileriyle 1001 Gece Masalları’na dekor olacak kadar zarif. Şia coğrafyasının Mekke, Medine, (son asırda savaşlarla harap olsa da) Necef ve Kerbela’dan sonra en kutsal şehri olan Kum, “İran’ın Vatikan’ı” olarak Avrupa’da maruf. Şiiliğin Şah İsmail ile resmi olarak kabulünden sonra Mollalar bu medreselerden siyah cübbelerinin üzerindeki sarıklarının beyaz taylesânlarını omuzlarına sarkıtıp asırlar boyunca Şia coğrafyasının dört bir yanına ilim irfan tesisi için çıkıp gitmişler. Avrupa’dan nasılsa yola çıkıp kervanlarla Kum’a kadar gelen nice seyyah kisveli Batılı, bazen yazdıkları bazen raporladıkları Kum’u hep çok önemli bulmuşlar. Asırlardır Kum’daki bu medreselerde atan İran’ın kalbi, Humeyni’yi de Hamaney’i de Rafsancani’yi de kendi ritmine dahil etmiş. 1979’da aksakallı Mollalar ile kara sakallı şakirtlerinin teşviki ile Ak Devrim, Kum’da başlamış. CIA’in İran şubesi olduğu iddia edilen SAVAK, binlerce insanı Kum şehrinin meydanlarında kızıla boyamış. Safevîler’den beri, siyasi gelgitlerle bir açılıp bir kapanan bu ilim irfan yuvaları İngiltere’nin pençesi ile 1917’de Hristiyan din alimlerine tahsis edilen Kudüs’teki Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin Eyyûbîye Medresesi’nin akıbetine, hiç değilse uğramamış diye içimden seviniyorum.

“Feryâd ki feryâdıma imdâd edecek yok

Efsûs ki gamdan beni azâd edecek yok.”

Şair Nigâr Hanım’ın Ortaköy’deki yalısının bahçesinde fısıldadığı bu mısraları rehberime söyleyince rehberim “efsûs” kelimesinin de Farsça olduğunu söyledi. Meğer Anadolu’yu doğudan batıya asıp keserek geçen Daryus’un torunu, donanmasıyla kuşattığı Efes limanı önünde gemileri fırtınada helak olup batınca “Ahh Apsus, Apsus!” yani “Ahh, Efes Efes” diye karalar bağlamış. Bir Ege kızı olarak, şahsiyetine saygı duysam da rehberimden duyduğum bu bilgiyi tahkike muhtaç buluyorum.

Not: Bu yazı, Prof. Dr. Ümit Meriç’in “İran: Nısf-ı Cihân -3-” başlıklı makalesinden iktibas edilmiştir. Makale, Şehir ve Kültür dergisinin 143. sayısında, Haziran 2026’da, s. 6-9 arasında yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz