Türkiye’de ilk defa rastlanan okul saldırıları, büyük resmi anlamamız açısından önem taşımaktadır. Olayın kriminal yönü tartışılırken arka plan sebeplerde devasa bir tablo var. Piramidin en tepe noktasını temsil eden bu olay, bir kuşağın yaşadığı değişimin parametrelerini taşımaktadır. Saldırıyı gerçekleştiren çocuğun silahlarla iç içe yaşaması ve psikotik ruh yapısı meseleyi özel bir konuma taşımaktadır. Fakat saldırganı canavarlaştıran öteki şartlara baktığımızda bir jenerasyona ait izlere rastlamaktayız.
İnsan bedenine yönelmiş şiddet olayları her zaman dikkat çeker. Bununla birlikte ruhlara ve benliklere yönelmiş saldırıların tahribatını anlamak ise farkındalık gerektirir. Psikolojik kökenli bu saldırılar, sanal ağlara takılan gençleri tanımak için bir imkandır. Başta; beyinleri dijital oyunlara entegre olmuş çocukların, insan eliyle bu duruma getirildiğine bakmak gerekir. Dijital oyun şirketleri bir neslin ruhsal yapısı üzerinde tahrip edici teknoloji üretmektedir. Bu etki bütün insanlığın ruhunda bir kanser hücresi gibi sessizce yayılmaktadır. Önceden ABD merkezli yayılan “habis ur” bugün küresel çapta yol almaktadır. Çin’in “Tik Tok”u, Japonya’nın “anime”si, Kore’nin dizileri, çok uluslu dijital şirketlerin destroyer oyunları ve ABD’nin sosyal medya ağları ile dünyayı gri bir duman kaplamış durumda. Bununla birlikte başımızı kaldırınca gökyüzünün mavisi ve yeryüzünün yeşili gözleri perdelemektedir.
Masum çocuklara yapılan saldırı dip dalga devam eden sorunu gözler önüne serdi. Ekran önüne yığılmış çocukların sessiz çığlıklar dünyasına kapı aralandı. Kamburu çıkmış, abur cuburla beslenen, sınıfta uyuyan ve neşesi kaçmış bu çocukların ebeveynleri arayış içindeydi. Zira büyüklerine saygıyı ironiyle karşılayan, diyaloğa kapalı itiraza açık bu çocuklardaki değişim manidardı. Okul saldırıları içimizi yaktı ama çaresiz anneleri, içine gömülen babaları anlamaya yol açtı.
Dijital Tehdidin Önlenemez Yükselişi
Geçen yüzyılın aksine bugün IQ’su yüksek olanlar değil duyusal zekâsı güçlü olanlar öncü roldeler. Duygusal zekâ yani kendini tanıma ve insan ilişkilerinde duyarlılık olarak özetleyeceğimiz özellikler okullarda öğretilmiyor. Bu büyük açık dijital platformlar tarafından dolduruluyor. Eğitim sistemi geçmiş dönemin vasatının daha gerisinde. Dr. Woodsmall bu durumu “eğitilememe” sorunu olarak dile getiriyor. Daha ileri giderek; “başarılı olanların aslında eğitim dışında elde ettikleri deneyimle bu duruma ulaştığını” belirtiyor. Geldiğimiz noktada çocukların IQ düzeyi ile heyecan duyulan tablodan, duygusal zekâ ihtiyacını fark eden ebeveynliğe dönüşüm var. Duygusal zekâ kaybı yetişkin olmanın önünde büyük bir engel. “Twenge i-Nesli” kitabında bu duruma değiniyor; “bugünün süper bağlantılı gençleri neden bu kadar duyarsız, hoşgörülü ama daha mutsuz ve erişkin olmaya hiç hazır değil ve bu bizim için ne anlama geliyor?” Kendini tanıma çabasından kendini bir proje gibi tasarlayan insana evrilen bir süreçten geçiyoruz. “Eğlence teknolojisi” diyebileceğimiz oyun ve sosyal ağlar benliklere açılmış savaşın enstrümanları! Ruhlara yönelmiş bu savaşın kurbanları sıcak savaş kadar infial uyandırmıyor. Bir çocuk tacizi ülkeyi ayağa kaldırırken sosyal medyada aynı kişilerin şantajla yaptırdığı sayısız teşhir vakası bültenlere yansımıyor. Daha önemlisi bu çocuklar ilgisiz kaldığında bir süre sonra celladına âşık oluyor. Burada eğitim sisteminden ebeveynlere kadar kapsamlı bir sorumluluk alanı var.
Yorgun ve Egosantrik Anne Babalar Kuşağı
Bu jenerasyon dürtülerini terbiye etmeyi gereksiz görüyor. Freud’un haz ilkesinin yeni versiyonu gibi. “Haz aldığım şey beni mutlu ediyorsa, bu bir ihtiyaçtır.” Dürtüleri sınırlayan değerlerin varlığı bu kuşağın bigâne kaldığı bir gerçek. Varoluşu tehdit eden bu büyük değişimin kurbanları olarak çocuklar sorumlu değil. Bunun yanında bütün sorumluluğu anne babalara yüklemek haksızlık olur. Onlar binlerce yıl tevarüs eden ebeveynlik tutumuna benzemeyen yeni bir durumla karşılaştılar. Batı tandanslı eğitim sistemi ve medyanın dönüştürücü etkisi bu zemini hazırladı. Fedakârca çabalayan ebeveynlerin hakkı olan saygı, Batılı zihin dünyasında öncelikli değildi. Bu sistemde anne babalara sürekli “vermek” ve “sorumluluk almak” telkin edildi. Bu çağda anne baba olmak oldukça stresli ve yorucu olmaya başladı.
Baba rolünün ailede yetkinliği yitirildi. Dişleri ve tırnakları sökülmüş bir kaplana dönüşen baba, aynı zamanda samur kürkü ile ailenin konfor sağlayıcısı oldu. Kişisel harcamalarından feragat ederek refah sağlayan bir figüre dönüştü. Geçen kuşakta hem özgürlük isteyip hem sorumluluk almak istemeyen çocuklara vurgu yapılırdı. Günümüzde çocukların geneline yayılan bir durum bu. Ebeveyn tecrübesini önemsemeyen, başına buyruk davranan, uyarıya rağmen hata yapan ve sonuçta bedelini ebeveynin ödediği bir süreç. Çocuklar eğitilemediği için onların terbiye süreci ve değer aktarımı ebeveynlerin omuzunda. Fakat dijital enerji ile güçlenen çocuk egosuna karşı anne babaların direnç göstermeleri mümkün olmadı. Dürtüleri ile baş başa kalan ve artık yıkıcı tutumlara yönelen çocukları kim eğitecekti? Geçmişte anne baba ihmal ettiğinde terbiye edici bir sokak vardı. Toplum ve hayatın şartları eğitici idi ve mana arayışına davet ediyordu. “Çocukluk” yetersizliği sebebiyle yetişkinden öğrenmek doğal bir süreçti. Bir usta öğretici yanında çırak olmak kendini gerçekleştirmek için yeterliydi.
Sanal Alanda Nefes Alan Çocukların Gerçek Alan Bunalımı
Teknolojinin beden konforu sağladığı bir süreçten benlikleri dönüştüren zihin konforuna evrildiği bir süreçte büyük bir değişim yaşanmaktadır. Zekaya dayalı dijital uygulamaları kullanma becerisi sebebiyle kendilerini çıraklıktan ustalığa yükselttiler. Oyunlarda ve sosyal medyada sınırsız kendini ifade serbestisi çocuklarda “usta” algısı geliştiriyor. Onların dijital alanında bilgi ve tecrübe gerekmediği için sadece zekâ enerjisi ile ustalık yolundalar. Böylece eğitimi ihmal edilmiş çocuklar eko sisteme eklenme sorunu ile karşılaştılar. Bir oyunda ilerlemek, sosyal medyada beğeni almak ve kısa video yayınlayarak var olmak onların hedefi. Onlara göre çalışma azmi, emek harcama, örnek kişiliklere özenmek ve bedel ödemek artık önceki çağlarda kalmıştır. Bu çocuklar yaşa bağlı olarak doğal yetersizlik açığını, eğitim, tecrübe ve toplumsal kaynaşma ile tamamlamak yerine “fenomen” olarak kapamaya çabasındalar.
Geçen yüzyılda fast food kültürü ve obezite gündemdeydi. Hedonizm yani hazcılığın durdurulamayan yeme alışkanlıkları gözler önündeydi. 2010’lardan sonra yeni bir gelişmeye tanıklık ettik. Dijital bağımlılık bu kez ruhları esir almaya başladı. Bugün “sanal hedonizm” diyebileceğimiz pandemik bir tablo ile karşı karşıyayız. Bu alanda haz almak emek ve bedel istemeyen bir kolaylığa sahip. İnsanlık tarihinde benzeri olmayan bu imkana bir tık ötede erişim sağlanabilir. Büyüsel bir marifetle kullanılan bu haz kaynağının kırılgan bir yanı var. Zevk aldığınız bir süreçte geri kalabilir ve engellenebilirsiniz. Bu durum öfke duygusunun her an tetikte olduğunu gösterirr. Oyunda atlanamayan level, sosyal medyada “like” almayan paylaşım, takipçi sayısı çok az olan hesap ve bu sebeple her gün yükselen öfke enerjisi. Sanal bağımlı olan kişi bu öfkeyi nasıl kompanse edebilir? Okul baskını yapan çocuk gibi psişik bozukluğu olan biri için öfkenin bastırılması normal insan gibi olamayacaktır. Ruh sağlığı normal olan kişi teknolojiyi kontrollü kullandığı için sabır, tahammül, danışma, iletişime açıktır. Yolunda gitmeyen işler hakkında öfkesini bastırabilir. Teselli bulacağı alanlar kimseye zarar vermez. Teknolojik hazzın bağımlısı olan kişilerde ise sabır toleransı düşük bir eşiktedir. Buna patolojik bir tabloyu eklediğinizde suça ve haksızlığa yönelmek kaçınılmaz olacaktır.
Çaresiz Ebeveynlere “Uzmanlar” Çare Olur mu?
Bu çocukların ebeveynleri ise teknolojinin değişimi ile sanki anne babanın sorumluluğu değiştiği algısıyla “önceki bildiklerini” bir kenara bıraktılar. Mürebbi özelliklerini ihmal ettiler. 1990’lara kadar çocuğu hakkında öncelikle “akıllı uslu” olmasını isteyen ebeveynlik gitti “başarı” isteyen ebeveynler geldi. Bu ebeveynlerin takip ettiği uzmanlar Batılı eğitimden geçmişlerdi. Bu uzmanları eğiten kadroların birçoğu, 1960’lardan itibaren Batı’da akademik çalışmalar yapmış ve yurda döndüklerinde kültürel değerleri öteleyen bir eğitim çerçevesi ortaya koydular. Fen bilimlerinde evrensel bilgi süreci geçerli olduğu halde sosyal bilimlerde kültürel dinamikler epistemoloji için gereklidir. Buna karşın ülkemizde yetişen kadrolar modern zihin inşasının öreticileri oldular. Çocuk terbiyesi ötelenerek egosuna dokunulmayan ve başarı ve konfor esas alındı. Sınava hazırlayan dersanelerin başarıyı tek seçenek olarak ileri sürmeleri sebebiyle anne babalar için ahlak hedefi cazibesini yitirdi.
2000’lerin başında teknolojinin zihin kuşatması TV ve sınırlı bilgisayar oyunları ile sınırlıydı. Bu akışta henüz körpe benlikler zehirlememişti. Bununla birlikte 2010’lara kadar başarı arzusu kutsanmış bir amentü gibi hâlâ ilk hedefti. Bu tarihten sonra i-jenerasyonu geldi. Online oyunlar ve sosyal medya kullanımı ortaokul düzeyine indi. Çocuğunun başarısı ile teselli olmaya çalışan ebeveynler için yeni bir dönem başladı. Başarı tutkusu geri planda devam ederken, bu kez çocuğu dijital serpintiden kurtarmak ilk hedefe dönüştü. Bir bakıma medeniyetimizin başat faktörü olan terbiye ve ahlak iddiası geride kalmış ve nesli koruma dönemi başlamıştı. Öyle ya erdemi terk etmenin bir bedeli olacaktı.
Pedagoglar çocukta oluşan dijital benliğin onda çarpık bir yeterlilik psikolojisi oluşturduğunu yeterince fark edemediler. Uzmanları takip eden ebeveynler de bu duruma hazırlıksız yakalandı. Çocukta yükselen ego gücüne karşı onların ağlara takılmasına direnç gösteremediler. Atalarından görüp taklit edebilecekleri bir tutum değildi bu. İlk defa usta olduğunu iddia edip ebeveyninin karşısına dikilen çıraklar vardı. Bu tablo çocuğun eğitiminde ahlakın ötelendiği bir mecrada başarı tutkusuna sert bir cevap niteliğindeydi. Başarının abartılmasına karşın can alıcı bir bedel olarak dijital serpinti maruziyeti gelmişti. Anne babalar bir kez daha çaresiz kaldılar. Uzmanlar medyada “uysal ebeveynlik” güzellemesi yaptıkça şaşkınlık giderek artmaya başladı. İnsanlığın geldiği noktada teknoloji, insan ontolojisi için büyük tehdide ulaşmış durumda.
Hz. insanın varoluşu eksile eksile yapay zekâ düzeyi ile rekabete geriledi. Algılara bakılırsa insan yapay zekâ karşısında büyülenmiş durumda. Dünya kadar bilgi saysa da yapay zekâ içinizde biriken öfkeyi dindiremez. Fakat oyundan öfke ile kalkan çocuk okuma yazma bilmeyen ninesinin kucağında teskin olabilir.
Sarmaşık aşkın metaforudur, bağımlılık ise sarmaşığın yanında biten ayrık otu gibidir. Bir uzantı gibi ekranlar insanı doğal habitattan izole etmektedir. Elimizde olduğu halde bu yitiğin gönüllüsü durumundayız. İnsan kendi eliyle kendini tehlikeye atmaktadır. Çözüm nedir? diye sorabiliriz. Yazıda vurguladığımız gibi yitiğimizin izlerini takip etmeliyiz. Öncelikle fıtrat ayarlarına dönmeyi ilk hedefe yerleştirmek etkili bir adımdır.





