“Olsun be aldırma, yaradan vardır.
Sanma ki zalimin ettiği kârdır.
Mazlumun ahı indirir şahı.
Her şeyin bir vakti vardır.”
Yunus Emre
Ziyaüddin Serdar “Amerika’dan Neden Nefret Ediliyor?” isimli kitabının tamamını, bu nefreti doğuran Amerikan icraatlarına ayırmış. Biz de bu soruyu tersinden bir yargı ile başlıklandırmak istedik: “Amerika’dan Nefret Etmemek İçin Bir Gerekçe Yok!”. ABD emperyalizminden nefret etmemek için geriye bir sebep kalmadığını ve bunun ABD emperyalizminin tarih içinde yaptıklarının tabii bir netice olduğunun altını çizerek vurguladık. Bu emperyalizm, sizin kendisini sempati beslemeniz noktasında bir seçenek sunmamaktadır; tek bir yol, tercih geriye bırakmakta; o da, teskin edilemez nefret ve kızgınlık
Biz de Amerikan emperyalizmine nefretini doğuran somut tarihsel temeleri ele alarak meseleye açıklık getirmek istiyoruz. Çünkü nefretin teolojik ya da ontolojik kökenleri yok sadace. Nefreti üreten ve doğuran çoğu kez tarih içindeki eylemler, icraatlar ve yapılanlardır. Hatta teoloji de, ontoloji de buna uygun olarak yeniden üretilir.
Amerikan Emperyalizminin Yayılmacılığı: İlk Dönem İşgal Tarihi
Amerikan yayılmacılık politikası, içerdiği güç ve nüfuz, toprak sahibi olmak üzere global genişleme stratejisi tarzında gözlemlenir. Global genişleme, dünyanın en uzak diyarlarına değin askeri işgaller, istilalar ile eşkıyalık yöntemlerini kullanarak ülkeleri müsadere etmek; ekonomik yaptırım ve tekelcilik eksenli tazyik ve yıpratma usullerini ile kültürel-ideolojik, askeri hegemonya kurmaktır.
Askeri istilaların öncü gücü ekonomik tekelciliktir. Merkezden periferi kontrol etmenin ana argümanı, ekonomik yıpratma ve mali krizlere sürüklemekle ülkeleri çökertmek ve ele geçirmektir. Askeri istila, ekonomik sacayağıyla beraber kültürel ve ideolojik kuşatmayı da aracı olarak kullanmaktadır. “Zor ve zer” eksenli zoraki kültürel dönüşümün fitilini Amerika, çoklu araçlarla birbirini destekler mahiyette uygulamaya dökmüştür.
Teolojik arka plan ve temel dayanaklar yeni dünyanın keşfi sıralarından başlamak üzere ABD yayılmacılığının meşruiyetini teşkil etmiştir. Papalığın dini fermanları, Avrupalı seleflerinin istila anlayışını Afrika’dan Avusturalya’ya ve yeni kıta Amerika’yı da kapsayacak çoklukta bir sömürü, işgal ve genişleme yelpazesinin tesisine neden olmuştur. 15. yüzyılda Hristiyan Avrupa’nın Hristiyan olmayan ulusların topraklarını muhasara ederek sahiplenmek, mallarını gasbetmek, halklarını köleleştirmek temelli sömürgeleştirme ideolojisinin temelleri “Dum Diversas (1452)”, “Romanus Pontifex (1455)”, “Inter Caetera (1493)” gibi papalık fermanlarıyla vücut bulmuştur. Bu fermanlar, “The Doctrine of Discovery/Keşif Doktrini”in kökenlerini, menşeini oluşturmaktadır. “Keşif Doktrini”, fermanların gücüyle kanunlaştırılarak yüzlerce yıl süren sömürgeleştirme ve haydutluğun ideolojik alt yapısına gerekçe olmuştur. Yerli halkların mülksüzleştirilmesi, yerlerinden yurtlarından sökülüp atılması, mallarına çökülmesi, her türlü işkence ve zulme maruz kalmaları, köleleştirip mal gibi satılmaları ve sahiplenilmelerine bu fermanlar dayanak kılınmıştır. “İlahi yetki” ile kuşatılan sömürgeci Avrupalı devletler (Portekiz, İspanya, İngiltere, Fransa, Hollanda ve diğerleri) aldıkları meşruiyet belgeleri minvalinde “kafir/heathen” ve “hayvan/bestia” diye nitelendirdikleri gayri Hristiyanların ve yerli ahalinin boyunduruk altına alınmalarını; mallarının, topraklarının gasp edilmelerini meşrulaştırmışlardır. Dini otorite, papalık sistemi, yayılmacı devletlerin sömürgeciliklerine destek sunmuştur. Böylece bu sömürünün haklılık çerçevesi, meşru zemini ve yayılmacılık emellerinin engellenmezliği sürgit devam etmiştir. “Dehumanize” edilen yerliler ve gayri Hristiyanların itlafı, işgalin dayanaklarının yüzlerce yıl sürecek sömürgecilik akımının temellendirildiği argümanlar eşliğinde sürmesine ve günümüze değin uzamasına neden olmuştur. Hayvanlardan teşekkül eden bir kıtanın, insanî vasıfları taşımayan ulusların her türlü gayri insani yöntemlerle; yani vicdanın askıya alınmasıyla, acımasız zalimane yöntemlerle mahvedilmesi, yok edilmesi ve jenoside tabi tutulması, dini bir vazife olarak algılanmış, bir inanç konseptinde gerçekleşmiştir. Müstevlilerin, İşgalcilerin vahşi tacir güruhu iş birliği ile bastıkları her yeri, talan etmeye eğilimli ideolojik yapıları vasıtasıyla sömürmeleri bu inanç doğrultusunda husule gelmiştir. Amerika’nın öncüleri, selefleri istila ve imha ile o hırçınlık ve doyumsuz vahşiliklerini kıta tamamına tahmil edip insaniyet namına var olan bütün değerleri tarumar etmişler ve diğer halkların yaşam haklarını ellerinden alıp en acımasız soykırımı uygulamışlardır. Bu öncüler, kurulan Amerikan devletinin “emperyalist” ana gövdesini oluşturmaktadır. İlk düşünce, sömürü ve emperyalizm temelinde teşekkül ettiğinden, sonraki vahşiliklere de bu anlayış; usulsüzlüklerin, hukuksuzlukların yolunu açmıştır.
Amerikan Emperyalist Yayılmacılığı Geç Dönem
Menifest destinity/Kaderin tezahürü (kutsal misyon, 1800-1890), Amerikalıların Kuzey Amerika kıtasını yönetmelerinin Tanrı tarafından yazıldığı fikriydi. Amerikalıların “yeni kıta”yı baştan başa istila edip yönetimi altına almanın “İlahi yasa” ve “İlahi irade”nin gereği olduğu düşüncesi, sömürgecilik iştihasıyla önüne geleni silip süpürdüğü bir vahşiliğe dönüştü. Tarihi ve akidevi gerekliliğin dayatması altında, kaderin sürüklediği kaçınılmaz bir vazifenin, tavzif edilmiş memurları, kutsalın icracıları, tanrısal emirlerin ifacıları olduklarını göstermek istediler. Kendi hakları olarak vehmettikleri topraklarda, eski yerleşimcilerin ise oraları terketmek ve bu ilahi kadere boyun eğmekten başka seçenekleri kalmamıştı. Ya ölüm, ya teslimiyet. Kendi topraklarını ve kültürlerini bu yeni barbarlar karşısında terk etmekten gayri yolları olmadığını fark ederek direnen yerlilerin sonu, toplu kıyımlarla tarih sahnesinden çekilmek olmuştur.
1823 tarihli Monroe Doktrini ile Amerika, kıta Amerika’sında hakimiyetini gerçekleşmiştir. Doktrinde, herhangi bir Avrupa devletinin Amerika kıtasında bir teşebbüste bulunması durumunda ABD’yi karşısındaki yegâne güç olarak bulacağı ifade edilmiştir. Monroe Doktrini, ABD’nin dış politika sahasında Batı yarımkürede üstünlük kurma girişiminin en somut ifadesidir. Batılı diğer sömürgeci ülkelerin yayılmacı hayallerinin yeni keşfedilen topraklara kadar uzanmasına, bu doktrin ile ABD set çekip engel olmuştur. Eş zamanlı yayılmacı, istilacı ruhunu harekete geçirerek tekliğini ve karşı konulmazlığını da ilan etmiştir.
Alaska topraklarını Rusya’dan satın alan Amerika, son toprak kazanımını da sağladıktan sonra, güç savaşlarına İspanya’ya savaş ilanıyla başlangıç yapmıştır. Bu güç gösterimi savaşında Küba, Porto Riko, Guam ve Filipinler’in kontrolünü ele geçirip bölgedeki askeri hakimiyetini takviye etmiştir. İkinci dünya harbi yıllarında ABD dış politikası küresel düzeyde şekillenmiştir. Küresel hami, güç temerküz merkezi yani “dünya ağalığı” rolünü üstlenmek ve küresel otorite olmaya doğru evrilmiştir. İkinci Dünya Harbi’nde dünyanın tek nükleer güç sahipliğinde bu azgınlık zirve yapmıştır. Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine acımasız ve zalimane nükleer bomba saldırılarıyla iki yüz bin üzerinde insanın ölümüne sebep olmuştur. Bu katliam, sicilinin karardığı ve karacağının habercisi olan acımasızlıklar olarak tarihe geçmiş oldu.
İkinci Dünya Harbi’nden sonra iki tür politik strateji uygulamaya koyan ABD, bu politik atılımında diğer süper güçlerin hareket alanlarını kısıtlamak ve kendi manevra kabiliyetini ise maksimize etmek noktasında bir strateji belirlemiştir. Birincisi; çevreleme politikası (containment policy), ikincisi ise caydırma politikasıdır (deterrence policy). Karşısındaki, özellikle Sovyetler Birliği’nin hareketlerini kısıtlayıp kendi egemenliğine karşı tavır ve politika geliştirenleri askeri güç kullanarak caydırma şeklinde politik duruş sergilemiştir.
İkinci Dünya Harbi’nden Günümüze Amerikan Yayılmacılığı
Afganistan işgali sonrası Sovyetlerin çöküşü, “Emperyal Amerikancılık” olgusunun doğuş sinyallerini vererek “dünya hamisi”, “dünya ağası” rollerinde sahaya çıkmasına vesile oldu.1991 yılı Amerika’nın Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle tevsik edilmesini takiben tek hakimli bir dünyaya doğru hegemonik kapıları sonuna kadar açarak emperyal arzularını, şehvetini doyuracak imkanları önüne serdi. Küresel tek güç, “dünya jandarması” ve “dünya hakimi” olmanın dayanılmaz arzusuyla dur durak bilmez bir saldırganlık dönemi başladı. Şiddeti kutsayan ve sürekli düşman üreterek, karşıtlar paradigması üzerinde var olmaya çalışan “Amerikan Emperyalizmi” veya “Amerikan İmparatorluğu”, soğuk savaş yıllarında Sovyet Rusya’yı şeytanlaştırma ameliyesi üzerinden genişleme icraatını maksimize etti. Ne var ki, Sovyetlerin çöküşü sonrasında yeni düşman ikame etme isteğini 11 Eylül 2001 ikonik ikiz kulelere saldırı operasyonuyla gecikmeden yeniden hayata geçirdi. Yeni düşmanlar, halklarına refah vaat eden Amerikan yönetici elitlerinin imdadına yetişerek saldırganlık ve haydutluk tıynetinde, davranışlarında acımasızlık ölçeğiyle zirve yaptı. “Amerikan Milliyetçiliği” canlı ve diri tutularak öteki milletlerin kültürel, ekonomik ve siyasal köleleştirilmeleri ile Amerikalıların Tanrı’nın seçkinleri imajına katkı sundu. Kuruluşundan beri Amerika, yani dünyanın eşkıya güruhu, “Tanrısal buyruk”, “kaderi ilahi” çizgisinde dünyayı dizayn etme misyonuyla Tanrı tarafından tavzif edildiği zehabına kapılarak “la yüs’el/yaptığından sual olunmaz” pervasızlık ve fütursuzluğu içerisinde hak, hukuk ve adalet gözetmeden kendi çıkarları için saldırganlığı bir meziyet ve karakter haline getirdi.
“Amerikan Emperyalizmi” her daim paravan, maske argümanları yedeğinde tutarak saldırganlığına uluslararası meşruiyet kazandırma çabasından da uzak durmadı. Ağza sakız, saldırganlığına gerekçe; “insan hakları”, “demokrasi” ve “halklara özgürlük” söylemleri oldu. “Hümanizm” söylemi ve “halkların kendi kaderini tayin” de destek güç olma arayışı kendi işbirlikçisini oluşturmada etkili araç işlevini layıkıyla yerine getirdi. Medya ve Hollywood gibi propaganda unsurlarını etkili ve yaygın kullanarak güç temerküzü ile hakimiyetini, işgalini küresel boyutta tahkim etti. Amerika; dayılanması, efelenmesi, külhanbeyliği karşısında tutunacak, karşı koyma cesaretini gösterebilecek devletleri sindirip tasfiye ederek köle, bende yaptı; yaltaklanan devletçiklere müsaade edip uluslararası kendinden menkul, kendisine özgü kurallar ihtiva eden bir hukuk sistemi, diğer bir deyişle “eşkıya ilkeleri” kurarak tekelciliğini dünyaya ilan etti. Medyası ve sinema sektörüyle toplumsal illüzyon ve yalanlardan müteşekkil bir dünya kuran, diğer ulusları kandırmak üzere global bir organizasyon sahibi Amerika, gaddarlıkta eşi görülmemiş zulümlere kapı araladı. Kapitalizmin yeni ağababası ABD, kapitalizmin küresel ölçekteki yeni yegâne patronu olarak “militarizm” aracılığıyla dünyayı dizayna/te’dibe girişti. Direnenleri hiçbir kural tanımaksızın silip süpürme salahiyetini kendinde görerek diz çöktürme operasyonlarına başlıca İslam nüvesi merkezlerinden, İslam topraklarından ve kendisine kafa tutan Latin Amerika’dan başladı. İdeolojik, ekonomik ve askeri güç iş birliğiyle bütüncül, çok yönlü istilasını tek tipleştirme ve küresel monopol oluşturma noktasında kullanarak dünya hegomanı/dünya firavunu olmanın üstünlüğünü dikte ettirmeye ve dayatmaya başladı. Hedefe ulaşmada yalan, hile, manipülasyon, ahlaka mugayir gayrimeşru her türlü yolu mübah gören, o uğurda bütün araçların meşru olduğu “Makyevelist” stratejileri amaç edinen “çok yüzlü” bir devlet çıktı ortaya. İlk İspanyol “fetihçiler” ve “keşifçiler” tarafından sömürgeleştirmek amaçlı işgalleri, yeni “Amerika İmparatorluğu”na “talan” ve “zulüm” çarkını miras bıraktı. ABD, anlamlar dünyasını ters yüz edip kavramsal çarpıtmaların âlâsını yaparak “terörizm”e yeni anlamlar giydirerek çıkarları hilafında hareket edenleri damgaladı; biat etmeyenleri düşmanlaştırdı. Karşıtlarına “iblis kisvesi” giydirdi ve mahvoluşlarını meşrulaştırdı. Kendi sofrasına katılmayanları kıtalar üstü bir hakimiyet ile yerelliklerin hepsini tarumar etmeye koyuldu. Kültürel, ekonomik ve siyasal bağımlılık için bilimi, bilim adamlarını, iktisadi yapılanmaları, siyasal atmosferi ve aktörlerini kendi havuzuna, havzasına su taşıyan saka; kendi hizmetine amade hizmetkârlar yaptı.
Zaptedilemez Vahşi: Günümüzün Deli Gömleklisi ABD
İnsani değerlerin yeşerdiği coğrafyalar, insana değer veren inanç, ideoloji ve dinlerin yeşerdiği mümbit araziler, mıntıkalardır. İstikrar temelli ve keyfilikten uzak sağlam kaidelere bina olmuş asıl muhaliflerine hayat hakkı ve konuşma özgürlüğü tanıyan bu teşekküller, insanlığın geleceğinin teminatıdır. Keyfilikle putlaştırılmış şahsi heveslerin güdümünde; konuşmasını, davranışlarını, her türlü fiiliyatını militarizme endekslemiş, şiddeti kutsamış bir devletin ise sınır tanımazlık ve fütursuzluğu ABD’de şekillenmiş ve tezahür etmiştir. Kutsallık halesini, yaratanın bağışı, nişanesi bilip bu inançla doyumsuz kapitalizm ve emperyalizm minvalinde dünyanın sahibi, hakimi olmaya aday siyasal yapı, küresel mahva doğru yeryüzünü dinamitlemeye başladı. Yaşanmaz bir dünya için ve sadece kendi yarar ve menfaati uğruna kazanılmış bütün kıymetleri tahribata etti. Çağdaş “özgürlük” ve “demokrasi” kavramlarını “ilahi mesajlar” diye dünyanın umudu olarak benimsetmeye, kabule mecbur bıraktı.
Amerikan yaşamını, kültürünü, lisanını dikte ettirmek; diğer topluluklara kabullendirmek üzere külhanbeyi hoyratlığında yağmaya girişti. Sadece Batı yarımküreyi değil, bütün dünyayı küresel boyutta acımasız, vahşi ekibiyle istila etti. Bunu “Tanrısal görev”, “barbarların te’dibi” ön kabullerinden kaynaklanan çarpık ve sapık bir inancın doğrultusunda yaptı.
Envanterinde insanlığı topyekûn yok edecek boyutta “nükleer, nötron, kimyasal ve biyolojik-bakteriyolojik silahlar” bulundurması, halkların maruz kaldığı tehlikenin ne denli korkunç olduğunu göstermektedir. Başına buyruk, sorgusuzluk, gemsizlik ve dizginsizlik triplerinde taşıdığı dehşetengiz felaket potansiyelinin dünyanın kıyameti olmaya namzet bir korkunçluk barındırması, insanlık adına aciliyet kesp etmektedir.
Her saldırı ve jenosidine bir kılıf uydurmada mahir siyasetçileri, kalemşorları ve sözde bilim adamları desteğinde işgal faaliyetlerini aksatmaksızın sürdüren bu ucube siyaset; kıyameti erkene almanın senaryolarında baş aktör rolünü “ilahi ihsan” sadedinde üstlenmiş bulunmaktadır. İdeolojisinin temelindeki “Evanjelik kıyamet inancı” ile İncil’deki kehanetlerin (Armagedon Savaşı) Ortadoğu’da gerçekleşeceğine inandığı “post-apokaliptik kurtuluş” ile “Siyonist ideoloji”nin askeri gücü, hiper gücü görevini üstlenmiştir. Direktifleri ve emirleri bu kirli ideolojinin hempalarından alarak kendi kutsallarını dünyaya hakim kılmak uğruna yeryüzü kıyametini acilleştirmenin yanında, soyunduğu rollerin aslında akıl nimetin ve erdemlerden yoksun hayvani bir içgüdünün vasıtasıyla “doyumsuz kapitalizm”in öncülüğünü yapmakta ve insanlığın bütün değerlerini çiğnemektedir.
Amerikan emperyalizminin dünyaya erdem ve fazilet adına verdiği, ilettiği bir şey yok; bilakis doyumsuz, azgın, sapkın, vahşi, agresif, tahripkar, deli saçmalıklarıyla donanmış bir hiçlik, karanlık ve zulmet vardır. Dengesizliği ve saldırganlığı, gücünün bir neticesi. Dizginlenmez güç ve iştihası “iblisimsi” bir çarpılmayla eşdeğer yeryüzü cehennemini insanlığa sunmuştur. Bu güç tatminsizdir ve kabadır; iç dünyasında ruhunu yitirmiş bir delilik, hatta zırdelilik ve dışta ise saçmalıklarla dopdolu bir “distopya”dır.
Elitizmi ve ABD Sonu
Seçkincilik Amerika Emperyalizminin bir alametifarikası. Tanrı’nın genetik, ırk ve coğrafya itibariyle seçilmiş kulları, efendileri onlar. İyi yaşamayı hakkeden Tanrı’nın mümtaz çocukları. “Tanrı Baba” tarafından ödüllendirilmiş ve yeryüzüne egemen olsunlar diye gönderilmiş üstün insanlar. Köle diğer sınıflar, uluslar onların hizmetkarı, tutsağı ve bineği.
Tanrı tarafından beyaz olmanın şerefi, Anglosakson olmanın imtiyazı ve Protestan inancını taşımanın yüce değeri Amerika’da temayüz ve temsil olunmuştur. Bu “ilahi ihsan” onları dünyanın sahipleri olarak görme yanılgı ve yanılsamasıyla şizofrenik gerçek dışı bir dünyaya sürüklemiştir. “İstikbar”, mütekebbirlik” ve “müstağnilik” gibi iblisimsi vasıflar, kendisini Amerika emperyalist devletinde net ve aşikâr göstermektedir. Seçilmişlik kandırmacası ve çarpıklığıyla saldırganlaşmış ve zalimleşmiştir.
Amerika emperyalizmine ve yerli işbirlikçilerine karşı koyacak tepkiyi ancak dünyanın mazlumları, çulsuzları ve müstaz’afları verebilir. Göbek bağıyla ilişkilendirilmiş yerli işbirlikçileri ancak ona methiyeler düzer yaltaklanırlar ki aferinleri eksik kalmasın. Dövülen, itilen, kakılan, sövülen, sömürülen ve bütün varlığı istila ve işgal edilen yeryüzü ezilmişlerinin dışında “Amerikan emperyalizmine” kafa tutacak kimseler ve kimsecikler yok maalesef. Konfor batağındaki, şehvet şaşkınlığındaki toplulukların bu emperyalist söylem ve eylemlere bir cevabı olduğunu sanmıyorum; ne var ki, Asya’da Afrika’da, Latin Amerika’ da ve özellikle Ortadoğu’da Amerikan öfkesi ve nefreti gün geçtikçe ivme kazanmaktadır. Amerika zulmettikçe sonunu hazırlamakta; kendi kıyametinin senaryosunu çizmektedir. Gazze’de, İran’da, Irak’ta, Yemen’de Afganistan’da Latin Amerika’da Afrika’da yaptığı zulümler, kendi cehennemine odun olarak dönecektir. Amerikan emperyalizm siyasetine olan nefret, domino misali kendisini ve onun akıl hocası, asıl sahibi Siyonizm’in kökünü kazımaya adaydır. Nefret kalbe yerleştikten sonra onu oradan söküp atmak kabil değildir. “Çulsuzların isyanı” ve “müstazafların öfkesi” Amerika emperyalist politikalarının karabasanı ve karanlık yarınıdır; zira zulüm ile abad olunmaz.





