Yüzündeki mahfuz anlamı kolay kolay ele vermeyen, emojisi olmayan bir çehreydi onun yüzü. Özüne dönük bir yüz demek yanlış olmaz. Kalabalık yüzler hep dışarıya ve muhataba ayarlıdır. Onunki kendi içine doğru inişe geçmiş gibiydi. Güldüğünü ancak konuşurken satır aralarındaki dokunuşlardan anlardınız. Onu anlamanız için konuşurken bir kitap sayfasını süzer gibi okumanız gerekir. Zihni hep lisanının önündedir. Yazı diliyle konuşur ve günlük konuşma diliyle sükût eder. Dudakları arasına sıkıştırdığı nükteyi çözebilmeniz için muhabbetindeki siyak ve sibaka dikkat kesilmeniz icap eder.
Çocukluğu ve gençliği Feriköy, Kurtuluş ve Şişli’nin kesişme noktalarında geçmiş, hayatının mesleki dönemlerini Göztepe ve Levent’te geçirmiştir. Vefatına kadar III. Levent’teki müstakil evinde yaşamıştır. Hayata gözlerini açtığı Kurtuluş Modern Apartmanı’ndan dünyaya veda ettiği Levent’teki mütevazı eve kadar yaşadığı muhitlerin canlı şahidi olmuş ve sadece geçmiş zamanların değil şimdilerde yerinde yeller esen mekanların da tapu sicil muhafızını yapmıştır. Kağıthane köyünün bostanlarını, Kısıklı’da Murat Bey’in bağını, Çobanoğlu Sokağı’nın müslim-gayri müslim sakinlerinin sarsılmaz dostluk ve komşuluğunu, Feriköy mezarlığının bilinmeyen tarihini onun sohbetinden kalemine yansıyan satırlarında bulmak mümkündür.
1940’lı yıllardan 50’li yıllara geçişle birlikte hızla geçen on yılların ardından aslında Türkiye’de nelerin, nasıl ve ne kadar değiştiğinin hikâyesini de buluyoruz Hüsrev Hatemi Bey’in yazdıklarında. Anlatılan aynı zamanda modernleşme ve batılılaşmanın nasıl bir seyir takip ederek hanelerimizden sokağa kadar taştığının öyküsüdür.
Şehirlilikle köylülüğü birbirinden ayıran şey galiba biraz da konuşurken sesin sözle senkronize akmasıdır. Bunu Hüsrev Hatemi Bey’in insanı sarıp sarmalayan sohbetlerinde rahatça görebilirsiniz. Şayet bir isim bulmak gerekirse buna “kolay tekellüm” yerine” rahat söyleyiş” demek daha isabetli olur. Zira ondaki sohbeti mülakata (buluşma, kavuşma) dönüştüren şey irticali nezaket ve medeni zarafettir. Bu üslup aynı zamanda dinlemenin de bir usul ve erkan gerektirdiği gerçeğini ifade etmektedir.
Bütün şiirlerini okudum şair Hüsrev Hatemi’nin, yazdıkları üzerine düşündüm ve de düşündüklerimi kaleme aldım. En çok şu dizenin kapısı önünde bekledim: “Her tanışmayı bir ayrılık say” Belli ki şairine bu dizeyi yazdıran şey yoğun fanilik duygusuydu, ben onu içime çektim. Adı nostalji şairine çıksa da o geçip giden zamanın arkasından melal ile akşamı gözleyen modern bir dervişi andırıyordu. Ne de olsa gün akşamlıdır ve akşam encamı sabah olan bir geceye gebedir. Kim ile tanışmışsan onun yokluğuna hazır olmalısın gerçeği. Her şey bitecek ve bitenden geriye sadece dekorlar kalacaktır.
Tahattur kelimesi içerisine unutmayı da alan bir dairesel zamanı çağrıştırıyor. Hüsrev Hatemi şiirinde çok rastlandığı üzre geçmişi Yahya Kemal misali ân içinde yeniden yaşamayı akla getiriyor. Dün, bugün, yarın kavgası yoktur onun şiirinde. Hatırda kalan hatırada kalandır. Ne oluyorsa hatıra arşivi ve hatırlama iklimi içerisinde oluyordur. Unutmak ile hatırlamak arasındaki bir ömür uzayıp giden hatta dikkat:
“Kimi unutmak istesem bir daha
Bu işe gözlerinden başlamalıyım
Çünkü ne zaman unuttuysam seni
Gözlerin yeniden çizdi yüzünü”(İstanbul Şarkısı)
Dostları tarafından çok iyi bilineceği üzere Hüsrev Hatemi’nin en karakteristik özelliği hafızasıdır. Sizin unuttuğunuz onun aklındadır. Unutsa da dört bir yanda yanan hatırlama lambaları onu hafızasına yeniden kazandırır. Sadece ilk kez tanıştığı kişiyi değil ilk kez gördüğü nesne ya da işittiği bir kelimeyi de gözlerinden tanıyabilir. Gözler onun için kavrama noktasıdır. Unutmak bile böyledir. Bir kabın kapağını kapatmak gibi bir şeydir onun için unutmak. Hatırlamak için kabın kapağı yeniden açılır ve her şey ayan beyan olur. Tefrik melekesi sayesinde bir şeyi benzerlerinden ayırır. Dünyada o kadar çok insana nasip olmayan bir meziyettir bu. Hüsrev Bey’in ise sadece ikiz kardeşi ile bir tefrik edilme sorunu vardır. Tek yumurta ikizi olan kardeşi Hüseyin Hatemi Bey’le konuşma sitilleri dahil o kadar birbirlerine benzer ki sokakta onları birbirinden ayırt etmek neredeyse imkansızdır. Hüsrev hoca, biladeri ile arasındaki tefrik mesafesini genelde şöyle ifade etmekteydi: “Yakışıklı olan benim”
O bir ömür süvarisi. Hangi düşünce ve görüşte olursa olsun, ekranda o ve kardeşi Hüseyin Hatemi’yi görüp kulak verenler anında ifratla tefrit arası orta bir noktanın da olabileceği konusunda ferahlık hissederler. Düşünce ritminde konuşmaları, alışıldık aydın tiplemesinin dışında, yanlarına kolayca yaklaşılabilen karakterde münevver oluşları, bu iki değerli bilim adamını herkesin ortak değeri kılmıştır.
Hüsrev Hatemi, Bütün Şiirleri’nin başına aldığı “Tapu Sicil Muhafızı” adlı şiirinde bir şekilde kendi şiir anlayış ve çizgisini de ortaya koyuyor. Şair, kavgacı ve slogancı şiirden hazzetmediği gibi, ağır duygusallık yüklü aşk şiirlerinin dışında olduğunu gösteriyor. Onun şiirinde bildik anlamda ne bir romantizm esintisi ne de kavga gürültüsü bulmak mümkün değildir. “Tapu Sicil Muhafızı” şiirinde o bu durumu şöyle ifade eder:
“Benim şiirim tüfeğidir kavgamın
Diye kükreyerek
Zehir zemberek
Bir şiire başlamanın özlemiyle öleceğim.
Ama neyleyeyim ki ellerim
Yedek subay eğitimi dışında
Görmedi tüfek.
Benim şiirim ne tüfektir…
Ne kelebek,
Ne de hâyal ülkesinin nârin bir kızıdır.
O, gözlüklü ve siyah kolluklu
Bir tapu sicil muhafızıdır ki,
Eski günler ve anların
Tapularını saklar.”
Giden sadece şifalı elleriyle dahili hastalıklarımıza dokunan bir hekim ya da şiirimizin özgün ve müstesna sesi değil aynı zamanda İstanbul’un belki de zamanın yok edemediği son beyefendisi idi.





